SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

24 Eylül 2011 Cumartesi

Nübüvvetin parlak yolu: Sırat-ı Mustakim


Fâtiha’da “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!” dediğimizde Allah’tan şunu istiyoruz: “Ya Rabb! Bizi kuvve-i akliyenin hikmet mertebesine, kuvve-i gadabiyenin şecaat mertebesine, kuvve-i şeheviyenin iffet mertebesine hidâyet eyle! İfrat ve tefrit mertebelerinden bizleri muhafaza eyle!”

Peygamberimizin (sav) nübüvvetinin delil ve burhanları had ve hesaba gelmez. Onların hepsini izah etmek hem bizim haddimizin fevkindedir hem de böyle bir yazı veya sohbet ile de îzah edilecek bir mesele değildir. Ancak nübüvvetin parlak bir delili olan Resûl-i Ekrem (sav) efendimizin güzel ahlâkı ile Rabbimizden bize getirdiği Kur’ân-ı Azîmüşşan ve Hadîs-i Şerîflerin nübüvveti ne sûretle ispat ettiklerinden bir nebze bahsetmeye çalışacağız.

Resûlullah (sav)’in güzel ahlâkını dost ve düşman ittifakla kabul etmişlerdir. Hatta en büyük düşmanları olan Mekke müşrikleri, başta Ebû Cehil olmak üzere Ona Muhammedü’l-Emîn demişlerdir.

Allah ise, Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, “(Habîbim Ya Muhammed) sen azîm (büyük) bir ahlâk üzeresin” diye ferman eder. Sahih rivayetlerde de Hazreti ‘Âişe-i Sıddıka (ra) gibi seçkin sahabeler, Hazreti Peygamber (sav)’ı tarif ettikleri zaman “Hulukuhü’l-Kur’ân” diye tarif ediyorlardı.

Kur’ân’ın beyan ettiği güzel ahlâkın misâli ve bütün güzel ahlâkı yaşayarak gösteren Hazreti Muhammed (sav)’dir. Ve o güzelliği herkesten evvel, bizzat yaşayan ve fıtraten o mehâsin üzerine yaratılan odur. Hem Fâtiha-i Şerîfe’de ‘sırât-ı müstakîm’ diye tâbir edilen dosdoğru yolda giden ve o yolda gidebilecek fıtrat üzere yaratılan en başta Peygamberimiz (sav)’dir.


İSTİKAMET ÜZERE OLMANIN MÂNÂSI

Bedîüzzaman Hazretleri, ‘sırât-ı müstakîm’i, İşâratü’l Î’caz’da ve Otuzuncu Söz’de ve On Birinci Lem’a’da şöyle îzâh etmiştir: İnsanda kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye olmak üzere üç duygu vardır. Hayvanlardaki gibi bunlara bir hudut tâyin edilmemiştir. Bu kuvvelerin her birisinin üçer mertebesi vardır; ifrat (ileri gitmek), tefrit (geride kalmak) ve hadd-i vasat (normalini yaşamak)tır.


Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi ‘cerbeze’dir. Yani bâtılı, yanlışı doğru gibi göstermeye çalışmaktır; bu bir safsatadan ibârettir. Tefriti ‘gabâvet’tir. Yani doğruyu bulmak için aklı kullanmamaktır, bu da bir mantıksızlıktan ibarettir. Hadd-i vasatı ise ‘hikmet’tir. Yani her işin ve her fikrin doğrusunu hikmetlisini yararlısını bulup ona göre yaşamaktır. Bu hikmet mertebesini de en mükemmel şekilde yaşayan en başta peygamberlerdir.

Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi ‘tehevvür’dür. Yani başkasına saldırmak, hak ve hukuk tanımamaktır; bu bir zulümden ibârettir. Tefrit mertebesi ise ‘cebânet’tir. Yani korkudan dolayı hakkına hukukuna sahip çıkmamak, mukaddesâtına, ırz ve namusuna hakaret edildiği halde onları müdafaa etmemektir. Hadd-i vasatı ‘şecaat’tir. Yani cesaret sahibi olup başkasının hakkına hukukuna tecavüz edip zarar vermediği gibi kendi hakkına hukukuna sahip çıkıp hakkını kimseye çiğnettirmemektir. Bu şecaati de en güzel ve en mükemmel bir şekilde hayatlarına tatbik eden başta ‘şehidler’dir.

Kuvve-i şeheviyenin de ifrat mertebesi ‘fücur’dur. Yani Allahtan korkmayıp, insanlardan sıkılmayıp, fuhşiyat başta olmak üzere haramları günahları alenen, açıktan işlemektir. Tefrit mertebesi ise ‘humut’tur. Yani haramları işlemediği gibi helâl dâiresinden dâhî istifâde etmemektir. Âdeta bitkisel bir hayat yaşamaktır. Hadd-i vasatı ise ‘iffet’tir. Yani namuslu olarak bütün âzâlarını, hisler ve duygularını başta fuhşiyat olarak haramlardan muhafaza edip helâl dâiresinde yaşamaktır. Zâten, “Helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfidir; harama girmeye hiç lüzum yoktur.” Bu mertebeyi en başta kendi hayatlarına tatbik eden, başkalarına da güzel örnek olan sâlih insanlardır.

Bu noktada baktığımızda hikmet, şecaat ve iffeti harfiyen kendi hayatına tatbik edip, ifrat ve tefritten; cerbeze ve aklı kullanmamak; zulüm ve korkaklık; fücur ve humuttan tertemiz olarak en mükemmel bir şekilde hayatını devam ettiren, dost ve düşmanın ittifakıyla Muhammed-i Arabî (sav)’dir. İşte böyle bir Zât’ın yaptıklarının, yaşadıklarının, sözlerinin ve hareketlerinin her birisi, nev-i beşere, insanlara birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, îmân eden ve ümmetinden olan gâfillerin onun sünnetine ehemmiyet vermemelerinin veyahut sünnetini bozmak isteyenlerin ne kadar bedbaht ve fenâ olduklarını divaneler de anlar.

Demek ki Fâtiha’da “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!” dediğimizde Allah’tan şunu istiyoruz: “Ya Rabb! Bizi kuvve-i akliyenin hikmet mertebesine, kuvve-i gadabiyenin şecaat mertebesine, kuvve-i şeheviyenin iffet mertebesine hidâyet eyle! İfrat ve tefrit mertebelerinden bizleri muhafaza eyle!”

İşte “Emrolunduğun gibi istikamet bul!” bir cihette “Hikmet, şecaat ve iffetle yaşayınız!” demektir. Bu hakikati bize emrediyor. Hatta katiyetle şunu diyebiliriz: İslâmiyet, hikmet, şecaat ve iffet demektir. İslâmiyet’e inanıp kabul etmek, bunları kabul etmek demektir; Yani zulüm etmemek, cinayet işlememek, başkasının ırzına namusuna el uzatmamak, faiz yememek, ne insanların ne de Allah’ın hukukuna tecavüz etmemek demektir. İslâmiyet’i istememek ise, bütün bu menfî şeyleri kabul ediyorum demek mânâsına gelir.


KUR’ÂN ZAMAN GEÇTİKÇE TAZELEŞİYOR

Esasında Kur’ân ve Hadîs-i Şerîfler Peygamberimiz (sav)’in nübüvvetini ispat için yeter ve artar delilleri ihtiva etmektedir. Çünkü tarihe bakıyoruz, araştırıyoruz ve görüyoruz ki, bir bilim adamının, fikir ehlinin Kur’ân ve Hadis’ten almadan yazdığı kitaplar ve o kitapların içindeki bilgilerin birçoğu sekiz on sene geçtikten sonra geçerliliğini kaybediyor, yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Hatta dünyanın en zekî, en dâhî insanları kabul edilen Eflâtun, Aristo, Sokrat vs. gibilerin, yazdıkları kitapların üzerinden elli-yüz sene geçtikten sonra, neredeyse bu kitapların yüzde doksanı geçerliliğini kaybedip yanlış oldukları ortaya çıkıyor.


Hâlbuki Kur’ân ve Hadîs-i Şerîfler için bu kaide geçerli değildir. Kur’ân’ın 6666 âyetinin, aynı zamanda İmam Ahmet Bin Hambel, bir milyon Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ettiğine göre, milyonu geçen Hadîs-i Şerif’lerin üzerinden bin dört yüz küsur sene geçmesine rağmen bir tek âyetin veya bir tek hadîsin geçerliliğini kaybetmemesi, yanlış olduğu tespit edilmemesi, daima hakkâniyet ve doğruluk üzerinde gitmeleri âyetlerin hem lafzı hem mânâsı Allah’tan olduğuna ve Hadîs-i Şerif’lerin dahi mânâ itibârîyle Allah’tan geldiğine bir delildir. Demek Hazreti Muhammed (sav) hevâ-yı nefsiyle konuşmuyor. Kesinlikle onu Allah konuşturuyor; O da konuşuyor. İşte bu durum Kur’ân-ı Hakîm’in Allah’ın kelâmı olduğunu Hadîs-i Şerîf’lerin mânâsının da Allah’tan geldiğini isbât ediyor. Eğer bunlar bir insan fikrinin neticesi olsaydı, insanların yazdıklarında hata ve yanlışlar olduğu gibi bunlarda da birçok hata ve yanlış bulunacaktı. Mâdem elli-yüz sene değil bin dört yüz sene üzerlerinden geçtiği halde bunlar geçerliliklerini kaybetmiyorlar; Demek onlar Allah tarafından Hazreti Muhammed (sav) vâsıtasıyla bize geliyorlar.

Bedîüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor, tevazzuh ediyor (daha iyi anlaşılıyor).” Evet, nasıl ki insanlar doğuyor, büyüyor, ihtiyarlanıyor onların fikirleri ve bilgileri de onlar gibi ihtiyarlanıyor. Öyle de insanların sanatları tecrübeler neticesinde kemâle doğru gidiyor. İnsanların ilk yaptıkları bir cihazın modeli ile son yaptıkları aynı cihazın modeli ve mükemmelliği bir olmuyor. Bu da insanın âcizliğini ve eksikliğini ifade ediyor. Bu kural Cenâb-ı Hakk için geçerli değildir; İlk yaptığı sanat ile son yaptığı sanat arasında mükemmellik noktasında bir fark yoktur. Çünkü Allah sonsuz İlim, Hikmet ve Kudret sahibidir. İlk yarattığını en son ve en mükemmel model ile yaratıyor. Onun için sanatı arasında bir model değişikliği olmuyor. Aynen öyle de Allah, İslâmiyet’i ve Kur‘ân‘ın hükümlerini ilk olarak indirirken en son mükemmellikle indirmiştir. Zaman geçtikçe Kur’ân ve İslâmiyet’in hükümleri de gençleşiyor. Allah’ın hükümlerinde bir değişiklik söz konusu olmadığı gibi, onlara uymak saadet ve selâmet vesîlesidir. Onlara muhalefette ise şekâvet ve ebedî azap vardır.

Demek hadislerin ve âyetlerin hakkâniyetleri aynı zamanda onları bize getiren Habîb-i Rabbü’l Âlemîn’in de sıdkına ve nübüvvetine en kuvvetli bir delildir.
Allah hepimizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyip rızâsına mazhar eylesin. Âmîn.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder