SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

30 Temmuz 2010 Cuma

Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede inmesinin hikmeti nedir?


Kur’ân-ı Kerim 23 yılda inmeseydi de, bir anda inseydi, o zaman da “Niçin Kur’ân-ı Kerim birden bire indi de, ceste ceste inmedi?” derlerdi...
Bu gibi meselelerde esas, teslimiyet ve Hakk’ın takdirini yerinde bulma olmalıdır. Yoksa, her meselede sorular sorulmaya başlar: “Öğlen namazı niçin on rekâttır? Cuma namazı neden cuma günü; zekât neden kırkta bir de, kırk birde bir değil? ilh...” soruların arkası kesilmez gider. Onun için bunların bir ubûdiyet sırrı olduğunu bilmemiz lâzımdır. Zâtî olarak namazın bir kısım hikmetleri olabilir. Evet, ferdin günde beş defa, Mevlâsının huzuruna gelmesinin, elbette birtakım maslahatları ve faydaları vardır. Ama, rekâtların adetlerine gelince, vitir üç rekât, akşamın farzı üç rekât, ikindinin dört rekâttır. Ve bu sayılar Allah tarafından vaz' edilmiştir. Eğer bize denilseydi ki: “Günde beş defa ibadetle mükellefsiniz, fakat ibadet şekillerini siz tesbit ediniz.” Biz rekât sayıları üzerinde çeşitli fikirler yürütebilirdik... Ve tabiî günlük işlerimize, yaşayış şartlarımıza göre bir program düşünürdük. Adedi tayin keyfiyetinde aklın yolu başka, vahyin yolu başka... Vahiyde, senin mâneviyâtın, ledünniyatın hesabına ayrı bir kalem oynamakta, ayrı bir hikmet nescedilmektedir. Binâenaleyh burada namazın hikmetleri araştırılır, rekât sayılarınınki değil...
Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzûlünde de, bu türlü hikmetleri vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu dönem, beşerin kemâle yüz tuttuğu bir dönemdir. Onun için en kâmil ve en mütekâmil Nebî gelmişti. Evet, yeryüzüne, Allah’ın matmah-ı nazarı, kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hazreti Muhammed (s.a.s.) gelmişti. O'nun cemaatinin yapacağı şey, o gün için en müterakki, en mütekâmil olma, tekâmülün merdivenlerini son basamağına kadar kat etme, medenî milletlere muallimlik yapma işi idi. Hâlbuki o güne kadar onların iktisap ettikleri kötü ahlâk ve fena huylar ruh ve damarlarına öylesine işlemişti ki, bunları teker teker söküp atmak; ayrıca yerlerine ahlâk-ı âliyeyi getirip vaz’ etmek, fıtratlarına güzel huyları yerleştirmek, ayrı ayrı işlerdi. Kur’ân bir anda bütün emirleri ile birden gelip onların karşılarına dikilseydi, altından kalkamazlardı. Aslında, böyle bir durum, insanlığın, tekemmülünde takip ettiği seyre de aykırı olurdu.
Günümüzden misal verecek olursak; bir kısım sigara, içki müptelâsı veya sokaklarda gezme hastası, yahut kahvede oturma alışkanlığı olan kimseler düşünelim. Bunların başlarını kesseniz ve “Arkadaş kahveye gidersen öleceksin.” deseniz, o yine birtakım bahaneler ileri sürerek gidecektir. Eğer bir gün kahveye gitmeyip evde kalsa, evinde bir köşeye oturacak, üf-üf edecek ve fırsat bulunca da kahvenin yolunu tutacaktır. Çünkü alışageldiği hayat şekli değişmiştir. Hâlbuki o, lüzumlu olmayan basit bir âdetini terk etmiştir.
Şimdi bir de, sigara tiryakisini ele alalım; nikotik olmuş bir adama diyorsunuz ki: “Vücuduna zararlı olan bu sigarayı terk et. Çünkü senin sigara içmen tedrici bir intihardır. Sanki elindeki hançeri birdenbire değil de, yavaş yavaş sinene saplıyor ve âheste âheste intiharı tamamlamış oluyorsun.” Hatta bunu bir hekime anlattırsanız, yani doktor dese ki: “Sigarada, hiçbir fayda olmadığı gibi, şöyle şöyle, zararları da var.” bu adam sigarayı terk etmek için bir hayli tereddüt geçirecektir. Bırakın onu, bildiği hâlde doktorun kendisi de vazgeçmiyor ya...
Bir de alkolik kimseyi ele alınız; adam mesh olmuş, sireti değişmiş, iç âlemi başkalaşmış. O kadar ki, bir adım daha atsa kendinden aşağı tabakadaki mahlûklara benzeyecek. Şimdi bu kimseye birden: “İçkiyi bırak!” demek; “Fıtratını değiştir.” demek gibi olacaktır.
Böylesine, insanların dem ve damarlarına işlemiş âdetleri, ahlâk ı seyyieyi binlerceye çıkarınız ve sonra Kur’ân’ın inişindeki tedriciliği düşününüz...
Evet dikenleri kesip evvelâ çapa yapıyor, kötü şeyleri tahliye edip temizliyor. Sonra tezyin ediyor. Yani kötü huyları onların ruhlarından çıkararak, âlî huyları getirip yerleştiriyor ve kısa denecek bir zamanda binlerce iş yapıyor. Buna göre biz, Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzûlünü çok süratli buluyoruz. Nur Mürşidin dediği gibi: “Acaba şu asrın filozofları Ceziretü'l-Arab’a gitseler, çalışsalar, o zamana nispeten, o Zâtın bir senede yaptığının yüzde birini yüz senede yapabilirler mi?” İşte, hodri meydan! İçkiden binlerce yuvanın yıkıldığı meydandadır. Yeşilay Cemiyeti her sene konferanslar vermektedir. Bu işi genişleterek orta, lise mekteplerine kadar götürmektedir. Buna karşılık acaba kaç kişi içkiyi terk etmektedir. Buyurun üniversite, bütün profesörleriyle seferber olsun, bir sene çalışsınlar acaba yirmi adama içkiyi terk ettirebilecekler mi? Şayet başarabilirlerse, bunu onlar hesabına çok büyük muvaffakiyet sayacak ve Efendimiz’in (s.a.s.) icraatının yanına altın yazılarla yazıp asıvereceğiz... Heyhat, o bir kere olmuştu! Dost düşman, o surette ikincisini muhal görüyor.
Evet, 23 sene çok seridir; bu yüzden de, Kur’ân’ın yaptıkÂları mûcizedir. Beşer, Efendimiz’in (s.a.s.) 23 senede katettiği mesafeyi binlerce senede katedememiş; katedemez de...
Kur’ân-ı Kerim bir taraftan böyle kötü huyların binlercesinin kaldırılmasını hedef almış, diğer taraftan da kaldırılan bu kötü huyların yerini ahlâk-ı âliye-i Kur’âniye ile donatmak, tezyin etmek vazifesini hedeflemiş ve bütün bunları kimseyi örselemeden, törpülemeden, ürkütmeden, ruhlarını rencide etmeden onlara kabul ettirmiş... Ortaya attığı birçok meseleyi o kadar çeşitli safhalardan geçirip tatbikat sahasına getirmiştir ki; bugün onların birkaçının pratik hayata hâkim olması için dahi bilmem ne kadar 23 seneye ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu 23 sene, süreye ihtiyaç duyulan bir kısım emir ve yasakların, o günün insanının kabullenip benimsemesi için gerekli olan bir zamandı ve belli şeylerin tedricen kaldırılması, belli şeylerin de vaz’ edilmesi için bu süreye ihtiyaç vardı. Meselâ; bu süre zarfında üç dört devrede içki yasaklanmış; iki devrede kız çocuklarının diri diri gömülmesi kaldırılmış; darma dağınık kabile hayatı, bir iki hamlede halledilmiş ve kabileler arasında vahdet temin edilerek kitleler içtimâî şuura yükseltilmiş, böylece kendilerine bir cemiyet teşkil etme liyâkati kazandırılmıştır ki, bütün kötü huyların atılması, onların yerlerine ahlâk-ı âliyenin getirilip ikâme edilmesi gibi çok çetin icraatlarla mümkün olabilmiştir. Bundan dolayı da daha uzun zamana ve mehile ihtiyaç hasıl olmuştur.
Ayrıca görüyoruz ki, bizim hayatımızda, şu sene şartlar şöyle gitti, binâenaleyh şöyle bir içtimâî denge ve düzen iktiza ediyor. Buna göre gelecek sene şartların değişeceği hesap edilerek, plân elâstikiyeti ona göre ayarlanıyor; daha sonraki senelerin şartlarına göre, teferruattaki değişmelerin dizaynı yapılıyor, derken zamanın akıcılığı ve eşyanın tabiatına uygunluk aranarak yaptığımız şeylerin sürekliliğini temine çalışıyoruz. Bunun gibi, Saadet Devri’nde de, Müslümanlar tıpkı bir ağaç gibi büyüyor âheste âheste yeni şartlara adapte oluyor ve fıtrî olarak gelişiyorlardı. Müslümanlığa her gün iltihaklar, ısınmalar oluyor, her gün yeni yeni fikirler, şuurlar kazanılıyor; onlara alıştırmalar yapılıyor ve derken ferdler, içtimâî ferdler hâline geliyordu. Bunlar yavaş yavaş oluyordu ama; bütün olmalar âhenk içinde birbirini takip ediyordu. İşte, bu seyr içindeki çeşitli safhalar, ebedlere kadar devam edecek olan İslâm hakikatinin mikro plânda, zaman buuduna ait bütün hususiyetlerini aksettiren bir ayna oluyordu...
Bu, 23 senede değil de, birden bire yapılmak istenseydi, bir ölçüde o bedevî cemiyet bu işe dayanamayacak ve ölecekti. Bunu, şuna benzetebiliriz. Meselâ; bir insan güneşe maruz kaldığı zaman, cildinde değişmeler olur. Soğuk memleketlere götürüldüğü zaman da bu defa ona göre birtakım küçük küçük değişmeler meydana gelir, ama kat’iyen 20 mutasyon ağırlığında ciddî bir değişiklik birden olamaz. Olsa, bu türlü seri fizikî değişmelerde canlı öldüğü gibi, bunda da öyle olur. Bu, tıpkı (bir) atmosfer basınç altında duran birinin birden bire 20 bin fitlik bir irtifaya çıkması gibi bir şey olur ki, insan orada hemen ölüverir. O noktaya uçaklar dahi çıkarken, oksijen maskeleri ve sâire ile sizi ihtiyatla çıkarıyorlar.
İşte böyle birden 20 bin fit irtifaa yükselmek nasıl öldürüyor; öyle de hayat anlayışı, aile anlayışı, fert anlayışı sıfır derecede olan bir cemiyete, birden bire, Kur’ân inip aynı günde hemen: “İşte ahkâmı tatbik edin. Bu kitaptaki hükümlerin hepsini eksiksiz yaşayın.” diye karşılarına çıksaydı, o cemiyetten hiç kimse bunu kabul etmezdi. Çünkü bu, birden bire cemiyetin 20 bin fite yükselmesi demekti ki o cemiyet buna dayanamayacaktı. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’in, ahkâmını insanlara 23 senede getirmesi, ceste ceste, peyderpey telkin etmesi, insan fıtratına riayetin iktizasıdır ve tabiat-ı beşere de en uygun olanıdır.
İnsanı kâinattan ayıramayacağımıza göre, onu kâinatın içindeki hâdiselerin seyrine göre ele alma mecburiyetinde olduğumuzu ve onu kâinattaki gelişmelerin dışında mütalâa edemeyeceğimizi, kabullenme mecburiyetindeyiz. Kâinatta nasıl ki, tedrici gelişme oluyor ve kanunlar o istikamette hareket ediyor, insanın tekâmül ve terakkisi de, aynı şekilde olacaktır. O terakkinin zenbereği, esası ve prensipler mecmuası olan Kur’ân-ı Kerim de, işte bu esasa binaen 23 senede nâzil olmuştur.
Allah’ın hikmeti bu süreyi 23 yapmış... Bu 24 de olabilirdi, 25 de. Nebiler Sultanı'nın (s.a.s.) mukaddes hayatları 63 yıl olacakmış. 23 sene sonra hayatına, nübüvvetten hâtime verilecekmiş, vahiy de sona erecekmiş. Ama 64 sene olurdu, vahiy de 24 seneye çıkardı. Biz de onu, aynı hikmet çerçevesi içinde kabul ederdik...
Gerçeği yalnız Allah bilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder