SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

30 Temmuz 2010 Cuma

Dillerde bir yara:Tesadüf


Tesadüf kelimesi; ihtimal, şans, denk gelme, uygun düşme mânâlarında veya varlık ve hâdiselerin meydana gelme sebebi olarak kullanılmaktadır. Tesadüf kelimesini kullanmada, genellikle ihtimal, şans, rastgelme ve kendi kendine meydana geliş gibi mânâlar birbirine karıştırılabileceğinden niyet ve nazar oldukça önemli olmaktadır. Hikmet ve sebebini bilmediğimiz bazı hâdiseler hakkındaki fikirlerimizi ifade ederken, inancımızda yer vermesek de, dilimizde tesadüf kelimesine yer verebilmekteyiz. Bunun temelinde bu kelimenin çoklu mânâ ihtiva etmesi yatmaktadır.
Tesadüf, hiçbir maksat gözetilmeksizin, biri tarafından tasarlanmadan, kendiliğinden meydana gelen şeyler için kullanılmaktadır. Birinin plânlayarak, özenle yaptığı bir şey veya hâdise bir başkasına rastgele, düzensiz ve tesadüfî gelebilir. İnançlı bazı insanların hikmetini bilmedikleri kimi hâdiseler için tesadüf demeleri bu duruma misâl verilebilir. Yolda yürürken hiç beklemediğimiz bir anda, hiç ummadığımız biriyle karşılaşınca, “Bugün falan kimseye rastladım.” yahut “İşe giderken tesadüfen şu zâtı gördüm.” diyebilmekteyiz. Aslında kastettiğimiz şey, bu hâdiselerin hiçbir şekilde plânlanmadığı değil, bu hâdiseleri bizim plânlamadığımızdır. Zîrâ bir zar atıldığında kaç geleceğinden, bir kelebeğin kanat çırpışına kadar bütün hâdiselerin Yüce Allah’ın takdir etmesi ve yaratmasıyla gerçekleştiğine inanırız. Bizim de, karşılaştığımız kimsenin de oradan geçeceği dakikayı “denk getirenin” Allah olduğunu biliriz; fakat “tevâfuk” yerine “tesadüf” kelimesini kullanırız. Evet, belki bize bakan yönüyle, irademiz dışında gerçekleştiği için hâdiseler tesadüfî gibi görünebilir; ancak Rabb’imize bakan yönüyle hiçbir şey tesadüfî değildir. Bu hakikati ifade sadedinde bize yakışan; dilimizde bir yara olan tesadüf kelimesini bırakıp, hâdiselerin Allah’ın denk getirmesi, uygun görmesi neticesinde “tevâfuken” cereyan ettiğini söylemektir.
Bediüzzaman Hazretleri tesadüfün muhal olduğunu birçok misâlle anlatır. O, bir eczanedeki çeşitli maddeler ihtiva eden kavanozların tesadüfî bir canlı oluşturmasının mümkün olamayacağını izah ederken, meseleyi ihtimal hesapları ile ele almaktadır. Bu nüansların farkında olan dergimizde ve benzeri yayınlarda, eşya ve hâdiselerin belli bir hikmete binaen küllî bir irade, ilim ve kudretle yaratıldığını reddetmenin ne kadar muhal olduğu anlatılmaya çalışılır.
Tesadüf kelimesini şuurlu veya şuursuz kullanma tarzlarına göre insanları üçe ayırmak mümkündür: her şeyin tesadüf olduğunu iddia eden inkârcılar, hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanan müminler ve mümin olsalar da hikmetini bilmedikleri bazı hâdiseler için tesadüf kelimesini şuursuzca kullananlar. Tesadüfü, bir şeyin oluş sebebi olarak görenlere göre; bir zar atıldığında, zarın üzerindeki sayılardan hangisinin geleceği insan tarafından bilinemeyeceği ve bir tercih söz konusu olmadığı için herhangi bir sayının gelmesi ihtimali tesadüfîdir. Altı sayıdan her birinin gelme ihtimalinin de matematik olarak aynı olması, onların herhangi bir sayının gelmesini tesadüfe vermelerini netice vermektedir. İhtimalî zar atma açısından bakınca her şey tesadüfî göründüğü için, bu insanlar kâinatın ve içindekilerin Allah tarafından yaratıldığını inkâra kendilerince bir kılıf bulduklarını zannetmektedir.
Buradaki tutarsızlığı göz önüne sermek ve bu üç grubun tesadüfe bakışını göstermek için sayılarla oynanan bir yarışmayı ele alalım. Farz edelim ki 1024 kişiden, sadece 0 ve 1 rakamlarını kullanarak on basamaklı bir rakam serisi yazması istensin. Fakat yazılan sayıların birbirinden farklı olması da şart koşulsun. Bu şekilde yazılabilecek toplam 1024 seri olduğu için herhangi bir rakam serisinin yazılma ihtimali 1024’te birdir. Şimdi 1111111111, 0000000000 ve 1011001001 sayılarının üç yarışmacı tarafından yazıldığı söylense ve hangi sayının rastgele yazıldığı sorulsa ne deriz?
A-1111111111 B-0000000000 C-1011001001 D-Hiçbiri E-Hepsi
Görüldüğü gibi A şıkkındaki rakam serisi sadece 1’lerden, B şıkkındaki ise sadece 0’lardan meydana getirildiği için bunlarda bir tercih, bir irade olduğu açıktır. Bu takdirde cevap A ve B olamaz. Tesadüf kelimesini niyet ve nazarlarına göre kullanma noktasından insanların müminler, inkârcılar ve şuursuz müminler olarak üçe ayrıldığını hatırlarsak, E şıkkını tercih edenler inkârcıları, D şıkkını tercih edenler şuurlu müminleri, C şıkkını tercih edenler de işin perde arkasını bilmediklerinden tesadüf kelimesini hatalı kullanan müminleri temsil etmektedir. Peki, bu serilerin yazılış hikâyesini bilmek neyi değiştirirdi? Kabul edelim ki, birinci kişi 1111111111 serisini yazmış olsun. İkincisi ise 0000000000 serisini yazmış olsun. Bu iki serinin de belli bir nizam ve düzen içerisinde olduğu baştan da kolayca görüldüğü için, bunlarla ilgili yorum muhtemelen değişmeyecektir. Zîrâ inançlı insanlar bunların tesadüfen yazılmadığını söyleyecektir. Fakat yarışmacıların yazdıkları sayıları iradî olarak tercih ettikleri açık olduğu hâlde, yazılan her bir sayının yazılma ihtimali 1024’te 1 olduğu için, inkârcılar bunu yine tesadüfe vereceklerdir. Böylece devam edildiğini düşünürsek, gittikçe düzensiz gibi görünen sayılar zuhur edecektir. Bu şekilde yazılabilecek toplam 1024 sayı olduğu için son yarışmacının fazla seçme şansı olmayacak ve yazılan 1023 sayıyı çok iyi takip edip, yazılmamış son sayıyı bulmaya çalışacaktır. Şimdi 1011001001 sayısını düşünelim, özenle seçilmiş ve belli bir nizam ihtiva eden bir sayıya benzemiyor. Bu yüzden ilk görüşte bu sayıya rastgele yazılmış, tesadüfî bir sayı diyen müminler çıkabilir. Peki ya bu sayının son yarışmacının çok ince hesaplar sonunda, diğer bütün sayıları eleyip de bulduğu sayı olduğu söylense? Bu takdirde, bu gruptan da kimse onun rastgele yazıldığını iddia etmeyecek, bilakis çok titiz bir takip ve hesaplama neticesinde meydana getirildiğini tasdik edecektir. İşin perde arkasını bilmek, insanı hatalı hüküm vermekten alıkoyacaktır. Aynen bu şekilde, Yaratıcı’nın mevcudiyetini baştan kabul etmek, varlık ve hâdiselerin perde arkasını anlama ve hissetme imkânı verdiğinden, müminler her varlık ve hâdisenin bir hikmet ve gâyeye yönelik yapıldığını görüp, tesadüf kelimesini kullanmayacaklardır.
Evet, ilk yarışmacının herhangi bir rakam serisini yazma ihtimali 1024’te 1’dir. Çünkü 1024 sayıdan istediğini yazabilir. Son yarışmacının 1011001001 sayısını yazma ihtimali yüzde yüz gibi görünse de aslında onun da yazılma ihtimali 1024’te 1’dir. Çünkü son yarışmacının hata edip daha önce yazılan bir seriyi yazma ihtimali de vardır. Hâdiseye inkârcıların mantığıyla bakınca yazılan bütün seriler tesadüfî olarak yorumlanır; çünkü hepsinin meydana gelme ihtimali aynıdır. Fakat 1011001001 sayısı son yarışmacının yazdığı sayıdır ve diğer sayılardan farklı olacak şekilde meydana getirilmiştir. Burada bir irade, kasıt ve tercih söz konusudur ve kesinlikle tesadüfen yazılmamıştır. Bu mantıktaki bir insana, “Bal arıları peteklerini neden -en az balmumu kullanarak en çok balı depolayabildiği- altıgen şeklinde inşa ediyorlar” diye sorulduğunda, “Beşgen veya altıgen, herhangi bir şekilde inşa etme ihtimali aynı olduğu için, hangisiyle yapılırsa yapılsın bu hâdise tesadüfîdir.” diyerek zorlama bir tevil yapmaktadır. Oysaki bal arıları Allah’ın sevk ve ilham etmesi neticesinde, kâinattaki tasarruf prensibine uyarak peteklerini en ideal durum olan altıgen şeklinde inşa etmektedirler.1
Tesadüfü, hâdiselerin var oluş sebebi olarak gören bilim adamları, farkında olmadan büyük bir tenâkuz içine de düşerler. Bir taraftan kendi icraatlarının tesadüfen olmadığını, uzun çalışmalar neticesinde elde edildiğini anlatırken, diğer taraftan da Allah’ın birçok hikmet ve sanatla yarattığı varlığı, tesadüflere bağlarlar. Bugüne kadar, ürettiği bir ilâcı tesadüfen meydana getirdiğini iddia eden bir bilim adamı olmamıştır. Çünkü bir ilâç üretilirken, yüzlerce madde deneme-yanılma süreciyle olgunlaşan bir bilgi çerçevesinde, hastalıklara karşı belli nispetlerde karıştırılarak tasarlanmaktadır. Bu yüzden, ilâcın bu çalışmalar neticesinde değil de, çeşitli kavanozlardaki maddelerin tesadüfen karışması neticesinde meydana geldiğini hiçbir ilim adamı düşünmez. Hâlbuki kavanozlardaki maddelerin karışması neticesinde bir ilâç elde edilmesinin de, zehirli bir karışım meydana gelmesinin de ihtimali aynıdır. Fakat ilâcın tesadüfen meydana geldiği fikrine kimse itibar etmemektedir. Eğer çok özel bir ilâç tesadüfen meydana gelmiyor ise, kâinattaki hiçbir varlık da tesadüfen ortaya çıkamaz. Kimyevî bir karışım nasıl ki kimyagerini gösteriyorsa, birçok hücreden meydana gelen insan da, kâinattaki her varlık da, onları yaratan Fâtır-ı Hakîm’i göstermektedir.
Bizler bütün varlığı yaratan ve her hâdiseyi meydana getiren bir Yüce Kudret olduğuna inanır, bunun dışındaki düşüncelerin bin bir tutarsızlık ve mantıksızlık ihtiva ettiğini biliriz. Bu konuya Tabiat Risalesi’nde2 dikkatleri çeken Bediüzzaman Hazretleri mealen: “Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği akla getiren dehşetli kelimeler var; imanlı insanlar da bu kelimeleri bilmeyerek kullanıyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz. Birincisi: Varlık ve hâdiseleri sebepler icad ediyor. İkincisi: Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor. Üçüncüsü: Tabiîdir, tabiatın gereği oluyor, tabiat icad ediyor” diyerek, kâinatta cereyan eden hâdiselerin kaynağının sebepler, tesadüf ve tabiat olamayacağını gayet ikna edici bir üslûpla izah eder. Dolayısıyla, konuşmalarımızda tesadüf kelimesini kullanırken daha dikkatli olmalıyız ki, inancımızla ters düşmeyelim.

Dipnotlar
1. Prof. Dr. M. Sami Polatöz, Ö. Faruk Gülderen, Bal Peteğindeki Matematik Sırlar, Sızıntı Dergisi, Sayı 318, Sayfa 289–290.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 23. Lema, Işık yay., İzmir.

Dünya Barışında Orta Asya'nın Kültürel Mirası


Fert, insan olmaya uygun potansiyelde yaratılmıştır. Bu potansiyel eğitim yoluyla pratiğe aktarılırsa, fert gerçek manada insan olur. Ferdi, insanîleştiren üç temel disiplin; din, sanat ve felsefedir. Bu üç ilim dalı, insan ruhunu olgunlaştırır. Bu üç disiplinin sağlıklı ve dengeli şekilde kullanıldığı çağlar ve coğrafyalarda kurtlar bile kuzuyu yemedi, komşu ve yetim hakkı gözetildi. İnsanlar birbirini sömürmedi ve birlikte çalışma yollarını öğrenip bunları uyguladı. Bu güzel dönemlerden biri, Orta Asya'da yetişen erdem üstatları tarafından 9-12. yüzyıllar arasında Orta Asya ve Mezopotamya'da inşa edilmiştir. İnsanların ruh ve kalbinin ötelere daha açık olduğu bu zaman diliminde, binlerce erdem üstadı yetişmiştir. Bu büyükler, mükemmel bir toplumun mayası olan sevgiyi, hoşgörüyü, şefkati, adaleti, dengeyi, sorumluluğu ve akıllı olmayı insanlığa göstermişlerdir. Asya'dan, Avrupa'ya kadar kurulan bütün Müslüman-Türk devletlerinin hükümdarlarına, komutanlarına rehberlik etmişlerdir. Bu ilim ve irfan erleri, göç yolları üzerindeki Hint ve İran kaynaklı çeşitli felsefî akımların tesirinde kalan toplumların, Kur'ân ve Sünnet çizgisinden ayrılmamaları için mücadele vermişlerdir.
Buhara-Semerkant ve Türkistan bölgesini hem maddî, hem de kültür olarak zenginleştiren devletlerden; Sâmânoğulları, Harzemşahlılar ve Selçuklular akla ilk gelenlerdir. Bir manada Selçuklu Devleti'nin vârisi olan Harzemşahlar (1097-1231) Doğu Anadolu'dan Maverâünnehir'e kadar geniş bir alanda hakimiyet kurmuşlardı. Bu parlak dönem, 1220'de bütün ülke, Moğolların istilâsına uğradığından uzun sürmedi. Celâleddin Harzemşah (1220-1231) devleti yeniden toparlamak için uğraştıysa da bunda başarılı olamadı. Harzemşahlılar Devleti'nin kurucuları arasında yer alan ve toplumu bir arada tutan güçlü değerleri üreten sufilerin kurduğu sosyal düzen ve barış sistemi sayesinde, Moğol tahribatından sonra da Orta Asya'daki halklar büyük ölçüde barış içinde yaşamıştır. Erdem üstatlarını yetiştiren Selçuklular ve Harzemşahlılar, insanî erdemleri hayatın içine taşıyan sosyal sistemler kurmuşlardır. Ahilik teşkilatının ahlâkî değerleri, bu kültürün bir yansımasıdır. Harzemşah sufileri, eneden uzak bir hayat yaşamaları, aralarındaki mükemmel işbirliği, takım çalışması ve insan mahiyetini iyi çözümlemeleri, doğru insanı doğru yerde istihdam etmeleri ile tarihte önemli bir barış döneminin temsilcisidirler. Bu insanların oluşturduğu ve yaşadığı sistemin adı, "Dördüncü Yol" veya "Hakikat Yolu" olarak tanımlanmaktadır. Bu yol, ilk defa 12. yüzyılda Bağdat-Horasan ve Türkistan ekseninde Abdulkadir-i Geylanî (1078-1166) ve talebeleri tarafından oluşturulmuştur. Bu kavramı, tarihte ilk defa kullanan ve insanlığa kazandıran Abdulkadir-i Geylanî, dördüncü yolu niçin hayata taşıdığını şöyle izah eder: "İnsanın kendini mükemmelleştirmesi için bir yol bulmak zorundayız. Kimisi bunu akıl yoluyla bulur. Çevremizde büyük bir akıl kültürü var. Ve bu çok iyi bir şeydir. Bazıları 'kendilerini adama yolunu' seçer ve bir mürşide bağlanır. Bu tür bir bağlılık ve sevgi de çok güzeldir. Bir de, 'dünyadan el-etek çekme yolu' vardır. Ancak bu yalnızlık tehlikelidir. İnziva, şöhretli olmanın bir yoludur. Şöhret ise, felâket getiren bir şeydir ve bundan kaçınmak zorundayız. Bu üç yolun dışında, hizmet ve çabanın paylaşıldığı ve insan aklının, hissinin ve bedeninin birlikte hayatın içinde kullanıldığı dördüncü yolu (hakikat yolu) izlemek gerekiyor."

İnsanlığa hizmet fikrinin kurucularından Abdulkadir-i Geylânî, hakikat yolunu hayatın bütün ünitelerinde kurumlaştırmaya çalıştı. 12. yüzyıl başlarında, insanı mükemmelleştirmeyi esas alan bu model sistem; bölgede yayılırken Cengiz Han, Moğol İmparatorluğu'nu kurmuş ve 1220'de Buhara ve Semerkant dahil bütün bu medeniyetin merkezlerini yakıp yıkmıştı. Savaşlar esnasında şehirler yerle bir edildiği gibi, bu bölgeyi dünyanın en zengin yerlerinden biri yapan sulama sistemi de tahrip olmuştu. İşte böyle bir anda o bölgedeki insanlar için yapılması gereken bir hizmet vardı. İnsanların morale, ümide ve sevgiye ihtiyaçları vardı. Toplumun yeniden insanî değerler üzerinde yapılanması gerekiyordu. Bu hizmetin adı, insanların hayat tarzlarını yeniden inşa etmek, bozulan ziraat sistemini yenilemek ve şehirleri yeniden kurmaktı. İşte Moğol istilâsını takip eden dönemde bu işleri yapmak, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin talebelerinin kurduğu hakikat yolu topluluğu ile bölgedeki yüzlerce evliya ve talebelerine düşmüştü. Bu yolun etkinliği ağırlıklı olarak 200-300 sene sürdü. Bu kültür birikimi günümüze kadar değişik seviyelerde yaşanmaya devam etti. Çünkü Abdulkadir-i Geylanî'nin kurduğu hakikat ve sahabe mesleği olan dördüncü yol, bir evrensel barış modeliydi. Dünya barışı için gerçekçi ve yaşanabilir bir model olan bu yol, bundan asırlarca önce Orta Asya'da gerçekleştirilmiştir. Bu modelin adı, günümüz terminolojisi içinde, "çok kültürlü ruhî demokrasi" olarak ifade edilebilir.

İnsanı, kâmil olmaya götüren yolların, çok çeşitli olmasına karşın, bunların hepsi Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin de belirttiği üzere üç grupta toplanabilir. Birincisi, fakr yolu olup, insanın fizikî potansiyelini köreltmeye, onu dünyadan uzaklaştırmaya ve insanın bedenle mücadelesine dayalıdır. İkinci yol, keşişlerin yolu olup; insanın duygu potansiyelini inkişaf ettirmeyi ve duygular üzerinde çalışmayı esas alır, sevgide yoğunlaşmayı, kendini iman ve din yolunda vakfetmeyi öngörür. Üçüncü yol ise, yoginin yolu olup; zihnî potansiyelin fonksiyonları olan bilgi ve düşünce üzerine çalışmayı esas alır. Özetlersek, birinci yol, fizikî (cismanî) insanın yolu; ikinci yol, hissî (kalp ve gönül ehli) insanın yolu; üçüncü yol ise; zihnî (fikir ehli) insanın yoludur. Dördüncü yol da; Abdulkadir-i Geylani'nin (1078-1166) insanlığa tanıttığı hakikat yolu olup, insanın bütün potansiyeliyle hayatın içinde dengeli şekilde geliştiği yoldur. Geçmişte Bağdat-Horasan ve Türkistan ekseninde geliştirilen bu yolun önemli özelliği, tamamen pratiğe dayanması ve herkes için yaşanabilir yol olmasıdır. Hakikat yolu hariç ilk üç yol, insanın üç potansiyelinden birisine yoğunlaşarak, insanı olgunlaştırmaya çalışır. Ancak bu olgunlaşma ve gelişme modelleri tek boyutlu, kısmî olduğundan, insanın bütün fakültelerine dengeli şekilde hitap etmemekte, hepsi de terke dayalı öğretilerdir. Günlük hayatın dışında, kendine özgü prensipleri ve kanunları olan yollardır. İnsan toplulukları içinde çok hususî yetenek ve kapasiteleri olan azınlık bir gruba hitap eder. Çünkü insanoğlunun yapısı, temsili olarak iç içe geçmiş dairelerden oluşur. En iç dairede merkeze yakın noktada ruh ve ruhun fakülteleri yer alırken, en dış dairede beden ve onun fakülteleri yer alır. İnsanların tamamı, gündelik hayatın en dış dairesinde yaşar ve oranın kurallarına tâbidir. Çok az insanın kapasitesi, kabiliyetleri ve donanımları yeterli olduğu için, dış dairede yaşamaktan tatmin olmaz ve iç daireye yani merkeze doğru yolculuk yapmayı tercih eder. Bu merkeze doğru yolculuk ve merkeze yakın yaşama, herkes için mukadder olmayabilir. Çünkü bu; kapasite, donanım, potansiyel ve ortamla ilgilidir. Ama her zaman her toplumda, az da olsa bu kapasite ve donanıma sahip kişiler vardır. Ancak insanların büyük çoğunluğu, dış dairede yaşar. Bununla beraber, dairenin merkezindeki noktayla bağlantı kurmaya ve yüzü O'na dönük bir hayat sürmeye, herkes potansiyeli ve kapasitesi ölçüsünde muktedirdir; yüzünü merkeze çevirmekten ve O'nunla bağlantılı olmaktan sorumludur. İşte hakikat yolunun veya sahabe mesleğinin temel espirisi, insan ruhunun sahip olduğu üç potansiyelin (zihin-his ve fizikî) hayatın içinde birlikte gelişimini öngörmesi, terke dayalı insanî gelişim yerine, insanlığa hizmet götürerek halk içinde Hakk'la beraber olabilme yolu olmasıdır. Bir başka ifadeyle, merkezle sürekli irtibat halinde kalarak, bir yüzü O'na, diğer yüzü yetmiş iki millete dönük bir hayatı, hayatın bütün karelerinde yaşayabilme yoludur. Bu noktadan her insanın dairenin dış çemberinin hangi noktasında yer aldığını ve merkezle olan bağlantısını sağlayacak koordinat bilgilerini (kişilik motifleri haritası veya bilgisi) öğrenmeye şiddetli ihtiyacı vardır.(1) Bu hakikatı gören nebiler, âlimler ve filozoflar; insanları kurtuluşa götürecek en emin yolun, insanın kendini bilmesi olduğunu vurgulamışlardır. Kişinin dairenin neresinde olduğunu öğrendikten sonra, merkezle olan bağlantısını (Kur'an ve Sünnet çizgisinde) nasıl kurup devam ettireceğini tayin eden karakter ve ahlâk eğitimini de kazanmış olması gerekir. Çünkü insan benliği, bitmez tükenmez arzu ve ihtiraslar tarafından esir alınmış haldedir. İnsanın iç özgürlüğünü kazanabilmesi, ahlâkî davranabilmesi, isteklerini kontrol edebilmesine bağlıdır. Arzu ve ihtirasların kontrolü de, sağlam bir karakter ve ahlâk eğitimini gerektirir. Kişi bu ahlâk eğitimini almazsa, Sırat-ı Müstakim çizgisinde kalmakta zorlanır. Bu durumda ifrat veya tefritlerin adamı olma riski vardır. En azından hakikati tam ve dengeli şekilde inşa etme veya görme nimetinden insan mahrum olur ve kendi kişilik hapishanesinde bir ömür geçirir. Çevresindeki insanlara, farkında olmadan kişilik terörü uygular.

Tarihte dördüncü yol olarak da tanımlanmış hakikat yolu; benliği arındırma, kendini hiç görme, bir şey olma iddiasından vazgeçip, nefer olmayı tercih etme ve kendini insanlığa hizmet yolunda feda etme, görünen bir başarıdan dolayı, takdir edilme özleminden kurtulma yoludur. Kişi dünyanın içinde olacak ama, dünyaya ait olmayacaktır. Kalabalıkların içinde kişinin Allah'la olabilmeyi öğrendiği bir yoldur. Hakikat yolunda bir başka prensip, fakirliğini ve âcizliğini hissedip, kendini hiç görebilen insanların cennete gitme şanslarının yüksek olduğunun vurgulanmasıdır. Her fert, kendisine ait hiçbir şeyin olmadığına ve her neyi varsa Allah'ın lütfu olduğuna inanmıştır. Sabırlı ve anlayışlı olmak, önemli bir erdemdir. İnsanlar size küfrettiğinde veya zulmettiğinde onlara muhabbette bulunmaya devam etmek, merhametli ve bağışlayıcı olmak, saf ve temiz bir yüreğe sahip olmak, daima barıştan yana olmak, insanlar arasında barışı tesis etmek, incitmeyen bir gözle görebilmek ve incitmeyen ellerle bir şeyleri tutup kaldırmayı öğrenmek, insanlık için yaptığı hizmet ve fedakârlıkları gizlemek, her işte toplumu ve kamu menfaatlerini ilk sıraya oturtmak, içtimaî barışın tesisi ve devamı adına gerekirse kendine zulm edilmesine razı olmak...

12. asırda Bağdat-Horasan-Türkistan ekseninde kurulan ve Orta Asya'da gelişen bu barış modelinin insanlara bu vasıfları nasıl kazandırdığı, hangi eğitim modellerini kullandıkları ve insanların potansiyellerini nasıl keşfettiklerine dair bilgiler, Batılı araştırmacılar tarafından ciddi düzeyde araştırılmıştır. Batılı düşünürler, 20. yüzyılın başlarında hem Anadolu, hem de Orta Asya'da değişik Müslüman gruplarla ve âlimlerle görüşüp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Şam, Bağdat, Horasan, Buhara ve Semerkant merkezli olmak üzere Doğu'dan topladıkları bilgileri, 1920'li yıllarda Batı'ya taşımışlardır. Batı insanının sahip olmadığı bilgileri ve bilgeliği topladıklarını belirten Batılı araştırmacılar, "İnsanın Ahenkli Gelişim Enstitüsü" ve "Dördüncü Yol" gibi isimler altında ekoller ve kurumlar oluşturmuşlardır. 1960'lı yıllarda Orta Asya kökenli sufilerden ve diğer İslâmî kaynaklardan toplanan bu bilgi ve bilgelik parçaları, hem modern psikoloji ve psikiyatri ile örtüştürülmüş, hem de kendi kültürleri içinde yeniden şekillendirilip ve bazı yönleri çarpıtılarak insanlığa sunulmuştur. Günümüzde Batı'da ve Amerika'da var olan "Dördüncü Yol Okulları", 20. yüzyılın başlarında Orta Asya'dan, Batı'ya ve daha sonra Amerika'ya taşınan, büyük ölçüde içi boşaltılmış, insanı Allah'a ulaştırıcı özelliğinden soyutlanmış bir bilgelik modelidir.

Bu bilgeliğin Batı'ya taşınmasının bizim açımızdan en önemli boyutu, bu bilgilerin modern psikoloji ve psikiyatri ile izdüşüm noktalarının çıkarılması ve modern psikolojinin diliyle yeniden ele alınıp, çağa taşınmasıdır.(2) Son yıllarda Batı'nın kullanabileceği ve tüketebileceği çeşitli formlara dökülen Doğu ve İslâm kaynaklı "insan tanıma ve potansiyellerini geliştirme bilgileri", başta Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde hayatın hemen hemen her boyutunda kullanılmaktadır. Günümüzde bu dördüncü yol modelinin çağımıza has ve aslına uygun pratikte yaşanabilir modeli ise, Risale-i Nur Külliyatı'nda tafsilatlı olarak anlatılan; "acz, fakr eksenli şükür, şefkat ve tefekkürü içeren ve insanın üç potansiyelini de birlikte geliştiren hakikat yoludur." Acz ve fakr; insan benliğindeki Rububiyet iddia etme potansiyelini yok ederken; şükür, fizikî potansiyeli; şefkat, hissî potansiyeli; tefekkür de zihnî potansiyeli meşru çizgide inkişaf ettirir. Dünyayı kesben değil, kalben terk etmemizi tavsiye eden Hakikat Yolu, Abdulkadir-i Geylanî, Ahmed Yesevi, Şah-ı Nakşibendi, İmam-ı Rabbanî, Mevlâna Celaleddini Rumî ve Mevlâna Halidi Bagdadî gibi büyüklerin gittiği yoldan giden ve onların manevî desteğini ve işaretlerini alan, Kur'an ve Sünnet çizgisinde gelişen bir sahabe mesleği ve Velayet-i Kübra yoludur. Tarihî bir tevafuk olarak, Orta Asya'da 12. asrın başlarında şekillenen dördüncü yol ile bu yolun kaynağı olan Mekke-Medine kaynaklı sahabe mesleğiyle örtüşen Risale-i Nur ve bunun bağrında gelişen 'Gönüllüler' veya 'Karasevdalılar', hem tarihî, hem dinî, hem sosyolojik açıdan çok anlamlı bir sivil toplum hareketidir.

13. yüzyılda Orta Asya'da yaşanan insanlık krizi, bugün evrensel ölçekte yaşanmaktadır. Bu krizin yaraları; ancak Abdülkadir-i Geylanî, Ahmet Yesevi, Yunus Emre çizgisinde yüzü hayata dönük bir hizmet metoduyla sarılabilir. Bugünkü krizin temelinde; insanın ihmal edildiği veya ikinci sıraya atıldığı, kazanmaya ve tüketmeye odaklanmış, bencilliği ön plânda tutan bir insan ve toplum modeli vardır. Büyüme adına büyüme, gelişme adına gelişme yapılmaktadır. Halbuki, insan ve insanlık için bir büyüme ve gelişmeye ihtiyaç vardır. "Daha çok" prensibinden, "yeteri kadar" prensibine dönülmesi ve insanların "gereken kadarıyla" tatmin olacağı sosyo-kültürel şartları hazırlamaya ihtiyaç vardır. Bugünkü insanlığın çoğu, hep daha fazlasını elde etmeye şartlandığından, daha azla yetinebileceği bir hayat tarzından tamamen uzaklaşmıştır. İnsanın bencilliğini azaltma ve yok etme yönündeki eğitim faaliyetleri, en az insan sağlığını koruma, geliştirme ve ömrü uzatma çalışmaları kadar önemlidir.

Günümüzde yaşanan ve küreselleşmeyle aciliyet kazanan problemlerin çözümüne çok ciddi katkı sağlayacak olan bu tarihî dönem üzerinde, ne yazık ki yeterince çalışılmamış ve gün yüzüne çıkarılamamıştır. Ancak son yıllarda, UNESCO ve Birleşmiş Milletler desteğinde birkaç ümit verici proje başlatılmıştır. Örneğin 8 Eylül 2000 tarihinde Birleşmiş Milletler I. Milenyum Barış Toplantısı'nı Buhara'da gerçekleştirdi. UNESCO destekli projelerde o bölgedeki ortak kültürel miras ile çoğulcu kimlikleri bir arada yaşatan değerler ve İpek Yolu'nun diyalog açısından oynadığı roller araştırılmaktadır. 2000-2001 yıllarında UNESCO tarafından bölgede birçok toplantı düzenlenmiştir.

Bir grup erdem üstadının ve kudsilerin, Moğol istilâsının yaşandığı bir bölgede ortaya çıkarak, insanlığa hizmet götürmeye soyunmaları ve insanlığı yeniden inşa etmeleri tarihî bir hâdisedir. Moğol istilâsı sonrası Orta Asya'da gerçekleştirilen yeniden inşa ve sosyal barış modeli, oldukça özgün ve derin anlamlara sahiptir. Zira bu yol temel olarak sahabe mesleği üzerinde şekillenen, insanın tekâmülünü ve olgunlaşmasını hayatın içinde ön gören bir modeldir. Bu modelde yetişen insanlar, daha sonra Anadolu'yu aydınlatmışlar. Şimdi de Anadolu insanı, Orta Asya'da açtığı okullarla, Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri'nin asırlar önce hayata geçirdiği modelin, çağın uslûbu ve anlayışı içinde oralarda yeniden yeşermesine vesile olmaktadır. Orta Asya okullarının yeşerteceği insan merkezli sosyo-kültürel ve ruh temelli barış iklimi, asırlar önce Moğol istilâsı sonrasında başlatılan onarım ve hizmet çalışmalarına benzer şekilde, küresel barışa destek olacaktır. Herkesin birleştiği önemli nokta, yeni bir küresel etik ve/veya ahlâkî değerler sistemi oluşturulmadan, küresel barış ve insanî kalkınmanın gerçekleştirilemeyeceğidir. Bağdat-Horasan-Türkistan'da gelişen sivil toplum hareketlerinin özünde işte bu barışın çekirdeği saklıdır.

Kaynaklar
1- http://test.kisiliktesti.com ve http://www.kisiliktesti.com.
2- http://www.zerocentered.com.
3- http://www.geocities.com/Tokyo/1236/eastwest5.html.
4- Mr Z. Khusniddinov. Tashkent Islamic University 11, Abdulla Qodiriy St..Tashkent. Uzbekistan Tel.: +998 71 139 52 15 / 139 87 56: Fax: +998 71 139 82 15 / 139 82 88.
5- http://www.unesco.org/culture/dialogue/religion/html_eng/meeting.htm.
6- UNESCO faaliyetleri: Gail Larminaux, Programme Specialist: Email: g.larminaux@unesco.org Klara Issak, Programme Specialist: Email: k.issak@unesco.org.

Benlik ve Kişilik


Çok farklı boyutlardan ve bakış açılarından "İnsan ve mahiyeti nedir?" sorusuna cevap verilebilir. Verilen cevaplara göre insan modellenip, problemlerine çare aranabilir. Kompleks bir mâhiyete sahip olan insanoğlunun fıtratını analiz etmek için, tarîh boyunca çeşitli kavramlar üretilmiş ve insanın benlik sırları anlaşılmaya çalışılmıştır. Meselâ, insanın hem ferdiyet ve şahsiyet sahibi, hem de sosyal ve medenî olması, belli bir mizaç motifinde yaratılıp, karakter eğitimi aldıktan sonra belli bir kişilik kazanması, benliğinin üç tabakalı (öz benlik, inşa edilmiş benlik ve duruma uyum sağlayan benlik) motif sergilemesi, insanlık tarihi boyunca konuyla ilgili ilim ve fikir adamlarını meşgul etmiştir. İnsan, dış yapısı itibarıyla biyolojik bir varlıktır ve bu açıdan her insan nev-i şahsına münhasır (özgün) bir fertir. İnsanın biyolojik yapısının yanında, bedeninde misafir olan, onu insan yapan ve şuurlu bir varlık haline dönüştüren ruhî bir boyutu da vardır. Her insan ruh ve bedenin birbirine tesiriyle ortaya çıkan mizaç ve kişiliğe sahiptir. Mizaç, insanın yaratılışından gelen ruhî eğilimleri, potansiyelleri olup, insanın genetik programıyla bağlantılıdır. Karakter ise, insan doğduktan sonra mizaç potansiyelleri üzerine inşa edilen faziletler, alışkanlıklar ve ahlâkî değerlerdir. Mizaç-karakter münasebeti, çocuk, ergenlik dönemine geldiğinde kişilik motifi olarak kendini ortaya koyar. Özetle her insan yaratılıştan sahip olduğu mizaç motifi üzerine bir karakter geliştirerek, belli bir kişilik yapısını kendi öz benliği üzerinde inşa eder. Bu kişilik, her insana başkalarından farklı hususî özellikler kazandırdığı gibi, ona diğer insanlarla ortak vasıflar da sağlar. Diğer insanlarla paylaşılan ortak kişilik özellikleri, insanın kişilik bantlarını oluşturur. Nasıl ışık tayfı, bir renk ve dalga boyu spektrumu (bandı) oluşturuyorsa, insan kişilikleri de ışık tayfı gibi bantlar oluşturur. Bu bantlardaki ayırt edilebilir desenler, o kişinin ait olduğu motifi tanımlamada kullanılır. İnsan ruhunun genel tasarım motifi, üç potansiyelden (kuvve) ve/veya merkezden (düşünme, hissetme ve yapma fonksiyonları) meydana gelmektedir. Bediüzzaman 30. Söz'de insan ruhunun temel üç potansiyel kuvvetinin işleyişini tarif ve izah ederken ene isimli kavramı kullanır. Ene dürbünü ile insanlığın hem ferdî, hem de tarihî gelişimini ve sonuçlarını analiz eder. Ene ve fıtrat kavramı, insanın hem benlik sırlarını anlamada, hem de mizaç ve karakterin birbirine tesiriyle oluşan kişiliğini çözümlemede önemli bir zihin dürbünü olarak ilim ve kültür dünyamızda asırlarca kullanılmıştır. Psikolojide insanın mahiyetini anlamada, ene kavramı kullanılmaz. Bunun yerine ego, mizaç, karakter ve kişilik terimleri kullanılır. Bu açıdan ruhun işleyişi ve özellikleri, Risâle-i Nûrlarda, ene kavramı ile; felsefe, psikoloji ve sosyolojide mizaç, karakter ve kişilik kavramları ile incelenir. Dinî literatürde ene, fıtrat ve nefis kavramı altında toplanan ve açıklanan insanın ruhî potansiyellerinin, iç istek motiflerinin ve kabiliyetlerinin temel iki boyutu vardır: Birinci boyut; ruhî potansiyellerin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin ne olduğunu tanımlayan, yapısını ve işleyiş mekanizmasını açıklayan ve muhtemel sonuçlarını tahmine yönelik olan kısımlardır ki, bu boyut, literatürde, "mânâ-yı ismî, varlığın kendine bakan ve kendini açıklayan yönleri" olarak tanımlanmaktadır. Ene ismiyle de tanımlanan insan ruhunun üç ana potansiyelinin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin, kendine bakan yönlerinin (ismî mânâsı) çalışılması sonucunda elde edilen bilgiler, günümüzde eneden farklı bir kavramlar zinciri ile ifade edilmektedir. Bu kavramlar içinde mizaç, karakter, kişilik, fıtrat, huy, seciye ve bunların oluşturduğu motifler, iç benlik, dış benlik, öz benlik, içimizdeki çocuk ilk akla gelenlerdir. Bu kavramlar zinciri, insandaki enenin ismî mânâsının ne olduğunu açıklayan modeller kümesidir. Bu modeller, günümüzdeki modern bilim anlayışının insanın benlik ve kişilik şekillenmesine bakan yönünü yansıtır. Birinci boyutunu teşkil eden mânâ-yı ismî perspektifinden enenin analizinde; insan mizacını ve kişiliğini modelleyen ve analiz eden çeşitli psikolojik tip teorileri kullanılmaktadır. İkinci boyut ise; insanda ene ismiyle toplanan ruhî potansiyellerin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin, ne anlama geldiğini, neyi gösterdiğini ve insana niçin verildiğini açıklayan boyuttur ki, literatürde, "mânâ-yı harfî, varlığın kendisinden ziyade Yaratıcı'sına bakan yönlerini açıklayan boyutu" olarak bilinir. Vahye dayalı bilim ve bilgelik anlayışında ise, insan benliğinin ismî mânâsından ziyâde, harfî mânâsı (yaratılış hikmeti ve vazifeleri) üzerinde durulur. Ene ismiyle açıklanan insan ruhunun potansiyellerinin mânâ-yı harfî boyutunun ne olduğunu en iyi çözümleyen eserlerin başında, Bediüzzaman'ın Sözler isimli eserindeki 30. Söz, 12. Söz, 11. Söz ve 24. Söz'ün ikinci dalı gelir. Bahsedilen yerlerde, ene kavramının ismî mânâsı üzerinde kısaca durulurken, harfî mânâsı üzerinde teferruatlı şekilde açıklamalarda bulunulur. Enenin bir yansıması olan kişilik motiflerine değinilmeden doğrudan kişilere verilecek olan ortak tedavi yol haritaları ele alınır. Bu açıdan rehberlik ve danışmanlık hizmetlerinde; enenin hem teşhis, hem de tedavi boyutlarına ışık tutan mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî yönlerinin birlikte çalışılıp entegre edilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

İnsanın mahiyetini ve benlik sırlarını anlamada iki ayrı akademik disiplin (modern psikoloji ve ilâhiyat) aynı fenomeni, yukarıda açıklandığı şekilde farklı kavram ve terminolojilerle çalıştığından zihinlerde karışıklığa yol açmaktadır. Âdeta birbirinden farklı iki şey çalışılıyormuş gibi meseleye yaklaşılmakta ve farkında olmadan insanın mahiyetini anlamada bilim ve din zıt şeyler söylüyormuş intibaı verilmektedir. Bu zihnî algılama karışıklığını çözmek için Bediüzzaman'ın eserlerinde sıkça kullandığı, "Her şeyin bir ismî mânâsı (mânâyı ismî) ve bir de harfî mânâsı (mânâ-yı harfî) vardır." yaklaşımını kullanabiliriz. İlâhiyatta; istidat, tabiat, ene, mizaç ve fıtrat kavramı ile açıklanan ruhî potansiyellerin motiflerini, modern bilim mizaç ve kişilik ile açıklar. Eneye ismî mânâsı (mânâ-yı ismî) noktasından bakarak, enenin kendisine bakan yönünü, oluşumunu ve işleyişini inceleyen mizaç ve kişilik bilimi, oldukça önem kazanmıştır. Enenin kendi zâtına bakan potansiyellerinin işleyiş motifi ve hayata yansımaları, mizaç, fıtrat ve karakter bilimi ile bağlantılıdır. İnsandaki enenin kendine ait mâhiyetini açıklayan kişilik, insan benliğindeki şuur (bilinç) ve kognitif (iç ve dış algılama, münasebet kurma ve anlamlandırma) fonksiyonlarıyla bağlantılıdır. Kişilik, insanın özünü (ruhunu iç benliğini) koruyan bir kılıf veya örtüdür. İnsanın kişiliği bir maske (elbise) olup, içinde insanın öz benliği ve (modern psikolojinin ifadesiyle can yüzü olan) ruhu bulunur. Bir başka şekilde ifade edilecek olursa, insan kişiliğinin sakladığı öz, insanın enesidir. Ene insanda inkişaf ederek meyveye dönüştüğünde, ortaya belli bir karakter ve kişilik çıkar. Her insanda şahsiyetin (kişiliğin) iki tabakası vardır. Birisi en dıştaki sosyal maske görevi gören kişilik olup, benlik hapishanesini oluşturur. Diğeri de, insanın özüyle, ferdiyetiyle bağlantılı ve ilâhî isimlerin tecellilerine ayine olan hakiki kişiliği veya ferdiyetidir. Bu açıdan kişilik gelişimi, şuurlu bir inşa süreci olup, insanın yaratılışından getirdiği mizaç motifleri üzerinde gerçekleşir. Dinî literatürde nefis mücadelesi veya büyük cihad konusu, sağlıklı kişilik ve karakter inşa etme hadisesiyle yakından bağlantılıdır.

Ferdiyet ve şahsiyet sahibi olma arasındaki fark

Psikolojide ferd (birey) olma ile kişilik (şahsiyet) sahibi olma farklı anlamlara sahiptir. 'Ferd' olma, daha çok insan tabiatına ait biyolojik bir isimlendirme iken, kişilik sahibi olma, kişinin kendi özüne uygun olarak kendi kendisiyle ve dış dünya ile olan münasebetlerini düzenleyen sosyo-kültürel bir sistemi, şuurlu şekilde inşa etme süreci ile (insanın aktif özne olması durumu) yakından bağlantılıdır. Kişilik sahibi olmanın önemli boyutunu, yaratılıştan gelen mizaç üzerine karakter inşa etme süreci oluşturur. Ferd olma gâyretleri, insanın nesne olma yönüne ağırlık verirken; kişilik sahibi olma gâyretleri, insanın aktif bir özne olma, seçme ve tercih edebilme özelliğini kullanmaya ağırlık verir. Dolayısıyla her insan nesne ağırlıklı ferd olarak doğar ve zaman içinde onu özne konumuna dönüştürecek bir benlik ve kişilik kazanır. İnsana verilen ene, irade ve şuurla donatılmış olduğundan insanın kendini geliştirmesi, yönlendirmesi, vizyon, misyon ve hedef belirlemesi, kendi iradesine, tercihlerine ve sorumluluğuna bırakılmıştır. Dolayısıyla, ülkemizde sıkça görüldüğü gibi, aklı ve hür iradesi olmayan insanın şuurlu ve sağlam bir kişilik geliştirmesi söz konusu değildir. İnsandaki enenin inkişafı ve gelişmesiyle ortaya çıkan kişilik, düşüncenin, duyguların, aksiyonların belli bir motifini yansıtır.

Her insan kendi mizacına uygun kişilik elbisesini, imkân verildiğinde dikmeye eğilimli bir yapıdadır. Kişilik elbisesini dikerken karakter eğitimi de vazgeçilemez bir hususiyet olduğundan, sağlıklı bir kişilik, ancak mizaç eksenli sağlıklı bir karakter eğitimi ile mümkün olur. Çocuklara seçme ve tercih etme hakkı tanıma, inisiyatif verme, onun kişiliğinin gelişmesi açısından son derece önemlidir. İnsan fıtraten cimriliğe, cömertliğe, kendini sevme ve düşünmeye değişik seviyelerde eğilimlidir. Ancak kişiye, karakter eğitimi ve kişilik kazandırma sürecinde, cömertlik kavramı yoksa aşılanabilir, varsa güçlendirilebilir. Cömertlik, kendini aşıp bir başkası ile paylaşma demektir. Kendi dışında başkalarının da var olduğunu görüp, başkalarını da düşünebilme fâziletidir. Benzer şekilde insan ferd olarak sürekli sahip olmaya biriktirmeye ve elinde tutmaya değişik derecelerde eğilimlidir. Karakter ve kişilik geliştirme eğitimine tâbi tutulduğu andan itibaren ise, sahip olmanın, ele geçirmenin yanında, bir kişi olarak var olmanın, ham iken pişmenin, olgunlaşmanın, kemale ermenin ve faziletli olmanın güzellikleriyle tanışır. Kişilik sahibi olamamış kişilerde sahiplenme ve ele geçirme, kendini aşırı derecede yüceltme çok bariz görülür. Öte yandan ferd olmanın yanında şahsiyet ve karakter sahibi olmuş insanlarda ise, var olmak, kendini yeniden inşa etmek, yüce olanla bütünleşmek, fazilet sahibi olmak; ele geçirme ve her şeye sahip olma isteğinin önüne geçer. Bu açıdan kişilik, yaratılıştan hazır olarak gelmez. İnsan, vicdanî otoritenin sağladığı ahlâkî düzen içinde yaşama hürriyetine sahipse, kişiliğini inşa edebilir. Bu açıdan sağlıklı kişilik, ferdin özüyle, iç benliğiyle (can yüzüyle) karakter eğitimi üzerinden şuurlu şekilde münasebet kurabilmesine bağlıdır. Kişilik geliştirmeden ferd olarak kalmaya çalışan veya kişilik gelişimi sağlıksız olan bir insanda, maddî dünyaya, tüketime, ele geçirmeye doğru sürekli bir iniş ve kayış vardır. Böyle bir kişinin maddenin ve bedenin esiri olma ihtimali çok yüksektir. Sağlıklı bir kişiliğe sahip insan ise, sürekli yukarıya doğru bir yükselme, yüce ve mânevî olana doğru bir yönelme içinde olup, kendi iç benliği ile barışık insandır. Ferd insan, biyolojik ve maddî yapısıyla ve mizacının biyolojik boyutuyla kuşatılmıştır. Kişilik sahibi insan, öz benliğiyle barışık şekilde karakter ve fazileti kendi mizacına dokumuş ve maddenin dar kalıplarından çıkıp itminan ve zenginliğe ulaşmıştır. Öte yandan fert olma ve kişilik sahibi olma birbirinden bağımsız süreçler değil, tam aksine birbiriyle peş peşe gelişen tamamlayıcı süreçlerdir. İnsan önce ferd olarak doğar, çocukluğunu fert olarak yaşar ve daha sonra bunun üzerine karakter eğitimi alarak kendi kişiliğini inşa etmeye çalışır. Anne-babalar ve eğitimciler olarak bir çocuğa verilecek en güzel hediye, onun sağlıklı bir karakter ve kişilik geliştirebilmesi için ona rehberlik etmek ve ortam hazırlamaktır. Bu mizaç eksenli karakter ve kişilik eğitimi, 21. yüzyılın en önemli konuları arasında yerini alacaktır.

İnsan kendi iç benliğinde, hem Yaratıcı'nın isimlerinin tecellilerini, hem de kâinatın küçük bir fihristini taşır. İnsan bu yönüyle âlemle bağlantılıdır ve her insan doğuştan bir ferttir. Allah, insana kendinde olan sıfat ve isimlerden birer parça vererek, insanı en güzel bir surette yaratmıştır. İnsan bu açıdan sıfır noktasında temiz bir fıtratta yaratılmıştır. Sahip olduğumuz benlik, Allah'ın isim ve sıfatlarına tecelligâh olma yanıyla seçme ve tercih etme hürriyetine ve iradesine sahiptir. Seçtiği ve tercih ettiği şeylerle kendine ait kişiliğini, mizacı üzerine inşa eder. Allah'ı tanıyıp kavrayacak olan insana, Allah'ı idrak edip bilebilmesi için kendisine 'ene' isimli bir dürbün ve anahtar verilmiştir. İç ve dış benliğini saran ene anahtarı ile insan, kâinatın ve kendisinin ne olduğunu; hangi vazifelerle donatıldığını; kendisini Yaratan Rabb'inin sıfat ve isimlerinin tecellilerini anlayabilir. Görme, işitme gibi sınırlı duyular ile Cenabı Hakk'ın Basar ve Semi' sıfatlarını idrak edebilir. Kendine ait sınırlı ilmi ve sahip olma hissi ile Allah'ın sonsuz ilmini ve mutlak hâkimiyetini daha kolay anlayabilir. İnsanın mâhiyetine konulan ene isimli anahtara takılan cüz'i sıfat ve esmadan dolayı, insanın belli ölçüde rububiyet ve uluhiyet sıfatlarını geliştirme yatkınlığı da vardır. Bu meyelan, ubudiyet yolunda köreltilmezse, insan kendisini ilâh mesabesinde görebilme riski taşır. Bu meseleye Bediüzzaman 30. Söz'de aşağıdaki ifadelerle ışık tutmaktadır: "Âlemlerin anahtarı insanın eline verilmiş ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâbı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir anahtar vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâkı Kâinat'ın künûzu mahfiyesini onun ile keşfeder. Nasıl tabiatta sebepler birer perde ise, insan benliğine takılan potansiyeller, eğilimler ve iç istekler de birer perdedir. Mikro kâinat olan insanda ene (enaniyet) ve makro âlemde tabiat, bir perde fonksiyonu görür. Bir başka ifadeyle, insanda ene ne ise, kâinatta da tabiat odur. Dış âlemde tabiat, Yaratıcı'nın işlerine ve büyüklüğüne bir perde oluştururken, insanın iç dünyasında ene (enaniyet) insanın Yaratıcı'ya olan ayine olma (yansıtma) özelliğini perdeler."

İnsandaki enaniyet, insanı kişilik motifinin hapishanesinde tutmaya çalışarak, onun Allah'ın isim ve sıfatlarına tecelligâh olma özelliğini köreltmeye çalışır. Her insanın benliğine yaratılıştan konan üç potansiyel (düşünme, hissetme ve yapma) içindeki fıtrî faziletler ve karakterler korunmaya alınırsa, insan cüz'i iradesiyle bir girişimde bulunarak iradesinin hakkını verirse, yaratılışından getirdiği bu faziletler, kalıcı hale gelebilir.

Netice olarak, kişi kendi şahsiyet haritasını deşifre edebildiğinde, kendi benlik motifinin ne olduğunu, nasıl işlediğini, kendisini ne ölçüde etkilediğini anlayabilir ve benlik hapishanesinden çıkmasına yardımcı olacak bir dürbün ve anahtar sahibi olur. Çünkü kişilik motifleri, ene isimli anahtar ve dürbünün işleyiş programının önemli bir parçasıdır. Tabiat nasıl yaratılış kanunlarının bir mecmuası ise, aynen öyle de insanın kendine ait mizaç ve/veya kişilik motifleri bilgisi, iç âleminin pusulası ve yol haritasıdır. İnsan bir saraya benzetilirse, bu sarayın, nasıl bir mimarî model üzerine oturduğu, içi ve dışı itibarıyla nasıl işlediği, % 85-90 nispetinde mizaç ve kişilik motifleri dürbünü (ene motifleri spektrumu) kullanılarak deşifre edilebilmektedir. Ayrıca bu sarayda yaşayan insanın, neler yaparsa huzur ve itminana erebileceğine, sağlıklı bir hayat yolculuğu sürdürebileceğine dair tahmin ve tavsiyelerde bulunulabilmektedir. Enenin ismî mânâsına ışık tutan psikolojideki kişilik motifleri bilgisi rehberliğinde, kişilere sağlıklı bir yol haritası çizebilmek ve işe yarar danışmanlık, rehberlik hizmetleri sunmak daha kolay hâle gelmektedir. Günümüzde isteyen kişiler, ilgili kurumlardan rehberlik hizmeti alarak kendi kişilik haritalarının motifini çözümleyebilir ve kendileri üzerinde daha sağlıklı müşahede ve iç muhasebe yapma imkanına kavuşabilirler

Nurlar Tekrar Tekrar Olsun Diye...


Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nurları telif etmekle kalmamış, onları tekrar tekrar okumuş, talebelerinin de tekrar tekrar okumalarını ve yazmalarını temin etmiştir. Risaleleri okuyan ve yazanları talebe olarak kabul etmiştir. Hattâ kendisiyle görüşmek isteyenleri, yine Külliyatı mütalâaya teşvik etmiştir: ''Benimle hakikat meşrebinde sohbet isteyen ve görüşmek isteyen adam hangi Risale'yi açsa benimle değil, hâdim-i Kur'an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imâniyeden zevkle bir ders alabilir.'' (Kastamonu Lâhikası)

Bediüzzaman, tahkiki imanı elde etmenin yolunu da Nurları okumak olarak göstermiştir: ''Kat'i ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur'dadır. Evet on beş sene yerine, on beş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı tahkikiye isâl eder.'' (Kastamonu Lâhikası)

Zübeyir Gündüzalp şöyle der: “Bir gün Emirdağ'da Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin birkaç hizmetkârıyla bir çınar ağacına gittik. Üstad çınar ağacına çıktı: Burası benim medresemdir. Ders okuyun.' dedi. Biz de okuduk ve iki-üç saat ders yaptık.” (Son Şahitler)

Bayram Yüksel, Üstad'ın şöyle ders verdiğini anlatmıştır: ''Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nurlar sair ilimler gibi okunmamalı. Çünkü ondaki imanı tahkiki ilimleri başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin azığı ve nurudur.'' (Son Şahitler)

Bayram Yüksel, Bediüzzaman'ın 1953'teki Mesne-vi-i Nuriye'den yaptığı dersleri de şöyle anlatır: ''Çok güzel izah ediyordu. Âdeta 20 yaşındaki genç ve faal birisi gibi 5-6 saat derse devam ederdi. Okudukça gençleşiyordu. Bizler tahammül edemezdik. Sabah namazından sonra başlar, tâ öğle namazına kadar sürerdi. (...) Üstad bir gün; ''Evlâtlarım, bu ders yalnız bizi değil, bütün kâinatı alâkadar eden bir derstir. Bu dersi mele-i alânın sakinleri de dinliyorlar. Bu ders çok mühimdir.' dedi. Hakikaten bizlere de acayip bir şey oldu. Yine bir gün dersten sonra; 'Evlâtlarım, siz zannediyor musunuz ki, biz beş-altı kişi ders yapıyoruz. Biz bu dersimizle Anadolu'da binler ders yapan cemaatlerin arasına mânen giriyoruz, beraber ders yapıyoruz.' demişti. (...) Biz Üstadımızın yanında kaldı-ğımız uzun seneler, boş oturduğunu görmedik. Ya okur, ya tashih eder veya okutur dinlerdi. Hattâ son zamanlarda teybe Risale-i Nur okuyorduk. Üstadımız da dinliyordu. Üstadımız, ziyarete gelenlere: 'Yeni bir âlet çıkmış, Risale-i Nur hafızı, Risale-i Nur'u çok güzel okuyor.' diyor ve alıp dinlemeye teşvik ediyordu.Üstadımız bazen de diyordu ki: 'Bugün kaç sayfa okudunuz?' Biz de üç veya beş dediğimiz zaman; 'Ben 200 sayfa okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillah ben bugün bu kadar okudum. Çok istifade ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.' derdi. Hayretler içinde bize gösteriyordu. 'Fesubhanallah bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim!' derdi. 'Nasıl mübarek günlerde camilerde tecdid-i iman ederler; biz de Risale-i Nur'u okumakla tecdid-i iman ediyoruz." derdi. (Son Şahitler)

Mustafa Ekmekçi diyor ki: ''Üstad'ın yanına vardığımızda çok hiddetliydi. Bize şöyle hitap etti: 'Niye şahsımı ziyarete geliyorsunuz? Benim yerime Risale-i Nur'u okuyunuz. Beni görünce bir istifadeniz oluyorsa, Risale-i Nur'u okursanız yüz istifadeniz olur.'' (Son Şahitler)

Bizzat Nur Müellifi, Risaleleri okumaktan elde ettiği feyz ve bereketi şöyle dile getiriyor: ''Ben kendim, on değil, yüz değil, binler defa müteaddit tecrübelerimle kanaatim gelmiş ki; Sözler ve Kur'an’dan gelen Nurlar aklıma ders verdiği gibi kalbime de iman hali telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor. Hattâ dünyevî işlerimde, keramet sahibi bir şeyhin bir müridi nasıl şeyhinden ihtiyaçlarına dair medet ve himmet bekliyor. Ben de Kur'an- Hakîm'in kerametli esrarından ihtiyaçlarımın hallini beklerken, ümit etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hasıl oluyor.'' (28. Mektup, 3. Mesele, 5. Nokta, Birinci misal)

Bediüzzaman Hazretleri, Risalelerdeki tevafukların üzerinde önemle durmasının esas sebebinin, Risalelerin okunmalarını sağlamak olduğunu izah babında şunları diyor: ''Birincisi: Onuncu Söz’ün kıymeti tamamiyle takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî belki elli defa mütalâa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir Risale’yi bazıları bir defa okuyup, diğer ilmî risaleler gibi 'Yeter' der bırakır. Halbuki bu Risale ulum-u imaniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi ilme her vakit ihtiyaç var. Bu Risale’ye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celb etmeyi ruhum arzu ediyordu. Lâkin elimden bir şey gelmezdi. Cenab-ı Hak merhametinden bir işaret verdi. O işaret ne kadar gizli ise, benim o ciddi arzuma mütabık geldiğinden çok ehemmiyetli görünüyor.

İkincisi: Bilirsiniz uzak yerlerden bazı beş günlük yoldan, bir zat bizi görmek ve uhrevî bir istifade etmek için gelir. Halbuki vaziyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsaade etmiyor. Halbuki o misafire Risalelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifadeye sevk etmek, hem muhtaç olduğu kuvvet-i imana ve kuvve-i mâneviyeye yardım etmek için birkaç gün lâzım. Çünkü Risalelerdeki kuvvetli bürhanlara herkes yetişemiyor. Tamamıyla kavramıyor. Ruhum çok arzu ediyordu ki, kısa, hafif bir vesile elime geçip, bîçare misafirlerin zahmeti beyhude gitmesin. Fakat kerametim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misafirlerin niyet ve ihlâsına itimat edip onların mükâfatını Rahmet-i İlahiye'ye havale ediyorum. İşte Cenab-ı Hak evvel İşaretü'l- İcaz'da sonra Onuncu Söz'de çabuk kanaat verecek ve Risalelere itimat ettirecek, bir eser-i inayet ihsan etti. Hakikaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok rahat ettim ve çok zatlara az bir zamanda kuvve-i mâneviye ve Kur'an-ı Hakîm'in hakkaniyetine gözle görünecek emâreler gösteriyordum. Hattâ çok muannidlerin inadı kırıldı. Çok dinsizler de onunla imana geldiler.'' (Barla Lâhikası)

Biliyoruz ki, ömür az, okunacak kitap çok. Onun için kitapların en mühim olanlarını öne almak, sonra da okumaya ciddi bir vakit ayırıp, onları mütalâa etmek gerekiyor. Bunun için okuma alışkanlığının kazanılması icab ediyor. Bunun en güzel yolu okumanın çocuklukta kazanıldırılmasıdır. Gerçekten Batı ülkelerinde, bilhassa bazı özel kreş ve anaokullarında bu mevzuda büyük ilerlemeler kat' edilmiş. Bu tecrübeler ülkemize de aktarılabilir. Ama belli bir yaşa gelenler için ciddi teşviklere, hattâ arkadaşları arasında yapılacak yarışmalara ihtiyaç var. Aslında böyle toplu gayretlerle okumayı zevk haline getirmek mümkün

Müellifinin Dilinden Risale-i Nur


Risale-i Nur Külliyatı diye anılan, dünyanın pek çok diline çevrilen ve bir ekol oluşturan eserler hakkında pek çok söz söylenmiş, yazı yazılmıştır. Bir eser hakkında birinci derecede söz sahibi, o eserin yazarıdır. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesi ile “İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri, binlerce defa yazıldı, teksir edildi.” Bu sözlerden sonra Serdengeçti şu tespiti yapıyor: “Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 575)

Bediüzzaman hakkında bir biyografi yazan Eşref Edip de “Tahliller” başlığı altında şunları yazıyor: “Üstad’la tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Âkifler, Naimler, Feritler, İzmirlilerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde (sohbetlerde) bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet (cesaret) ve şehamet (yiğitlik) bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe (Allah vergisi ilim). En mu’dil (zor, karışık) meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur’ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu.”

Eşref Edip Bey bunları anlattıktan sonra şu soruyu sorduğunu söyler: “İstanbul seyahatinden sıkıntı duyup duymadığını sordum.” Buyurdular ki: “Bana ızdırap veren, yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet (karşı koymak) kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”

Eşref Edip tekrar soruyor: “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî (gelecek) için ümit ve tesellî vermiyor mu?”

“Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan Garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete (bulaşıcı hastalık) karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garb’ın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş (kokmuş), bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”

“Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.”

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var.Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler! Beni, nefsini kurtarmayı düşünen kendini düşünen bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan (görüşme, konuşma) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

“İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.” “Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 571)
Yukarıda biraz kısaltarak aldığımız bölümde Bediüzzaman Hazretleri. “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda dünyamı da feda ettim âhiretimi de. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu…” dedikten sonra milletin iman selâmeti için yapılması gerekenleri “Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” sözleri ile özetliyor. Osmanlı’nın son Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi: “İslâm bugün öyle mücahitler ister ki değil dünyasını ahiretini dahi feda etmeye hazır olacak!..” Böylece bir yönüyle Bediüzzaman’ı veya onun gibi olunması gerektiğini anlatmış oluyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri, dünya çapında yapılmasına vesile olduğu bu büyük hizmeti, Nur Risaleleri ile gerçekleştirmiş ve bu eserlerin ne kadar önemli olduğunu kendi ifadeleriyle beyan etmiştir. Bu yazıda eserlerin değeri, yazarın ifadeleri ile kaynak gösterilerek anlatılacaktır.

Hizmet vazifesi
“Eski Harb-i Umûmî’den (Birinci Dünya Savaşı) evvel ve evailinde (başlangıcında), bir vakıa-i sâdıkada (gerçek hâdise, rüya) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; O Rahîmdir ve Hakîm’dir.’ Birden o halette iken, baktım ki mühim bir Zât, bana âmirâne diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et!’ Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân, kendi kendini müdafaa edecek ve Kur’ân’a hücum edilecek. İ’câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nevini şu zamanda izharına (anlaşılmasına), haddimin fevkinde (üstünde) olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet (aday) olduğumu anladım.” (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale, s. 385)

Yazıda geçen “Mühim Zât kim olabilir?” sorusunun cevabını Necmettin Şahiner Bey’in “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi” adlı eserinde buluyoruz. Şöyle ki: “O kışı anne ve babasının yanında geçiren Said, bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görür. Bu esnada Peygamberimiz’i (sas) ziyaret etmeyi arzu eder. Peygamberimiz’i (sas) nasıl ziyaret edeceğini düşünürken, gidip Sırat Köprüsü’nün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oradan geçeceğini düşünür. Peygamberimiz (sas) de geçerken ziyaret edip ellerini öperim, diyerek gider ve Sırat Köprüsü’nün başında bekler. Orada bütün peygamberlerle görüşür. Ve onların ellerini öper. Nihayet son peygamber Hz. Muhammed’in (sas) ellerine kapanır. Ve O’ndan ilim talep eder. Hz. Peygamber (sas): ‘Ümmetimden sual sormamak şartıyla sana Kur’ân ilmi verilecektir.’ diye müjde verir.” (S.32)

Kur’ân rehberimizdir
“Madem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, her bir âdâpta rehberimizdir. O, kendi kendini methediyor. Biz de O’nun dersine ittibaen (uyarak), O’nun tefsirini methedeceğiz.” diyen Bediüzzaman eserlerini överken Kur’ân namına övmektedir. (Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Risale, s.385)

Sözler Kur’ân'ın malıdır
Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i dalalet ve tuğyanın (sapık ve azgınlar) işlerine gelmeyen bir eseri çürütmek için önce eser sahibini çürüttüklerini belirttikten sonra, şu hakikate dikkatimizi çekiyor: “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”

Buna göre “lezzetli üzüm salkımı”, bazı eserlerinde “Sözler” diye adlandırdığı Nur Külliyatı; “kuru çubuk” da kendisidir. Akla, bu sözleri söylemekle dolaylı yönden kendisini övdüğü veya öne çıkarmak istediği gelebilir. Kendi ifadeleri içinde buna da cevap bulabiliriz: “Madem ben faniyim, gideceğim; elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı.” (Mektubat, 28. Mektup, 3. Sebep, s.386)

Meziyet ve üstünlükleri ifade etmek fakat sahiplenme duygusu içine girmemeyi bir prensip olarak benimsenmesi gerektiğine işaret eden Bediüzzaman Hazretleri “tahdis-i nimet” ile “küfran-ı nimet” arasındaki farkı şöyle bir örnekle anlatıyor:

“Alabildiğine san’atlı, süslü ve herkesin güzel gördüğü bir elbiseyi giyen adama deseler ki: ‘Maşallah çok güzelsin!’ o da bu söz karşılığında güya alçak gönüllülük göstermek üzere dese ki: ‘Haşa! Ben neyim? Güzellik nere ben nere, ben bir hiçim!’ O zaman küfran-ı nimet (verilen nimeti inkâr etme) olur. Bu aynı zamanda o güzel elbiseyi giydiren mahir san’atkara karşı da bir hürmetsizliktir. Bunun yerine şöyle dese: ‘Evet ben çok güzelim! Benim gibi yeryüzünde güzel mi var? Benim gibi güzel birisini gösteriniz!..’ O zaman da yersiz övünme, kibirlenme söz konusu olur. İşte hem nimeti inkâr etmekten kurtulmak, hem de övünmemek için belki şöyle demek gerekir (orta yol): ‘Evet ben güzelleştim; fakat güzellik libasındır (elbise) ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” (Mektubat, 28. Mektup, 4. Sebep, s.386)

Sözler güzeldirler
Yukarıdaki örneği veren Bediüzzaman Hazretleri devamla: “Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler, Kur’ân-ı Kerîm’in hakaikından telemmu etmiş (ışıldamış) şualardır (ışıklardır).” diyor.

İstihdam edilme
Bazı şeyler vardır ki bizim irademizin dışında olur. Arı kendi iradesi ile bal yapmayı tercih etmemiştir. Belki görevlendirilmiştir. Bu gerçekten yola çıkılarak şöyle deniliyor: “İhtiyarımız (irademiz) ve haberimiz olmadan birisi bizi istihdam ediyor (hayırlı işlerde görevlendirme); biz bilmeyerek bizi, mühim işlerde çalıştırıyor.” (Mektubat, 28. Mektup, 3. Sebep, s.388)

Bir hadîs-i şerifte: “Allah bir kulunun hayrını isterse onu istihdam eder!” Dediler ki: “Ya Resulallah istihdam ne demektir? Allah hayrını dilediği kulunu nasıl istihdam eder?” Buyurdular ki: “İstihdam, o kulunu hayırlı işlerle meşgul ederek, ömrünü hayırlı hizmetlerle tamamlatmasıdır.” (M. Dikmen, Bin Bir Hadîs) Hadîsten de anlaşıldığı gibi istihdam Allah’a ait bir tasarruftur.

Halis niyet
Bediüzzaman’a göre halis niyet çok önemlidir ve halis niyetin de kerameti vardır: “Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın (halis niyet) dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus (özellikle), lillâh (Allah) için olan bir uhuvvet (kardeşlik) dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün (dayanışma) çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil (kâmil veli) hükmüne geçebilir, inâyâta (İlahî yardımlara) mazhar olur.” (Mektubat, 28 Mektup, 3. Sebep, s.389)

Yukarıdaki ifadelerden halis niyetin, samimi olmanın, kardeşlik dairesinde hareket etmenin kerameti belirtildikten sonra; “Hattâ şöyle bir cemaatin mânevî şahsı bir kâmil veli hükmüne geçebilir, İlahî yardımlara mazhar olur.” diyor. Yani teke tek kâmil olmasalar da topluluk olarak kâmil olabilirler. Böylece mükemmele ulaşırlar.

Mahrem bir suale cevaptır
Yukarıdaki başlık altında sorulan bir soruya şöyle cevap veriliyor: “Benden sual ediyorsun: Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var; bir sayfada bir kitap kadar tesir bulunuyor…” Bu soruya “Güzel bir cevap” başlığı altında şunlar söyleniyor:

“Şeref, i’câz-ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâpervâ (çekinmeden) derim: Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur (tasarlama) değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet (bilgi) değil, şahadettir, şuhuttur (gözle görülebilen). Taklit değil, tahkiktir (araştırma neticesi ortaya çıkan). İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât-ı imaniye (imanın esasları) mahfuzdu, teslim kavî (kuvvetli) idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fennîye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i’câzından olan temsilâtından (misallerinden) bir şulesini (ışıltı), acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’ân’a ait yazılarıma ihsan etti.”

İhtiyaç şiddetli olunca cevap verme de ona göre oluyor. Pozivitizmin ve rasyonalizmin sözüne, soluğuna çok kulak verildiği bir dönemde, fenler lisanıyla dinin ve imanın esaslarına hücum edildiği bir zamanda, insan yeteri kadar beslenmezse her zaman kayıp gidebilir. İşte Risaleler de asrın imansızlık derdine en tesirli ilâçtır. İnanan insanın şüphe ve vesveselere düşmemesi için çağın insanına bir ilâhî rahmettir.

Temsil sırrı
“Felillâhilhamd (Allah’a şükürler olsun), sırr-ı temsil dürbünüyle (bazı konuların anlaşılır misallerle anlatılması), en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Elhasıl, yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’ânîyenin lemeâtındandır (Kur’ân misallerinin parıltılarıdır.) Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur (yakarış, yalvarma). Dert benimdir, devâ Kur’ân’ındır.” (28. Mektup, s. 394) Yukarıda da ifade edildiği gibi eserlerin güzelliklerinde ve tesirli anlatımında Bediüzzaman Hazretleri kendisine bir hisse vermiyor. Aksine kendisinin iman ve Kur’ân gerçeklerine herkesten daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Anlatılanların anlaşılmasında temsil sırrının önemine işaret ediyor.

Burada önemli olan Kur’ân hakikatlerini Kur’ân namına sunmaktır. Muhatap çok da önemli değildir. Eserlerden faydalanma hususunda kendi ve yakınlarının hayatından örnekler sunuyor:

“Birinci misâl: Ben kendim, on değil, yüz değil, binler defa müteaddit (tekrar tekrar) tecrübelerimle kanaatim gelmiş ki, Sözler ve Kur’ân’dan gelen nurlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de iman hâli telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor ve hâkezâ... Hattâ, dünyevî işlerimde, keramet sahibi bir şeyhin bir müridi nasıl şeyhinden ihtiyaçlarına dair medet ve himmet bekliyor ise; ben de Kur’ân-ı Hakîm’in kerametli esrarından o ihtiyaçlarımı beklerken, ümit etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hâsıl oluyor.

İkinci misâl: Gayet küçük ve lâtîf, bugünlerde vâki olan meseleyi söyleyeceğim. Şöyle ki: Fecirden (ortalığın ağarma vakti) evvel hatırıma geldi ki, bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti. ‘Keşke’ dedim, ‘Onu görseydim, kalbindeki dağdağayı (sıkıntıyı) giderseydim.’ Aynı dakikada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzımdı. ‘Keşke elime geçseydi!’ dedim. Sabah namazından sonra oturdum, baktım, aynı zât, o kitap parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: ‘Senin elindeki nedir?’ dedi: ‘Bilmiyorum. Kapının önünde, Nis’ten gelmiş birisi bana verdi; ben de size getirdim.’ ‘Fesübhânallah,’ dedim. ‘Böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Sözün Nis’ten gelmesi hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur’ân-ı Hakîm’in himmetidir’ diyerek, ‘Elhamdülillâh,’ dedim. ‘Benim kalbimin en küçük, ehemmiyetsiz, hafî (gizli) arzusunu bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor. Öyleyse dünyanın minnetini beş paraya almam.’

Üçüncü misâl: Biraderzâdem Merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı (güzel düşünce) varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti (yardımı) istiyor ve medet (yardım) bekliyordu. Kur’ân-ı Hakîm’in himmeti imdadına yetişti, Haşr’e dair olan Onuncu Söz’ü vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz, onu mânevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber, adeta mertebe-i velâyete çıkmış gibi, vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zâhir keramet izhar etmiş.

Dördüncü misâl: Burdurlu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zan ederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, biçare benden medet bekliyordu. Birdenbire, hiç münasebet yokken, Otuz İkinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütalâa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hatırıma geldi, dedim: ‘Şayet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş altı gün mütalâa etsin.’ O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın Kevser gibi tatlı suya rast gelirken yapışması gibi, öyle de Otuz İkinci Söz’e yapışmış. Mütemadiyen mütalâa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan (özellikle) Üçüncü Mevkıfındaki (bölüm) muhabbetullah bahsinde tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb-u âzamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak camiye gitmiş, namaz kılmış, orada ruhunu Rahmân’a teslim eylemiş. (Allah rahmet eylesin.)” (Mektubat, 28. Mektup, Üçüncü Mesele, s. 373-74)
Yukarıdaki misâlleri veren Bediüzzaman Hazretleri, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı-bahusus bende bulunmazsa-istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, mânevî yardımla, hattâ himmetle muavenet (yardım) etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdat etmem ve medet istemem benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır.” (Mektubat, 28. Mektup, Üçüncü mesele, s. 375)

Risale-i Nur ismiyle bilinen eserlerden benzer pek çok örnek verilebilir. Bir damla su, koca denizin suyunun özelliklerini taşır. Bizzat Müellifinin tespitleriyle bir fikir verme babında bu kadarla iktifa ediyoruz.

KUR’AN’IN MUHAFAZASI VE YAKILMA HADİSESİ


Kur'ân-ı Kerim, uluhiyyetten beşeriyete gelen son mektuptur. Allah'tan kullarına son mesajdır, ötelerin en mühim haberidir. Hz. Muhammed (sav)'in en büyük mucizesidir. Kıyâmete kadar gelecek insanların en mühim imtihan unsurudur. Ahirette insanların leh veya aleyhlerine şehâdet edecek olan bir imtihan hüccetidir. Hz. Peygamberden sonrakilere de en mühim bir imtihan hücceti olarak bırakılan ilâhi bir vesikadır. Onda insanların Allah'a karşı ve birbirlerine karşı vazifeleri beyân edilir. Dikkat edilirse insanların görevleri kısaca bunlardan ibârettir. Hz. Peygamberden sonra başka peygamber ve başka kitap da gelmeyeceği için, Allah'ın Rasulü (sav)'den sonra kıyâmete kadar gelecek insan nev'ine bir hidâyet ve imtihan rehberi olmak üzere (Bakara, 185) gönderilmiştir. O halde onun kıyâmete kadar muhafaza edilmesi gereklidir.
Bütün çağların kitabı olan Kur'ân'ın işte bu mühim misyonunu ifa edebilmesi için, onun nesiller boyu hiç bırakılmadan ellerde dolaşması gereklidir. Bundan dolayı onun muhâfazası Önceki semâvi kitaplar gibi olmamış, ilâhi himâye ve teminat altına alınmıştır. İşte delilleri: "O zikri (Kur'ân'ı) Biz indirdik Biz, ve onun koruyucusu da elbette Biz olacağız" (Hicr, 9). "O inkârcılar, Kur'ân kendilerine geldiği vakit onu inkâr ettiler. Halbuki O eşi bulunmaz aziz bir kitapdır. Ona ne Önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz. Hikmet sâhibi, çok övülen (Allah) dan indirilmiştir (O)" (Fussilet, 41-42). Allah teâlâ Kur'ân'ın muhafazasını elbette kulları eliyle gerçekleştirecektir. Çünkü sebeplerin akışı içerisinde, onun muhatapları insanlardır. Diğer imtihan konularının böyle sebepler silsilesinin akışı içerisinde cereyan ettiği gibi, bu konu da tabii bir şekilde gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir. Kur'ân'ın muhâfazasına muhâtap ve muvazzaf kullar halkasının en başında da, hiç şüphesiz, Kur'ân kendisine nâzil olan ilk mü'min ve en şerefli kul Hz. Muhammed (as) gelir. Sonra da diğer mü'minler bu görevi üstlenmişlerdir.

Hz. MUHAMMED (SAV)İN KUR'AN'I MUHAFAZA VE CEM'İ
Diğer semâvi kitapların vahyedildiği gibi (Nisâ, 163-164), Kur'ân-ı Kerim de peygamberimiz Muhammed (as)a vahiy suretiyle indirilip öğretilmiştir (Nahl, 43-44).
Kıyamete kadar gelecek insanlara bir imtihan vesikası olarak kalması gerektiği i-çin, diğer kitaplar gibi bırakılmamış, bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından onun korunması için bir seri tedbirler alınmıştır: Hz. Peygamber'e bir âyet veya sure nâzil olunca, hemen vahiy kâtiplerinden gerekli kimseleri çağırır, onlar da ellerinde yazı malzemeleriyle gelirler ve onlara, inen âyetlerin hangi surenin neresine yazılacağını söyleyerek bizzat yazdırırdı (1). Hz. Peygamber (sav), kâtibe yazdığını okumasını söyler, bir eksiklik çıkarsa onu düzelttirirdi. Böylece kayd ve zabt altına alınan yeni vahyi Hz. Muhammed (sav), erkeklerin önünde okuduktan sonra, kadın dinleyiciler karşısında da tekrar okurdu (2).
Ashab inen âyetleri büyük bir dini vecd içerisinde dinler, şevk ile ezberler, onu namazlarında okurlardı. Zâten Kur'ân okumanın bizzat kendisi çok feyizli bir ibâdettir (3).
Ashâbın ve ondan sonra gelen ilk nesillerin, darb-ı mesel olacak kadar parlak hâfıza ve zekâları, Arapların o zamanda genellikle ümmi bir millet oluşları yüzünden kültürlerinde daha ziyâde hâfızaya dayanmaları, basit hayatlarıyla hâfızalarının berrak kalışı, Allah ve Rasulünü sâdık bir sevgiyle sevmeleri, Allah'ın kitâbını titizlikle ezberleyip muhâfaza etmelerine vesile olduğu gibi, Kur'ân'ın belâğatının her ifâdenin üstünde oluşu, onun ilim ve amele birlikte teşviki, Kitâb ve Sünnetin dinde işgal ettiği önemli mevki, âyetlerin ve sûrelerin tedricen olaylar ve sorularla irtibatlı olarak nazil olmasıyla, onların Kur'-ân ve sünneti yaşayarak öğrenmeleri, Rasulullah (sav) in örnek bir yaşayışla onların arasında bulunması, onun talim ve terbiyedeki irşâd siyâseti ve bunlara ilâveten Kur'ân'ın i'câzıyla söz ustalarına tahaddisinin (meydan okuma) cevapsız kalması, onların Kur'ân'ı titizlikle ezberleyip muhâfaza etmelerinin âmillerinden olmuştur (4).
Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim Medine'ye hicretten önce bile yazılı haldeydi. Nitekim Hz. Ömer'in, müslüman olmadan önce kız kardeşinin yanında bulunan Tâhâ suresini okuduğunu İbn Hişâm haber vermektedir (5).
Kur'ân-ı Kerim zâten kendisi, kendisini kitap olarak adlandırmaktadır. (Bakara, 2; Tur, 2; Sâd, 29). Yazı olmadan kitâp olur mu? "Ona (Kur'ân'a) tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez" (Vâkı'a, 79).
Halbuki Tevrat korunamamış, çıkan yangınlarda yanmış, ortadan kaybolmuştur. Hz. Musa'dan yedi yüz yıl sonra Azrâ adında birisi Tevrat'ı şifâhi nakle dayanarak yazmıştır. İncil de Hz. İsâ zamanında yazılmamıştı. Ondan çok sonra havâriler hâtırlarında kalanları naklettiler, onların nakillerine dayanılarak inciller yazıldı. Bundan dolayı onlar yazarlarının adlarıyla adlandırılmıştır (6),
Kur'ân'ın muhâfazası hususunda yine ilâhi te'yidi gösteren bir vak'a da her sene Ramazan ayında Cebrâil (as) 'in huzurunda o zamana kadar vahyedilmiş olan bütün Kur'ân'ı Hz. Peygamber (sav)'in okumasıdır. Bunda ashab da bulunur, herkes, ezberlerini karşılaştırır ve sağlamlaştırırdı. Hz. Peygamberin vefâtından önceki Ramazan ayında, Cebrâil (as) ona, Kur'ân'ı iki def'a okutturdu (7). Bu son mukâbeleye arza-i ahire denir ki vahiy kâtibi Zeyd bin Sâbit de bu arzada hazır bulunmuştu.
Rasulullah (sav) nâzil olan âyetleri hemen ezberlemek için gayret ve telâşa kapılır, Cebrâil (as) okurken o içinden tekrar ederdi.
Kur'ân'ın muhâfazasını te'minât altına alan ilâhi te'yid burada da Rasulullah Efendimizin imdâdına yetişti. "(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme. Onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize âittir. Sana Kur'ân'ı okuduğumuz zaman okunuşunu tâkip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer (Kıyâme, 16-19). Bu âyet, Kur'ân'ın tenzil, cem ve tanzimini de Allah'ın üzerine aldığını gösterir (8). "Sana (Kur'ân'ı) okutacağız da sen (onu) unutmayacaksın" (A'lâ, 6). Kur'ân'ın muhafazası tedbirlerinden yine bir tedbir olmak üzere Hz. Peygamber (sav), ilk zamanlar, Kur'ân'la karışmaması için, Kendisinden Kur'ân'dan başka bir şey yazılmasını yasaklamıştı (9). A. Jeffery gibi bazı müsteşrik ve misyonlerler, delilsiz ve çelişik olarak, Kur'ân'ın asr-ı saâdette yazılı olmadığını ileri sürüyorlarsa da (10) T. Nöldeke ve Fr. Schwally, Kur'ân'ın Hz. Peygamber zamanında yazıyla tesbit edildiğini itiraf ederler ve "Hz. Muhammed metinlerin kaydilmesine büyük ölçüde önem verirdi" derler (11). A. Jeffery ise neşrettiği Kitâbu'l—Mesâhif s. 5 deki iddiasından az sonra Hz. Peygamber zamanında Hz. Ali, Ubey bin Ka'b, Huzeyfe, Abdullah bin Mes'ud, Ebu Mûse'l-Eş'ari, Abdullah bin Zübeyr, Ebu Zeyd ve Muâz bin Cebel gibi ashabın yazılı mushaflarını zikreder. Hz. Ali "Cem' ettiği mushafını bir deveye yükledi, sahâbeye getirdi" der (12). Önceki iddia ile bu şahsi mushaflar ve Hz. Osman'ın resmi mushafı ortaya koyduktan sonra, şahsi mushafları yaktırması olayı çelişki olmaz mı? Yazılı değildiyse, Hz. Osman neyi toplayıp yaktırdı? (13).
O halde hiç şüpheye mahal bırakmaz şekilde Hz. Peygamber tarafından yazdırılan Kur'ân, hem hâfıza ve hem yazı ile, çifte metotla asr-ı saâdette tesbit, zabt ve muhafaza edilmiştir (14). İşte bu mânâda Kur'ân'ı ilk cem' eden Hz. Peygamber (sav)'dir.
Rasulullah (sav) zamanında bizzat kendisi tarafından büyük bir itina ile kayd ve hıfz edilen ve ettirilen Kur'ân-ı Kerim, onun sağlığında iki kapak arasında toplanıp bir kitap hâline getirilmemişti. Çünkü o hayatta olduğu müddetçe vahiy devam ediyordu. Hz. Peygamber (sav) son vahiyden sâdece 9 gün sonra âhirete irtihâl etmiştir (15).
Hz. Peygamber, nâzil olan âyetleri okuyor, onlarla va'z ediyor, onların ferâiz ve ahkâmını öğretiyordu. Ashâb da onları ezberliyor, yazıyor ve öğreniyorlardı. Bu durum şimdilik Kur'ân'ı bir kitap hâlinde toplamaktan onları müstağni kılıyordu (16). Adetâ yazılı fişler hâlinde bekliyordu.

HZ. EBU BEKİR'İN KUR'AN'I MUHAFAZA VE CEM'İ
Hicri 11. senede Müseylemetü'l-Kezzâb'a karşı yapılan Yemâme muhârebesinde 70 kadar kurra sahâbi şehid düşmüştü. Onlar içerisinde ashâbın dört meşhur kâri ve hâfızından birisi olan Ebu Huzeyfe'nin mevlâsı Sâlim de vardı. Bu durum Hz. Ömer'i endişeye şevketti. O, halife Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra) 'a baş vurarak, daha sonra vuku bulacak savaşlarda da eğer böyle şehidler verilecek olursa Kur'ân ehlinin kalmama tehlikesinin baş göstereceğini, bu sebeple Kur'ân'ın bir kitap hâlinde toplanması için emir vermesini taleb etti. Hz. Ebu Bekir'in önceleri Hz. Peygamber (sav)'in yapmadığı bir işe teşebbüs etmekten kaçındığını görüyoruz. Hz. Ömer'in ısrarları üzerine, Zeyd bin Sâbit'i çağırdı ve ona mes'eleyi açtı. Zeyd önce tereddüt etmişse de sonra durumun önemini kavrayarak, Kur'ân'ı, bu emir ve yetki üzerine ashâbda bulunan o zamanın yazı malzemeleri, deri, tahta, hurma dalı, kürek kemikleri ve enli yassı taşlar gibi üzerinde Kur'ân yazılı sahifelerden ve Kur'ân'ı ezberleyen kimselerin hâfızalarından yazdı, derleyip topladı ve bir araya getirdi. Mescidde bu iş için halka ilan da bulunulmuş ve Hz. Ömer de kendisine yardımcı olmuştu. Zeyd (ra), Kur'ân âyetlerini sâdece yazılı olarak bulmakla yetinmiyor; fazlaca bir ihtiyat için, kendisi de hâfız olduğu halde, hıfzındakiyle karşılaştırıyordu. Böylece Zeyd bin Sâbit, her sûrenin âyetleri kendi içinde sıralı olarak Kur'ân'ı bir kitap hâlinde bir araya topladı. Sûreler bugünkü tertipde değildi. Onları nüsha hâlinde bir araya topladı. Bir iple bağlanarak ona mushaf adı verildi. Bu ilk cem' olunan mushaf vefatına kadar halife Hz. Ebu Bekir'in yanında kaldı. O'nun vefâtından sonra Hz. Ömer'in nezdinde muhâfaza edildi. Hz. Ömer'in vefatından sonra kızı Hz. Hafsa'ya emânet edildi. Çünkü Hz. Ömer vefat etmeden önce yeni halife daha belli olmamıştır (17). Bu Kur'ân'ı koruma tedbirleri de Cenâb-ı Allah'ın te'minâtının bir gereği olarak, Hulefâi râşidi’ne verdiği ilham ve va'dine vefasının bir tecellisidir (18) Hz. Ebu Bekir'in Kur'ân-ı Kerim'i böyle iki kapak arasında toplaması da ashâbın icmâı ile olmuştur.



Dipnotlar:
1) Sahihu'l-Buhâri, Fezâilu'l-Kur'ân, 3, el-Mektebetü'l-İslâmiyye, İstanbul, ts.(Dâru't-Tıbâ'ati'l-Amira'dan ofset)
2) Muhammed Hamidullah, Kur'ân-ı Kerim Târihi, çev. M. Sait Mutlu, s. 43, İst. 1965.
3) Bkz. Buhâri, Fezailu'l-Kur'ân, 10-37.
4) Bkz. M. A bdulazim ez-Zerkâni, Menâhilu'l-İrfân fi Ulumi'l Kur'ân, I, 293 - 315, Kahire, 1362/1943.
5) es-Siretü'n-Nebeviyye,I, 368-370, Mısır, 1963 baskısından ofset, Beyrut; M. Hamidullah, aynı eser, s. 42.
6) Süleyman Ateş, Kur'ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, s.X,Ank. 1977.
7) Buhâri, Fezâilü'l-Kur'ân, 7; es—Suyuti, el-İtkân fi Ulumi'l Kur'ân, 1, 50, Beyrut, 1973.
8) Mukaddemetân fi Ulumi'l-Kur'ân, s.23 , 39 - 40; Nşr. Arthur Jeffery, Kâhire, 19 72.
9) Sahihu Müslim, Zühd, hadis no:72, Kahire, 1375/1955.
10) Ebu Bekr İbn Ebi Dâvud es-Sicistâni, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 5, Mısır, 1355/1936
11) Kur'ân Târihi, çev. Muammer Sencer, s. 5, Ayrıca bkz. s. 4-6, 33, İlke yayınları, 19 70.
12) İbn Ebi Dâvud, aynı eser,s.5-6.
13) İsmâil Cerrahoğlu. Tefsir Usülü s. 64-65, Ankara 1976.
14) M. Abdullah Draz, Kur'ân'ın Anlaşılmasına Doğru, çev. Sâlih Akdemir, s. 28, Ankara, 1983; M. Hamidullah, aynı e-ser. s.45
15) Zerkâni, aynı eser; I, 97; İsmâil Hakkı İzmirli, Târihi Kur'ân, s. 10, İstanbul, 1956.
16) Mukaddemetân, s. 23.
1 7) Bunlar için bkz. Buhâri, Fezâilu'l-Kur'ân, 3-4; Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr el-Taberi, Câmiu'l-Beyân an Te'vili'l-Kur'ân, I, 20, Mısır, 1373/ 1954; İbn Ebu Dâvud, aynı eser, s. 6 - 9; Mukaddemetân, s, 43 - 45; Bedruddin Muhammed bin Abdillah ez Zerkeşi, I, 233 - 238, Kâhire, 1391/1972; Kâdı Ebu Bekir el-Bâkıllâni, Kitâb Nüketi'l-İntişâr, li Naki'l-Kur'ân, s. 356-357, İskenderiye, 1971; Süyuti, el-İtkân, /, 57,-59.
18) Suyuti, aynı eser, s.57'de el-Hattâbi'den nakleder.

***Dr. Veli Ulutürk

MODERN BATI ANLAYIŞINDA VE GERÇEK MANADA DİN


İnsanın hayatını tanzim etmek üzere gönderilmiş olması keyfiyetiyle din, herkesi meşgul etmiştir. Bir yönü itibarıyla beşeri alâkadar ettiği için dinin ne olduğu hakkında değişik tarifler yapılagelmiştir. Ama yapılan bu tarifler ilâhî vahiy esintisinden uzak olduğu nisbette beşeri yönün ağır bastığı bir hüviyete bürünmüştür. Dolayısıyla din, beşerin sadece dünyevî hayatını tanzim için gönderilmiş bir şekilde tanıtılmıştır. Bu yönüyle de sadece zaman zaman, bunalıma girildiği ve strese düşüldüğünde hatırlanan bir keyfiyetde takdim edilmiştir.
Avrupalı dini tarif ederken, hep kavanoz dışından balın tadını anlatma garabeti içerisinde gözükmüştür. Bu yönüyle bir garabet devamlı irtikab edilegelmiştir. Halbuki mes'ele ilahi kaynaklı olduğu için bir de ona bakmak gerekirken, Avrupalının İslâmi olan her şeye sırt çevirmesi burada da kendini göstermiş, İslâm'ın bu konuda söyleyeceği şeyler daima ihmal edilmiştir. Esasında dinin tarifi veya kendisi ele alınırken, insanlığın başından beri ilk gönderilen din olarak İslâm düşünülerek meseleye yaklaşılmak, balığa denizi sorma veya balığı denizden ayrı düşünme gibi, din ve insan unsuruna veya insanın dine olan ihtiyacına göre ele alınması gerekirdi. Yapılacak tarifler de böylesi bir ayniyeti yansıtması iktiza ederdi.
Menşe' itibariyle Arapça olup, kelime olarak "baş eğmek' itaat etmek, hakkını almak, ödünç almak, borç etmek, âdet edinmek, baş eğdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükafat vermek, hizmet etmek ve borç vermek, gibi anlamlara gelir. Teknik ve terim anlamıyla Din, irade sahibi varlıkların mânevi, idari, sosyal, iktisadi ve hissi yönleriyle hayatlarının bütününü tanzim için bilerek ve isteyerek uydukları kaideler bütünüdür.
Din dahil, bütün kavramların insandan bağımsız ve insana bağlı olarak iki yönü olsa gerektir. İnsandan bağımsız yönüyle, Din'e, bizzat aslî muhtevası veya onu insan için vaz' eden otorite açısından yaklaşmak gerekir. Bu yaklaşımı daha sonraya bırakarak, önce Din'e önceliği insana vererek bakmak, (manmade dini tarif etmek) daha faydalı olacaktır.
İnsanı her şeyin üstünde gördüğümüzde Din'i insanın yarattığı faraziyesi ortaya çıkar. Bu faraziyenin kökleri, son bir kaç yüz yılın etkin paradigmalarını üreten Batı düşüncesinde yatmaktadır. Batı düşüncesinde Din denilince akla Hristiyanlık gelir. Kur'an'da ve İncillerde yer aldığı şekliyle ve tarihi bir realite olarak bir takım haramları netleştirmenin dışında Tevrat'ın yasalarını uygulamak ve bizzat kendi ifadesiyle "Şeriat'ı yıkmak değil, tamam etmek için" (Matta: 5/17) gelen Hz. İsa'dan sonra St. Paul (Pavlos) eliyle insanın maddi-dünyevi hayatını tanzim eden kaidelerinden mahrum bırakılan Hristiyanlık putperest Roma hukukuyla izdivaca girince daha çok bir "öte dünya" dini halini almış, bugünkü tabirle laikleşmiştir. Rönesans'la birlikte Hristiyanlığın "öte dünya"ya yönelik kaidelerine ve sevap—günah değerlendirmelerine başkaldırma şeklinde gelişen modern Batı düşüncesi insan-üstünü reddedip, önceliği ferde ve ferdî olana verince, Din de her ferdin zihin kalıpları arasına sıkışıp kalmıştır. Bu yüzden, Batı'da tek bir din tarifine rastlamak mümkün değildir.
"İlerlemecilik" ve "evrim" prensiplerine dayalı modern Batı düşüncesine göre, insanlık her gecen gün daha iyiye varan geri çevrilemez bir akışın içindedir. İptidai döneminde tabiat ve tabii hâdiseler karşısında çaresizliğini hisseden insan, bitmek tükenmek bilmez umut ve korkular içinde bir takım görünmez güçlerin var olduğu sonucuna varmış ve bunlara ibadete başlamıştır. Dinler tarihçisi Max Müller'e göre, ruhlar olarak idrak ettiği bu güçleri iptidai insanın maddileştirmesi sonucu tanrılar, (belki daha doğru bir deyişle "putlar") ortaya çıkmıştır. Müller teorisinin takipçilerinden Edvvard Taylor, insanlığın ilk dinine bu yüzden "Animizm" (Ruhlara Tapınma) adını verir. Durkheim'e göre, Din toplumsal bir süreçtir. Avustralya yerlilerinin totem hayvanlarına gruplarının birliğini temsil ettikleri için taptıklarını söyleyen bu sosyolog, toteme gösterilen bu saygının toplumun genel yapısına gösterilen saygı ve dolayısıyla dini tapmanın asıl nesnesinin toplumun kendisi olduğu neticesine varmıştır.
Freud'e göre, şahsiyetin teşekkülü merhalesinde Dinin oyalayıcı bir fonksiyonu vardır. Kişinin şahsiyet tekamülünde ilk safha, çocuğun anlamadığı bir âlemde kendisini tamamen güçsüz hissetmesidir. Bu güçsüzlüğün karşısında çocuğun isteklerini yerine getiren bir nevi "kadir-i mutlak" olan ana ve sonra baba gelir. Bilahare, inançları daha bir şekil kazandığı zaman ise kişi, çocukluğundaki durumu hatırlatan durumlara kendisini kolayca uydurur. Eskiden beri hasretini çektiği "kadir-i mutlak''ı başka bir şekil altında yeniden keşfetmeğe hazır ve isteklidir. Din, bu özlemi yerine getiren bir sistemdir. Kısaca, Freud ve onun asrımızdaki takipçisi Erich Fromm'a göre Din, kişinin kendisini gerçekleştirmesi süresince hissettiği güçsüzlüğünün güvene yönelen bir ürünüdür.
Karl Marx'ı en çok etkileyenlerden biri olan Feuerbacha göre ise Din, insanın kendi düşüncesinin insanüstü bir plâna aktarılışıdır. İnsanların ruhun ölmezliğine inanmaları ve İlahi bir adaletin tecellisine bağlanmaları bizzat insanların adalete susamışlıklarının mücerred bir düzleme aktarılmasıdır. "Öte dünya" insanî bir isteğin şekil değiştirmesinden ibarettir. Feuerbach, "Hristiyanlık artık yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarımız ve buhar gemilerimizle, askeri ve sınai okullarımızla, tiyatrolarımız ve bilimsel müzelerimizle tam bir zıtlık halinde olan sabit bir fikirden başka bir şey değildir" der.
Feuerbach'ın çok fazla etkisinde kalan Marx'ın Din hakkındaki ifadeleri farklı değildir: "Din, baskı altındaki yaratıkların iç çekişmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. Din, halkın afyonudur.''
Bütün bu, kısmen birbirinden farklı, nisbeten birbirine yakın bakış açıları içinde Batılı filozoflar ve sosyologların Din tarifleri de belli bir yakınlık arzetmektedir. Sözgelimi, Dini akıl noktasından inceleyen Hegel şöyle bir tarifte bulunur: "Her din, temelde Kâinatın belirli bir tarzda görülüşünden başka bir şey değildir." Hegel'in takipçilerinden İtalyan filozof Benedetto Croce ise Dini, "eksik bir felsefe" olarak tarif eder. Ona göre Din, ruhi hayatın sürekli ve mecburi bir şekli değil, belki geçici bir belirtisidir. Dini irade açısından tarif etmeğe çalışanlardan Kant, "Din, bütün görevlerimize İlahi buyruklar gibi bakmaktır" der. Din'e duygu açısından yaklaşan romantik teorisyenlerden Schleirmacher'e göre Din, "sonsuza karşı duyulan bir duygu ve heyecandan başka bir şey değildir." Bir ilahiyatçı olan Schleirmacher, "Dinin bir cismi, bir de ruhu vardır. Dinin cisminde kurumlar nasslar ve Din binasının içtimai çatısı bulunur. Devleti Dinle yönetme yanlıları, Din'in cismine ilişkin kurumları sürekli dünya islerini düzenleme ve halkı boyun eğmeğe yöneltmek için kullandıklarından, en büyük' önemi bu kısma vermişlerdir. Dinin ruhu ise, tabiat ötesi şeylerin, en yüksek değerlerin sezgi ile bilinmesidir" der. Muasır ilahiyatçılardan Ralph Otto ise Dini "huşu ile karışık korku, insanı hem titreten, hem de kendisine çeken esrarlı bir korku" olarak tarif eder. Batılı din tarifleri içinde en kusursuzu sayılan ve bir takım felsefe sözlüklerine Din kelimesinin tarifi olarak geçen bir diğer tarif ise Emile Boutroux'a aittir: "Din, bilimsel görüş yanında iman ve his görüşünün hakkını istemesinden ibarettir".
Verdiğimiz ve vermediğimiz tüm Batılı din tariflerindeki ortak noktalar söyle sıralanabilir:
a) Din, insanüstü bir Kudretin vaz' ettiği bir sistem, bir müessese değil, bizzat insan zihninin mahsulüdür.
b) İnsan, şahsiyetinin teşekkülü hengamında ve yeryüzündeki ictimai hayat sürecinin zayıf, aciz, korkak olduğu ve kendi üstünde bir güce dayanmak mecburiyeti hissettiği iptidai döneminde bir "tanrı"ya inanma ihtiyacı duyar.
c) Tabii ilimlerin ve teknolojinin insana tabiat üzerinde hakimiyet kazandırması ve tabii hâdiselere ilmî açıklamaların getirilebilir olmasıyla fonksiyonunu kaybetmeğe başlayan Din, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.
d) Her şeye rağmen, bazı insanlar gerek davranışlarına "ahlâkî" bir yön vermek, gerekse bir takım insanî hislerini tatmin etmek için hangi şekilde olursa olsun herhangi bir dine inanmaya devam edebilirler.
e) Din, his ve ahlâk alanından çıkıp, içtimai hayatı her yönüyle düzenlemeğe kalktığında, halkı insanüstü güç(ler) adına kullanıp istismar etme heveslisi "din adamları"nın sömürü aracı "olur ve buna izin verilmemelidir. Ondokuzuncu asır Fransız düşünürü Ferdinand Buisson'un ifadesiyle, "Laik okul Din'i mahvetmeyecektir."
Bilim ve teknolojinin katı doğmalarının "Din'in nassları" yerine yön verdiği modern Batı düşüncesinin saplandığı bu pozitivist din anlayışının geçersizliği ortadadır. Önceki asrın sonlarıyla bu asrın başlarında Avrupa'nın içinde bulunduğu içtimai, iktisadi, askeri, siyasi ve ilmi ortamı insanlığın ulaşacağı nihai seviye olarak gören bu pozitivist düşünce, "çağdaş uygarlık düzeyi" hedefine yönelmiş bir takım ülkeler dışında artık fazla itibar görmemektedir. Önceki asrın sonlarında ortaya çıkan Ekzistansiyalist endişe ve gerilimden de Önce, Din'i insanlık tarihinin belli bir merhalesine ait fonksiyonunu yitirmiş bir vakıa olarak gören Auguste Comte'un bile hayatının sonlarında kendi pozitivizmiyle çelişen bir insanlık dini peşinde koşması, pozitivist din anlayışının geçersizliğini ortaya koyan bir hâdisedir. Aynı şekilde, dün olduğu gibi bugün de insanların büyük çoğunluğunun en azından hayatlarının belli bir döneminden sonra Din'e yönelmeleri, devâsâ bir teknolojinin hakim olduğu Batılı ülkelerde her geçen gün "Şeytana tapma, soğana tapma.." gibi yeni yeni iptidai dinlerin ortaya çıkması, insanların akın akın telepati, ruh çağırma, büyü, falcılık ve kehanet gibi hurafelerde doyum araması ve bütün bunların yanısıra, insanlığın sigorta, sendika, güçlü yönetim, holding, ortak savunma ve iktisadi işbirliği paktlarında güven ve gelecek garantisi peşinde koşması: a) Din'in iptidai insanın zayıflığının bir mahsûlü olduğu; b) İptidai ve çok—tanrıcı dinlerin tarihin ilk dönemlerinde yaşamış "iptidai" insanlara ait olup, Din'in de temelden insanla birlikte tekamül geçirdiği; c) Din'in, yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarınız ve buhar gemilerimizle, resim ve heykel galerilerimizle zıtlık içinde olup artık Din'e ihtiyaç kalmadığı iddialarını çürütmekte ve Batı'daki Dinler tarihi çalışmalarının dayanak noktalarını da geçersiz kılmaktadır.
Asrın başında yaşamış ve "Batı'nın Çöküşü" adlı eseriyle Avrupa'yı sarsmış olan Osvvald Spengler gibi sosyologlar, "bir gün bütün demiryolları, gemileri, dev kentleri ve gök tırmalayanlarıyla" dinsiz Batı medeniyetinin "etnografik" bir müze haline gelmesinin eşiğinde bulunduğunu söylemekte, Guenon, Alexıs Car-rel, Max Plank, Pasternak ve Schvvartz gibi emsali gittikçe artan filozoflar ve ilim adamları değişik şekillerde de olsa, Din'in en muhteşem biçimde insanlığı gerçek saadete bir kez daha ulaştıracağını ifade etmektedirler. Yine, Din'i afyon telakki eden ülkelerdeki değişimin yanısıra, bu ülkelerde ve Batı'da her gün binlerce insanın Tevhid Dini'ne koşması ve İslâm dünyasında insanın ferdî ve içtimai tüm hayatını her yönüyle Din'e dayama ve dolayısıyla Din'in hayatın bütününü kuşatıcı özelliğini kabul yönünde verilen mücadele ve yapılan çalışmalara Batı'dan gelen, şimdilik, ferdi katkılar, pozitivist din anlayışının iflasının şahitleri olsa gerektir.
Din'in yukarda ifade edildiği şekilde Batı'lı filozof veya düşünürlerce yapılan tariflerindeki en önemli etkilerden biri, Din denilince akla doğuşundan hemen sonra seküler bir kimlik kazanmış olan Hristiyanlığın gelmiş olmasıdır.. Batı dillerinde "Din" karşılığı kullanılan kelimeler de bu açıdan manidar görünmektedir. Sözgelimi, Yunanca'da "Din" karşılığı kullanılan kelimenin anlamı "korku ile karışık saygı "dir. Latince de Din, "religio" kelimesiyle ifade edilirdi ki, bugün birçok Batı dillerindeki "religion" kelimesi bu kökten gelmedir. Kelimenin "bağlamak" mânâsındakı "religira" kökünden mi, yoksa "saygıyla kendini toplamak" anlamındaki "religere" kökünden mi geldiği ihtilaflıysa da her halükarda kelime "Allah'a karşı saygıyla karışık bir bağlılık duygusu" ifade etmektedir. Batı 'da Din'in en nihayet bir duygu, bir ahlâk ve sadece bir "vicdan" meselesine dönüştürülmesinde bizzat kelimenin ifade ettiği mânânın da önemli etkisi olsa gerektir.
Kur'an-ı Kerim'in seçip, yer yer hem masdar, hem fiil, hem "ism-i mef'ul" türevleriyle kullandığı "Din" kelimesi, bizzat Kur'an'daki kullanılış şekilleriyle çok çeşitli mânâlara gelmektedir: Ceza, ödeşme, yargılama, tecziye (ceza veya mükâfat verme)(1:4, 51:6,82: 18-19, 37:53, 56: 86), yol, kanun, anayasa (12:76), ceza hukuku (24:2), ahlâki-manevi-dünyevi kanunlar bütünü, sistem, gidişat (33:5, 40: 26), kulluk, itaat (16: 52), sulh, düzen (8:39) bu mânâların başlıcalarıdır. Başta verdiğimiz terim (ıstılah) mânâsıyla Kur'an iki tür dinden bahseder: 1. Hak Din, 2. Bizzat insanın icat ettiği (batıl) din.
Kur'an, çok net olarak Kainat'taki irade sahibi varlıklardan başka tüm varlıkların Allah'a teslim olup itaat ettiklerini belirtir ve bu yüzden insan elinin ulaşmadığı her yerde tam bir denge ve sulh hakimdir. İnsan ise, yeryüzünün halifesi olarak yaratıldığından, kendisine ilim ve irade verilmiş olup, görevi, kendi iradesiyle yeryüzünü sulh içinde Kainat'ın kalan yöreleriyle birleştirmek, yeryüzünde fesat çıkarmamaktır. İrade sahibi olduğundan, zahirde birbirine zıtmış gibi görünen, fakat temelde birbirini tamamlayan iki cephesi vardır insanın: Ene (ben-ego) cephesi ve Hüve (o) cephesi. Müstesna bir yaratılışa sahip olan insan, bu iki, cephesi sebebiyle çeşit çeşit meyiller, arzular ve duygular içindedir. "Ben"in isteklerini yerine getirmede çok san'atlara ihtiyacı vardır. Bu san'atların hepsine birden sahip olamadığından hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorundadır ki, her bir fert kendi hususi kabiliyet, çalışma ve emeğin mahsûlünü başkalarınkiyle değiştirsin ve böylece ferdi ve içtimai plânda dünya hayatını yaşasın, insana, yeryüzündeki fonksiyonunu yerine getirmesi ve hayatını sürdürebilmesi için, müslüman hakimlerin ifadesiyle, 1. Kuvve-i şeheviyye (yeme, içme, üreme... duygu) 2, Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli öfke, mücadelecilik ve saldırganlık gibi duygu) 3. Kuvve-i akliyye (düşünme, muhakeme melekeleri) adlı üç kuvvet verilmiştir. Bu kuvvetler Yaratıcı tarafından sınırlandırılmamış olup, insanın kendi iradesiyle maddi—manevi tekamülünü sağlaması için başıboş bırakılmıştır. Eğer insan sahip olduğu bu kuvvetleri ferdi ve içtimai hayatının "sulh" içinde düzenli olarak geçmesi için gerektiği şekilde sınırlamazsa, bu kuvvetler "iffetsizlik, hak-hukuk tanımama, hakka tecavüz, önü alınmaz bir öfke ve yanlısı doğru, doğruyu yanlış gösterme, ya da korkaklık, humûdet ve ahmaklık" gibi uç noktalara kayar ve bunun neticesinde ferdi ve içtimai hayatta zulüm, fesat ve tecavüzler vukua gelir. Gerek bu zulüm, fesat ve tecavüzleri önlemek, gerekse insandaki kuvveleri kendisine ve cemiyete faydalı orta yola çekmek için şumüllü bir "adalet"e ihtiyaç vardır. Tek tek fertlerin aklı bu şumüllü —külli adaleti kavramaktan acizdir. O halde, külli bir akla ihtiyaç vardır ki, bütün fertler bu külli akıldan istifade etsinler. Kişiyi kendi hayatında tam bir dengeye, sahip olduğu kuvveleri ve duyguları hayatını tam bir saadet, düzen ve ahenk içinde geçirebileceği noktaya getiren, toplum hayatını adalet temellerine oturtan ve sonunda ölümle birlikte ebedî bir cennet hayatının kapılarını açan bu külli (tümel) akıl, Allah tarafından gönderilmiş olan ed—Din, yani Hak Din'dır.
Sonra, Din'in tesirini, icrasını ve tatbikini temin edecek bir merci, bir sahip lazımdır. Bu merci ve sahip de ancak Peygamber'dir. Peygamber olan zâtın da, her yönden halka olan hakimiyetini devam ettirmek için maddi ve manevi bir yüceliğe ve bir seçkinliğe ihtiyacı olduğu gibi, Yaratıcı ile olan münasebet ve alâkasının derecesini göstermesi için de bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de onun şahsiyeti, hayatı ve mucizeleridir.
Din'i gönderenin, yani Allah'ın emirlerine ve yasaklarına, bir başka deyişle Din'e itaat ve bağlılığı sağlamak için, Allah'ın kudret ve azametini zihinlerde tesbit edip, gönüllerde yerleştirmeğe ihtiyaç vardır. Bu da ancak imanî hakikatlerin tecellisi ve inkişafıyla mümkün olur. İmanî hüküm ve hakikatlerin tecelli, takviye ve inkişafı da ancak tekrar ile yenilenen ve güçlenen ibadetle mümkündür.
Bir takım müslüman âlimler Din'i bir tekerleğe benzetmişlerdir. Tekerleğin çerçevesini, Din'in daha çok idari—içtimai hükümleri teşkil eder: Allah'ın koyduğu vergileri toplayıp yerine harcamak, Din'in serbestçe yaşanacağı ortamı hazırlamak ve bu gayeyle Din'i yaymak, Din'in; Din'in ülkesinin ve insanların can, mal, ırz ve akıllarının korunması ve bunlara karşı girişilen tecavüzlerin önlenip, Din'in tebliğinin önüne konan engellerin kaldırılması için gerekirse savaşmak, ticari, malî, sermaye—emek ve her türlü karşılıklı münasebetleri düzenleyici kaideler, mülk edinme, evlenme—boşanma, miras vb. konusundaki kaide ve emirler, suç isleyenleri cezalandırmak (hadler) ve zulme meydan vermemek bu hükümlerin bazılarıdır.
Tekerlekte çerçeveden sonra çubuklar gelir. Çubuklar, merkezi çerçeveye, çerçeveyi de merkeze bağlar. Şu kadar ki, çubuklar çerçeveden çok merkezden çıkar. Namaz, oruç, içki—kumar yasağı, hile yapmama, aldatmama... Hacc, infak, zikir, dua, tefekkür, murakabe, nafile ibadetler, tefakkuh, zühd, tevekkül, sabır, şükür vb. çubukları teşkil eder. Merkezle çerçeveyi birbirine bağlayan bu çubuklar sayesinde merkezi oluşturan "Hakikat" bütünüyle çerçevede yansır. Merkez, en net ve özlü ifadesiyle "La ilahe illallah, Muhammedün Rasûlüllah" kelimesinde mânâsını bulan "hakikat"tır. Tekerleği kendinde tamamlamış olan insan hakikate ulaşmış insandır ve bu tekerleğin üzerinde bulunan toplum da hakikat üzere olan toplumdur. Bu hakikatle insanın öz varlığını teşkil eden hakikat ve Kainat'ta hakim cilan hakikat arasında hiçbir fark yoktur. Demek oluyor ki, Din'in sonunda vardığı hedef ve taşıdığı öz, insana gerçek insanlığını, kamil insan olma halini kazandırmaktan ibarettir. Bu tüm insanlığın hayatında gerçekleştiğinde, yeryüzünde ve artık Kâinat'ta, Tevhid bütünüyle hakim olmuş ve göklerle yer "sulh" içinde birleşmiş demektir.
İnsan, gerek ferdi, gerekse içtimai hayatında bir takım prensipler ve kaidelere uymak zorundadır. Bu kanun ve kaideler, eğer Allah'ın seçip gönderdiği Din'e ait değilse, bu defa bizzat insanların veya insanlar adına bir kişi veya grubun koyduğu kaideler olacaktır. Bu durumda, ortaya insan yapısı, özde bir, ama kemmi olarak birden fazla olabilen din(ler) çıkar. Bu din(ler)in tanrı(lar)ı, on(lar)ı ortaya koyan(lar)ın nefs(ler)idir, arzularıdır, heva ve hevesleridir. İçtimai hayattaki rabb(ler)i ise, o insanların kendileridir. Bu din(ler)in de inanılıp kabul edilmesi gereken hukuki ve ahlaki kaideleri (ibadet, muamelat, ukubat, ahlak) vardır. Allah'ın asla razı olmadığı bu din(ler)de özde bir, şekilce ayrı pek çok putlar bulunur. İnsanlık tarihinin şahit olduğu üzere, bu (din)lerin içtimai hayattaki dayanak noktası kuvvettir; hedefi menfaattir; hayattaki düsturu kavgadır, boğuşmadır; cemiyetler arasındaki bağı ırkçılıktır, kabileciliktir; meyvesi, nefsani hevesleri tatmin ve insanlığın ihtiyaçlarını arttırmaktır.
Hak Din'in esası Allah'a kulluktur; ama, en büyük yaratılmışa da ibadete tenezzül etmeyen, Allah'a kul olmakla başka hiç bir varlığın önünde boyun eğmeği kabul etmeyen bir kulluktur bu. Böyle bir kul halim, selim ve mütevazidir; fakat, Yaratıcı'dan başkasına O'nun izni dışında alçalmaya tenezzül etmez ve kulların üzerinde mutlak hakimiyet kurmaya çalışanlara icabında haddini bildirir. Aczini, fakrini ve za'fını bilir; fakat, kerim olan Allah'ın kendinde yığdığı servetle müstağni ve O'nun nihayetsiz kudretiyle kuvvetlidir.
Hak Din'in içtimai hayattaki dayanak noktası haktır; gayesi faziletler ve Allah'ın rızasıdır; hayatta düsturu yardımlaşmadır; cemiyetler arasındaki bağı dinîdir, vatanîdir; meyvesi, nefsani heveslerin tecavüzüne set çekip, ruhu kemâlata teşvik, ulvi hisleri tatmin ve insanî kemâlata sevketmektir.
Batılı dinler tarihçilerinin teorilerinin aksine, insanlığın ilk dini Animizm veya Totemizm gibi "iptidai" dinler değil, Kur'an'ın tabiriyle el —İslâm'dır. İnsan olmak bakımından hisleri, arzuları, hedef ve ihtiyaçlarıyla ayni insan olduğundan, Allah'ın onun için seçip gönderdiği dinde temelde hep bir ve aynı olmuştur. Hz. Nûh, Hûd, Sâlih, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed (a.s.) gibi tüm rasûllerin tebliğ ettiği, nebilerin uyup tatbik ettiği din, her zaman için el—İslâm olmuştur. Ama, her defasında bir takım nefsani sebeplerle bu Din'den uzaklaşan insanlar temelde aynı, fakat şekilce farklı olabilen din(ler) üretmişler ve böylece "iptidai—batıl-şirk" dinler ortaya çıkmıştır. Nitekim, Hind'in kutsal kitaplarından Vedalar'ı inceledikten sonra Alman filozofu Schelling'in vardığı sonuç cidden câlib-i dikkat olup, bu gerçeği kabul ve teyid eder mahiyettedir. Söyle diyor Schelling: "Bütün insanlık önceleri tek varlıktı ve tek Tanrı'ya inanıyordu. En eski din yıldız yıldız parçalanmış."
Batıdaki Dinler tarihi teorilerinin etkisinde kalan birtakım son dönem müslüman araştırıcılar İslâm'ın bir takım unsurlarını —Tasavvuf gibi, Mehdilik gibi- eski Hind ve Ön Asya dinleriyle, Hristiyanlık ve Yahudilik'te de görünce, bunların İslâm'a o dinlerden girdiği gibi yanlış bir sonuca varmışlardır. Oysa, İslâm'dan sapma sonucu ortaya çıkan bu dinler, şüphesiz İslâm'dan bir takım doğruları da su veya bu şekilde kendilerinde barındırmaktadırlar. Yine, Din'i tarifte, onu salt bir his ve heyecan görmekle bir takım Batılı düşünürlerin düştüğü hataya karşılık, bir takım müslüman düşünürler de, onu salt bir "sistem", bir ideoloji gibi değerlendirmekle tersinden bir hataya düşmektedirler. Din, belki bir sistemdir; İnsanın ferdi ve içtimai hayatını her bakımdan tanzim eden bir sistemdir; fakat, bu sistemde hedef dünya saadeti değil, Allah'ın rızası; mükâfat, dünya hayatında bir takım ödüller, mutlaka maddi—askeri alanda galibiyet ve yeryüzünde hakimiyet değil, belki bunlar da verilmekle birlikte yine Allah'ın hoşnutluğu ve Ahiret saadetidir. Bu sistemde, dünya hayatı Ahiret'in ekim alanıdır; Cennet'e veya Cehennem'e uzanan sırattır. Bu sistemin temelinde bir yönüyle ilim, bir yönüyle muhabbet ve feraset-basiret yatar; nefsin hayatının yanısıra, onun da uymak zorunda olduğu kalbi hayat yatar. Bu bakımdan, his, heyecan, ulvi duygular, vecd ve muhabbet Din'in aslî unsurları arasındadır.
Batılılar'ın Din adına temelde reddedip, "insanı bir romantizm" olarak kabule meyyal göründükleri işte Din'in bu yönüdür; fakat, bu aslî yönüyle insanlığın dinsiz olamayacağı yukarda verdiğimiz misallerde görüldüğü üzere apaçık bir vakıadır. Çünkü Din, insanın fıtratına, vicdanına yerleştirilmiştir ve oradan çıkarılıp atılması mümkün değildir. Bu yönüyle Din'i reddedenler, gerçekte kendilerini "dinsiz" sananlardır; yoksa mutlak inkâr mümkün değildir. İkinci olarak, Din'i beşer hayatını kuşatan şu veya bu şekilde bir sistem olarak ele aldığımızda, yine görürüz ki, her insan hak veya batıl mutlaka bir dine tabidir. Şu kadar ki, Allah'a izafe edildiğinde, yani Allah'ın Din'i veya Hak Din kastedildiğinde, Din adına karşımıza yalnızca İslâm çıkar; bu, marife (belirli ve tek) olarak ed—Din'dir. Bunun karşısındakilere bu anlamda "Din" denilemez.
Son olarak, Din yukarda verilen kelime mânâları dahilinde ıstılah manâsıyla ele alındığında, bir başka deyişle, istilahî mânâsı kelime mânâlarına uygulandığında ortaya şöyle bir tablo çıkar:
Allah'ın insanı mükemmel şekilde yaratıp yeryüzünde halife yapması, ona gitmesi gereken yolu göstermesi, bu yolda gittiği sürece kendisine sürekli yardımda bulunması, kitaplar ve peygamberler göndermesi, Kainat'taki çoğu varlıkları emrine vermesi, hep O'nun insan üzerindeki birer nimeti, emaneti, aynı zamanda insana verdiği bir borçtur; yani, insan Allah karşısında bütünüyle borçludur. Eğer insan, yeryüzünde Allah'ın nimetleri karsısında şükürde bulunursa borcun gereğini vüs'at, takat ve kabiliyetince yerine getirmiş (gibi) olur. Bu da, Allah'a itaatla mümkündür. Allah'a itaat, O'nun gönderdiği hükümleri dünya hayatında uygulamakla mümkün olur. Ve, Allah Ahiret'te insanı, borcunu ödeyip ödemediğine, yani koyduğu hükümleri uygulayıp uygulamadığına, Kendi'ne itaat edip etmediğine, yeryüzünde sulhu mu, yoksa fesadı mı hakim kıldığına göre hesaba çekecek, bu hesabın sonunda onu ya mükafatlandıracak veya cezalandıracaktır.



Bibliyografya:
Firuzâbâdi, el-Okyânûsü'l-Basit fi Tercemet'i Kâmusı'l-Muhit, ç.A. el-Ayntabi, İst. 1305.
Said Nursi, İşârâtü'l-İ'câz ve Sözler
David Hume, Din Üstüne, ç. Mete Tuncay, İst. 1983.
A. Adnan Adıvar, İlim ve Din, İst. 1980.
Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İst. 1983.
Mevdûdi, Kur'ân'a Göre Dört Terim, İst. 19 79.
****Ali Ünal