SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

30 Temmuz 2010 Cuma

Müellifinin Dilinden Risale-i Nur


Risale-i Nur Külliyatı diye anılan, dünyanın pek çok diline çevrilen ve bir ekol oluşturan eserler hakkında pek çok söz söylenmiş, yazı yazılmıştır. Bir eser hakkında birinci derecede söz sahibi, o eserin yazarıdır. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesi ile “İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri, binlerce defa yazıldı, teksir edildi.” Bu sözlerden sonra Serdengeçti şu tespiti yapıyor: “Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 575)

Bediüzzaman hakkında bir biyografi yazan Eşref Edip de “Tahliller” başlığı altında şunları yazıyor: “Üstad’la tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Âkifler, Naimler, Feritler, İzmirlilerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde (sohbetlerde) bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet (cesaret) ve şehamet (yiğitlik) bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe (Allah vergisi ilim). En mu’dil (zor, karışık) meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur’ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu.”

Eşref Edip Bey bunları anlattıktan sonra şu soruyu sorduğunu söyler: “İstanbul seyahatinden sıkıntı duyup duymadığını sordum.” Buyurdular ki: “Bana ızdırap veren, yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet (karşı koymak) kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”

Eşref Edip tekrar soruyor: “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî (gelecek) için ümit ve tesellî vermiyor mu?”

“Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan Garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete (bulaşıcı hastalık) karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garb’ın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş (kokmuş), bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”

“Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.”

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var.Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler! Beni, nefsini kurtarmayı düşünen kendini düşünen bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan (görüşme, konuşma) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

“İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.” “Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 571)
Yukarıda biraz kısaltarak aldığımız bölümde Bediüzzaman Hazretleri. “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda dünyamı da feda ettim âhiretimi de. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu…” dedikten sonra milletin iman selâmeti için yapılması gerekenleri “Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” sözleri ile özetliyor. Osmanlı’nın son Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi: “İslâm bugün öyle mücahitler ister ki değil dünyasını ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak!..” Böylece bir yönüyle Bediüzzaman’ı veya onun gibi olunması gerektiğini anlatmış oluyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri, dünya çapında yapılmasına vesile olduğu bu büyük hizmeti, Nur Risaleleri ile gerçekleştirmiş ve bu eserlerin ne kadar önemli olduğunu kendi ifadeleriyle beyan etmiştir. Bu yazıda eserlerin değeri, yazarın ifadeleri ile kaynak gösterilerek anlatılacaktır.

Hizmet vazifesi
“Eski Harb-i Umûmî’den (Birinci Dünya Savaşı) evvel ve evailinde (başlangıcında), bir vakıa-i sâdıkada (gerçek hâdise, rüya) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; O Rahîmdir ve Hakîm’dir.’ Birden o halette iken, baktım ki mühim bir Zât, bana âmirâne diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et!’ Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân, kendi kendini müdafaa edecek ve Kur’ân’a hücum edilecek. İ’câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nevini şu zamanda izharına (anlaşılmasına), haddimin fevkinde (üstünde) olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet (aday) olduğumu anladım.” (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale, s. 385)

Yazıda geçen “Mühim Zât kim olabilir?” sorusunun cevabını Necmettin Şahiner Bey’in “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi” adlı eserinde buluyoruz. Şöyle ki: “O kışı anne ve babasının yanında geçiren Said, bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görür. Bu esnada Peygamberimiz’i (sas) ziyaret etmeyi arzu eder. Peygamberimiz’i (sas) nasıl ziyaret edeceğini düşünürken, gidip Sırat Köprüsü’nün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oradan geçeceğini düşünür. Peygamberimiz (sas) de geçerken ziyaret edip ellerini öperim, diyerek gider ve Sırat Köprüsü’nün başında bekler. Orada bütün peygamberlerle görüşür. Ve onların ellerini öper. Nihayet son peygamber Hz. Muhammed’in (sas) ellerine kapanır. Ve O’ndan ilim talep eder. Hz. Peygamber (sas): ‘Ümmetimden sual sormamak şartıyla sana Kur’ân ilmi verilecektir.’ diye müjde verir.” (S.32)

Kur’ân rehberimizdir
“Madem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, her bir âdâpta rehberimizdir. O, kendi kendini methediyor. Biz de O’nun dersine ittibaen (uyarak), O’nun tefsirini methedeceğiz.” diyen Bediüzzaman eserlerini överken Kur’ân namına övmektedir. (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale, s.385)

Sözler Kur’ân'ın malıdır
Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i dalalet ve tuğyanın (sapık ve azgınlar) işlerine gelmeyen bir eseri çürütmek için önce eser sahibini çürüttüklerini belirttikten sonra, şu hakikate dikkatimizi çekiyor: “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”

Buna göre “lezzetli üzüm salkımı”, bazı eserlerinde “Sözler” diye adlandırdığı Nur Külliyatı; “kuru çubuk” da kendisidir. Akla, bu sözleri söylemekle dolaylı yönden kendisini övdüğü veya öne çıkarmak istediği gelebilir. Kendi ifadeleri içinde buna da cevap bulabiliriz: “Madem ben faniyim, gideceğim; elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı.” (Mektubat, 28. Mektup, 3. Sebep, s.386)

Meziyet ve üstünlükleri ifade etmek fakat sahiplenme duygusu içine girmemeyi bir prensip olarak benimsenmesi gerektiğine işaret eden Bediüzzaman Hazretleri “tahdis-i nimet” ile “küfran-ı nimet” arasındaki farkı şöyle bir örnekle anlatıyor:

“Alabildiğine san’atlı, süslü ve herkesin güzel gördüğü bir elbiseyi giyen adama deseler ki: ‘Maşallah çok güzelsin!’ o da bu söz karşılığında güya alçak gönüllülük göstermek üzere dese ki: ‘Haşa! Ben neyim? Güzellik nere ben nere, ben bir hiçim!’ O zaman küfran-ı nimet (verilen nimeti inkâr etme) olur. Bu aynı zamanda o güzel elbiseyi giydiren mahir san’atkara karşı da bir hürmetsizliktir. Bunun yerine şöyle dese: ‘Evet ben çok güzelim! Benim gibi yeryüzünde güzel mi var? Benim gibi güzel birisini gösteriniz!..’ O zaman da yersiz övünme, kibirlenme söz konusu olur. İşte hem nimeti inkâr etmekten kurtulmak, hem de övünmemek için belki şöyle demek gerekir (orta yol): ‘Evet ben güzelleştim; fakat güzellik libasındır (elbise) ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” (Mektubat, 28. Mektup, 4. Sebep, s.386)

Sözler güzeldirler
Yukarıdaki örneği veren Bediüzzaman Hazretleri devamla: “Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler, Kur’ân-ı Kerîm’in hakaikından telemmu etmiş (ışıldamış) şualardır (ışıklardır).” diyor.

İstihdam edilme
Bazı şeyler vardır ki bizim irademizin dışında olur. Arı kendi iradesi ile bal yapmayı tercih etmemiştir. Belki görevlendirilmiştir. Bu gerçekten yola çıkılarak şöyle deniliyor: “İhtiyarımız (irademiz) ve haberimiz olmadan birisi bizi istihdam ediyor (hayırlı işlerde görevlendirme); biz bilmeyerek bizi, mühim işlerde çalıştırıyor.” (Mektubat, 28. Mektup, 3. Sebep, s.388)

Bir hadîs-i şerifte: “Allah bir kulunun hayrını isterse onu istihdam eder!” Dediler ki: “Ya Resulallah istihdam ne demektir? Allah hayrını dilediği kulunu nasıl istihdam eder?” Buyurdular ki: “İstihdam, o kulunu hayırlı işlerle meşgul ederek, ömrünü hayırlı hizmetlerle tamamlatmasıdır.” (M. Dikmen, Bin Bir Hadîs) Hadîsten de anlaşıldığı gibi istihdam Allah’a ait bir tasarruftur.

Halis niyet
Bediüzzaman’a göre halis niyet çok önemlidir ve halis niyetin de kerameti vardır: “Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın (halis niyet) dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus (özellikle), lillâh (Allah) için olan bir uhuvvet (kardeşlik) dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün (dayanışma) çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil (kâmil veli) hükmüne geçebilir, inâyâta (İlahî yardımlara) mazhar olur.” (Mektubat, 28 Mektup, 3. Sebep, s.389)

Yukarıdaki ifadelerden halis niyetin, samimi olmanın, kardeşlik dairesinde hareket etmenin kerameti belirtildikten sonra; “Hattâ şöyle bir cemaatin mânevî şahsı bir kâmil veli hükmüne geçebilir, İlahî yardımlara mazhar olur.” diyor. Yani teke tek kâmil olmasalar da topluluk olarak kâmil olabilirler. Böylece mükemmele ulaşırlar.

Mahrem bir suale cevaptır
Yukarıdaki başlık altında sorulan bir soruya şöyle cevap veriliyor: “Benden sual ediyorsun: Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var; bir sayfada bir kitap kadar tesir bulunuyor…” Bu soruya “Güzel bir cevap” başlığı altında şunlar söyleniyor:

“Şeref, i’câz-ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâpervâ (çekinmeden) derim: Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur (tasarlama) değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet (bilgi) değil, şahadettir, şuhuttur (gözle görülebilen). Taklit değil, tahkiktir (araştırma neticesi ortaya çıkan). İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât-ı imaniye (imanın esasları) mahfuzdu, teslim kavî (kuvvetli) idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fennîye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i’câzından olan temsilâtından (misallerinden) bir şulesini (ışıltı), acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’ân’a ait yazılarıma ihsan etti.”

İhtiyaç şiddetli olunca cevap verme de ona göre oluyor. Pozivitizmin ve rasyonalizmin sözüne, soluğuna çok kulak verildiği bir dönemde, fenler lisanıyla dinin ve imanın esaslarına hücum edildiği bir zamanda, insan yeteri kadar beslenmezse her zaman kayıp gidebilir. İşte Risaleler de asrın imansızlık derdine en tesirli ilâçtır. İnanan insanın şüphe ve vesveselere düşmemesi için çağın insanına bir ilâhî rahmettir.

Temsil sırrı
“Felillâhilhamd (Allah’a şükürler olsun), sırr-ı temsil dürbünüyle (bazı konuların anlaşılır misallerle anlatılması), en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Elhasıl, yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’ânîyenin lemeâtındandır (Kur’ân misallerinin parıltılarıdır.) Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur (yakarış, yalvarma). Dert benimdir, devâ Kur’ân’ındır.” (28. Mektup, s. 394) Yukarıda da ifade edildiği gibi eserlerin güzelliklerinde ve tesirli anlatımında Bediüzzaman Hazretleri kendisine bir hisse vermiyor. Aksine kendisinin iman ve Kur’ân gerçeklerine herkesten daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Anlatılanların anlaşılmasında temsil sırrının önemine işaret ediyor.

Burada önemli olan Kur’ân hakikatlerini Kur’ân namına sunmaktır. Muhatap çok da önemli değildir. Eserlerden faydalanma hususunda kendi ve yakınlarının hayatından örnekler sunuyor:

“Birinci misâl: Ben kendim, on değil, yüz değil, binler defa müteaddit (tekrar tekrar) tecrübelerimle kanaatim gelmiş ki, Sözler ve Kur’ân’dan gelen nurlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de iman hâli telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor ve hâkezâ... Hattâ, dünyevî işlerimde, keramet sahibi bir şeyhin bir müridi nasıl şeyhinden ihtiyaçlarına dair medet ve himmet bekliyor ise; ben de Kur’ân-ı Hakîm’in kerametli esrarından o ihtiyaçlarımı beklerken, ümit etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hâsıl oluyor.

İkinci misâl: Gayet küçük ve lâtîf, bugünlerde vâki olan meseleyi söyleyeceğim. Şöyle ki: Fecirden (ortalığın ağarma vakti) evvel hatırıma geldi ki, bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti. ‘Keşke’ dedim, ‘Onu görseydim, kalbindeki dağdağayı (sıkıntıyı) giderseydim.’ Aynı dakikada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzımdı. ‘Keşke elime geçseydi!’ dedim. Sabah namazından sonra oturdum, baktım, aynı zât, o kitap parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: ‘Senin elindeki nedir?’ dedi: ‘Bilmiyorum. Kapının önünde, Nis’ten gelmiş birisi bana verdi; ben de size getirdim.’ ‘Fesübhânallah,’ dedim. ‘Böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Sözün Nis’ten gelmesi hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur’ân-ı Hakîm’in himmetidir’ diyerek, ‘Elhamdülillâh,’ dedim. ‘Benim kalbimin en küçük, ehemmiyetsiz, hafî (gizli) arzusunu bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor. Öyleyse dünyanın minnetini beş paraya almam.’

Üçüncü misâl: Biraderzâdem Merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı (güzel düşünce) varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti (yardımı) istiyor ve medet (yardım) bekliyordu. Kur’ân-ı Hakîm’in himmeti imdadına yetişti, Haşr’e dair olan Onuncu Söz’ü vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz, onu mânevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber, adeta mertebe-i velâyete çıkmış gibi, vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zâhir keramet izhar etmiş.

Dördüncü misâl: Burdurlu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zan ederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, biçare benden medet bekliyordu. Birdenbire, hiç münasebet yokken, Otuz İkinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütalâa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hatırıma geldi, dedim: ‘Şayet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş altı gün mütalâa etsin.’ O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın Kevser gibi tatlı suya rast gelirken yapışması gibi, öyle de Otuz İkinci Söz’e yapışmış. Mütemadiyen mütalâa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan (özellikle) Üçüncü Mevkıfındaki (bölüm) muhabbetullah bahsinde tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb-u âzamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak camiye gitmiş, namaz kılmış, orada ruhunu Rahmân’a teslim eylemiş. (Allah rahmet eylesin.)” (Mektubat, 28. Mektup, Üçüncü Mesele, s. 373-74)
Yukarıdaki misâlleri veren Bediüzzaman Hazretleri, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı-bahusus bende bulunmazsa-istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, mânevî yardımla, hattâ himmetle muavenet (yardım) etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdat etmem ve medet istemem benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır.” (Mektubat, 28. Mektup, Üçüncü mesele, s. 375)

Risale-i Nur ismiyle bilinen eserlerden benzer pek çok örnek verilebilir. Bir damla su, koca denizin suyunun özelliklerini taşır. Bizzat Müellifinin tespitleriyle bir fikir verme babında bu kadarla iktifa ediyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder