SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

25 Eylül 2011 Pazar

Kendi Değerlerimiz ve Bizim Yuvamız


Tanzimat Fermanı, daha çok Fransız kültürüyle yetişen ve o kültüre göre hayatı, eşya ve hâdiseleri okuyan elitimizin, ülkemizde yenilik adına her şeyi yeniden nizama koymaya çalışmasıydı. Mustafa Reşit Paşa tarafından Batı kriterleri esas alınarak akdedilen bu fermanda ne yazık ki, bizim ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerler hesaba katılmamıştı. Evet, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda belki Devlet-i Âliye’yi kurtarma cehdi vardı fakat bizim değerlerimiz yoktu. İşin içinde bulunan Mustafa Reşit Paşa samimi miydi, değil miydi, bilemiyorum. Onu ancak Allah bilir. Ancak işin içinde samimi insanların olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, takip ettikleri yol-yöntem doğru değildi. Bir şey hedeflenmişti, bir yere ulaşılmak isteniyordu; belki yeniden bir Kanuni veya bir Fatih dönemi tahayyül ediliyordu, ancak alkışlanmaya layık böyle mukaddes bir mefkûre yanlış yollarla elde edilemezdi. Zira Batı’nın terbiye sistemi, sosyolojik kuralları ve pedagojik anlayışıyla, bize ait hedeflenen o düşünce ve projeler hayata geçirilemezdi. İşte Tanzimat ricali bu noktada yanılıyordu. Çünkü gaye, mefkûre ve ufkun hakkaniyeti ölçüsünde, ona götürecek yolların da doğru olması iktiza eder. Eğer sizin hedefiniz emniyetli ve sağlıklı bir şekilde İstanbul’a ulaşmaksa, oraya patikalardan değil ancak otobanlar üzerinden ulaşabilirsiniz. Yol olarak patikayı tutarsanız, o yollar sarpa sarıp önünüze sıra dağlar çıkabilir; çıkabilir ve siz hedefinize ulaşamadan takılıp yollarda kalabilirsiniz.

Bu arada şunu da ifade etmeliyim ki, aslında bizde çözülme Tanzimat’tan çok daha erken bir dönemde başlamıştı. Tanzimat, işin artık dışa vurduğu dönemin adıdır. Meseleyi sadece Mustafa Reşit’e bağlamak, on dokuzuncu asrın ilk yıllarıyla irtibatlandırmak yanlıştır. Belki o mesele, Yeniçeri’nin başkaldırdığı, saray baskınlarının, o baskınlarla hükümdar indirip hünkâr çıkarma gayretlerinin olduğu dönemlere; Genç Osman ve 4. Murad dönemlerine kadar uzanır. Ta o zamandan itibaren fitne, ihtilaf ve iftiraklar bizi içten içe kemiriyor ve karbonlaştırıyordu. Bu sebeple denilebilir ki, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği yıllarda, bizim zaten kendimize ait devlet ve idare felsefemiz, adalet ve hakkaniyet telakkimiz yerle bir olmuştu. Merhum Mehmet Âkif’in şu enfes ifadeleri sanki o dönemi tasvir etmektedir:

“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar,
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Sonraki yıllarda ise yara daha bir derinleşti, acılar daha bir arttı. Temel değerlerimiz bütünüyle -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- künde künde üstüne devrildi. Bu arada yuva da yıkıldı; yuvadaki eşler arasında sağlam temeller üzerine kurulu hayat felsefemiz de, anne-baba evlat arasındaki sıcak ve samimi münasebet anlayışımız da.

Ne var ki, bu acı ve hazin tablo karşısında ümitsizliğe düşmek yerine, her birimiz, aile müessesinin yeniden ihyası adına elimizden gelen gayreti ortaya koymamız gerekir. Fakat şu husus da unutulmamalı ki, aile bütün bir toplumla irtibat hâlinde olduğundan, onun tam mânâsıyla ıslah ve ihyası toplumun bütün müesseseleriyle ıslah ve ihyasına bağlıdır. Mesela siz belli bir dönem kendi evinizde melekleri imrendirecek bir huzur atmosferi yakalayabilirsiniz. Fakat eğer sokak, o mânâ ve ruhu vermiyorsa sizin evde belli bir düzene koyduğunuz, çözüme kavuşturduğunuz meseleleri sokak alır ve yeniden kendine benzetir. Aynı şekilde mâbed o mevzuda yuvaya destek olmuyor, mektep onun yanında değilse, sizin evde kazandırdığınız iyi ve güzel hasletler yeniden berhava olup gider. Bu sebeple hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, aile müessesesinin ihyası bütün bir toplumun ihyasıyla irtibatlıdır.

Ciddi Duruşla Birlikte İnkılâpçı Ruh

Asıl konumuza dönecek olursak, her şey künde künde üstüne yıkılıp gittikten sonra zannediyorum yeniden kendi değerlerimize dönme zamanı gelmiştir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kendi değerlerimize sahip çıkma mevzuunda ciddilerden daha ciddi bir duruş ortaya koymak olmalıdır. Bunun ismi ne ricat, ne irtica, ne de gericiliktir. Zira biz kendi değerlerimize sahip çıkmanın yanında dünyayı içinde bulunduğumuz zamana göre doğru okumamız, bu mevzuda inkılâpçı bir ruha sahip olmamız gerektiğine de inanıyoruz. Aslında mü’min için bu durum, bir mânâda bir ikilem ve altından zor kalkılır bir çelişkidir; ama o, bunu mutlaka gerçekleştirme azminde olmalıdır. Yani bir taraftan kendi değerlerini dünyalara feda etmeyecek kadar onlara sahip çıkacak, “bin canım olsa o değerlere feda olsun” diyecek; fakat diğer taraftan da, en büyük bir müfessir olan zamanın tefsirini, o tefsirin rüzgârını arkasına almada asla ihmalde bulunmayacak. Yoksa zamanı ve tekvînî emirleri daha iyi yorumlayan insanlar gelir; gelir ve üzerinizde baskı kurup size hükmetmeye başlar. Ardından siz, günümüzde olduğu gibi, onların vesayetine girmeye mecbur kalır ve ezilmeye mahkûm olursunuz. İşte bu yönüyle her birimiz sürekli inkılâpçı ve doyma bilmeyen bir mârifet eri olmaya çalışmalıyız. Düşüncede, tefekkürde, araştırmada, zamanı doğru okumada durağanlık bizi esir hâle getireceği için eşya ve hâdiseleri, pamuk veya yün atıyor gibi sürekli hallaç etmeliyiz.

Bir dönem, bir mesele hakkında siz en mükemmeli yakalamış olabilirsiniz. Nedir o en mükemmel olan? Mesela Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’yı çok iyi okuyarak bir mesele hakkında ortaya koyduğunuz en isabetli içtihad ve istinbat. Fakat bir yönüyle ona bile bağlanıp kalmakla yetinmemeli ve içinde bulunduğunuz zaman ve şartlara göre onu bir kez daha okumalı, en isabetli olanın, o olup olmadığını yeniden gözden geçirmelisiniz. Yanlış anlaşılmasın, bunun mânâsı, -hâşâ- zamana göre ibadet ü taatte reform ve değişikliğe gitme demek değildir. Bilakis kastımız, tekvînî emirlerin doğru okunması, hayat-ı içtimaiye ve terbiyeye o zaviyeden bakılması ve başkalarına vereceğimiz şeyleri vermenin yanında, kalibreden geçirmek suretiyle, temel değerlerimize aykırı olmadığı sürece başkalarından da alacaklarımızı almaktır. Bütün bunlar bizim, içinde bulunduğumuz zamanın çocuğu olmamızın bir gereğidir.

Bu sebeple biz bu bakış açısıyla bir kez daha kendi değerlerimize yönelmeli ve onları yeniden gözden geçirdikten sonra efkâr-ı âmmeye arz etmeliyiz. İşte o zaman Allah’ın izniyle maarif, mâbed, aile yabancılaşmaktan kurtulacak; kurtulup yeniden kendi değerleri üzerine ruhunun abidesini ikame edebilecektir. Tabiî, bütün bunlar öyle bir anda, bir hamle ve bir nefhada olacak işler değildir. Bakın, sohbetlerinde ve huzurunda derin bir insibağ bulunan ve aynı zamanda çevresinde o insibağı hakkıyla temsil eden mükemmel bir cemaate sahip olan Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bile her şeyin yerli yerine oturması ve yeniden İbrahimî ahlakın inkişaf etmesi adına yirmi üç sene ölesiye bir gayret göstermiştir.

Bu Ne Hakperestliktir Allah Aşkına!

Şimdi isterseniz kıyamete kadar gelecek bütün problemlerin çözüm yolunu gösteren o Ferid-i Kevn u Zaman’ın hayatından ailevî problemlerin çözümü adına birkaç kesit sunalım: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) aile fertlerini arızasız ve kusursuz bir şekilde idare etmesi fetanet-i uzma sahibi oluşunun bir tezahürüdür. Eğer Allah Resûlü’nün (aleyhisselatü vesselâm) peygamberliğine delalet eden; parmaklarından su akması, bir parmak işaretiyle kamerin iki parçaya ayrılması, bir oğlakla üç yüz insanı doyurması vb. herhangi bir mucizesi olmasaydı bir dönem aynı anda dokuz tane mübarek anamızı kavgasız, gürültüsüz idare etmesi, bir arada tutması peygamberliğine delil olarak yeterdi. Ayrıca ezvac-ı tahirat, cahiliyeden yeni çıkmış kadınlardı. Üzerlerinde hâlâ o döneme ait bazı hususiyetler taşıyan o mübarek validelerimiz, saadet hanesine girince birdenbire değişiyorlardı. Beşeriyetten çıkıp âdeta melekleşiyorlardı. İnsan olmaları itibarıyla elbette ki onların da kendilerine göre bir kısım hissiyatları vardı; fakat onlar o Kudsi Cazibe etrafında hissiyatlarını aşmış ve bir huzur atmosferi oluşturmuşlardır. Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) ciddi herhangi bir problem çıkmasına fırsat vermeden onları idare etmişti. Evet, tekrar edecek olursak, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in hiçbir mucizesi olmasaydı, nikâhı altındaki dokuz zevcesini bir arada idare etmesi bir mucize-i kâmile, bir delil-i vazıh ve bir burhan-ı sâtı’ olarak O’nun peygamberliğine yeterdi. O’na da, O’nun ezvac-ı tahiratına da canlarımız feda olsun. Onların her biri bizim başımızın tacıdır.

Şimdi Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bunu nasıl başardığı, nasıl bir yol izlediği önemle üzerinde durulması gereken mühim bir meseledir. En başta ifade edilmesi gerekir ki, O, mübarek eşleri arasında her zaman hakkaniyeti gözetti ve adaleti temsil etti. Öyle ki Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, bir ay, bir ay daha, bir ay daha geçiyordu da hücre-i saadetlerinde ocak yanmıyordu. (Buhârî, rikâk 17; Müslim, zühd 20-36). Bu çok zor bir meseledir. Çünkü O, peygamberlik misyonunun bir gereği olarak, hayatını fakr u zaruret içinde geçiriyor ve insanların zihninde peygamberlik misyonuna ait en küçük bir lekenin bulaşmasına fırsat vermiyordu. Evet, O,

فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللّٰهِ

“Ben sizden ücret beklemiyorum ki! Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.” (Yûnus sûresi, 10/72) hakikatine sımsıkı bağlı yaşıyordu.
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Kendileri hidayette olan ve sizden, yaptıkları tebliğ karşılığında ücret ve mükâfat istemeyenlere tâbi olun!” (Yâsîn sûresi, 36/21) hakikatinin canlı timsaliydi. Ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde, zırhının bir Yahudi nezdinde rehin olarak bulunduğunu hepiniz bilirsiniz. Ailesinin maişetini temin etmek üzere para bulamamıştı da, alacağı borç para karşılığında zırhını bir Yahudi’ye rehin olarak vermişti. Kendisi sert, kuru bir zeminde yatıyordu. Hatta i’la hâdisesi münasebetiyle O’nun yanına giren bir sahabi gördüğü manzarayı anlatırken, cumbasında bir hasır üzerinde yattığını ve o hasırın da yüzünde iz bıraktığını bize haber veriyor. Şimdi O, hayatını bu kadar bir sadelik içinde götürünce, mübarek eşleri de dahil olmak üzere insanların bu mevzuda O’na bir şey demeleri mümkün değildi. İşte o hanenin içinde böylesine bir adalet ve hakkaniyet vardı ki, kimsenin ona itiraz etmeye hakkı olamazdı.

Diğer taraftan ailesinin hukukunu görüp gözetmede de kılı kırk yararcasına bir hassasiyete sahipti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ibadet ve ubûdiyete karşı nasıl bir iştiyak içinde olduğunu biliyoruz. Meselâ bir hadis-i şeriflerinde O:

حُبِّبَ إِلَيَّ مِنَ الدُّنْيَا اَلنِّسَاءُ، وَالطِّيبُ، وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ

“Bana (üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gerçek göz aydınlığım.” (Nesâî, işretü’n-nisâ 1) buyururken, başka bir yerde ise şöyle der:
إِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ

“Benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/84) Bunun mânâsı şu demektir: Sizin yeme, içme ve daha başka cismanî arzularınızı tatminde aradığınız lezzeti ben ibadetten alıyorum. İşte durum böyle olmasına rağmen Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gece ibadeti için yatağından ayrılırken, Hz. Âişe’den müsaade istediğini görüyoruz. Evet, O, gece ibadeti için dahi yatağından ayrılırken; “Yâ Âişe! Müsaade eder misin, bu gece Rabbime ibadet edeyim.” buyuruyordu. Bunun üzerine Hz. Âişe Validemiz: “Seninle olmayı severim, fakat senin hoşuna gidecek olan her şeyi de severim.” cevabını veriyor. (İbn Hibbân, Sahih, 2/386) Bu ne hakperestliktir Allah aşkına! Çünkü o esnada, mübarek zevcelerinin hakkı söz konusu; o vakit orada onunla beraber bulunması gerekiyor. Ancak diğer taraftan da Rabbine ibadet etme adına öylesine derin bir aşk u iştiyakı var. Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşinden müsaade istemek suretiyle bu çelişkiyi aşıyor.

İncelik, Zarafet ve Vefa

İşte eşler arasındaki münasebet adına böyle bir incelik, zarafet ve nezaket çok önemlidir. Hanımefendiye karşı bu ölçüde bir bağlılık izhar etme meselesi... Aslında bizim toplumumuz böyleydi. Müsaade ederseniz dar çerçevede ailem içinde gördüğüm bazı şeyleri anlatmak istiyorum. Onlar belli ölçüde bozulmuş, dejenere olmuş bir toplumun kalıntısı olmasına rağmen, Osmanlı’dan bulaşan şeyleri hâlâ yaşayan bir aileydi. Rahmetlik dedem öyle sert bir adamdı ki, evden çıkıp camiye giderken geçtiği sokakta toparlanmadık adam kalmazdı. Şamil Ağa geliyor diye ağızları yüreklerine gelirdi. Munise ninem ise tamamen farklı fıtratta bir insandı. Bir kere yanında Allah dediğinizde yirmi dört saat ağlayan, yumuşak kalbli bir kadındı. Ben on bir, on iki yaşına girene kadar onlar hayattaydı. İşte o sert ve heybetli adamın bir gün bile eşine kaşlarını çatıp baktığına şahit olmadım.

O yumuşak kalbli, gözü yaşlı ağlayan kadın, ahir ömründe mefluç bir hâlde yatağa düşmüştü. Annem her gün başında ona teyemmüm aldırıp namaz kıldırırdı. Annem demişti ki: “Vefatından önceki son cuma gecesi, benden abdest aldırmamı istedi. Ben de aldırdım. Ondan sonra da bir kahkaha attı ve şöyle dedi: ‘Dünyadan murad almamışız. İkimizin cenazesi de bu gece evde kalacak.’ Aslında Şamil dedenin hiçbir şeyi yoktu. Buna rağmen ninen vefat edip bir tüy gibi yastığa düştüğü esnada, ben onun gözlerini kapatırken, öbür odadan da dedenin feryadı koptu ve o da vefat etti.” İşte onların aralarında böyle bir bağlılık söz konusuydu.

Rahmetlik pederim 1974’te vefat etmişti. Ben o zaman otuz beş, otuz altı yaşındaydım. Rahmetlik pederimin de, hayatım boyunca sadece bir kere anneme kaşlarını çattığını hatırlıyorum. Ancak o esnada büyük annem hemen araya girdi ve “Ramiz! Eğer ona bir şey yaparsan sana sütümü, emeğimi haram ederim.” dedi. İşte, bozulmuş Osmanlı’dan kalma aile yapımız hâlâ böyleydi.

Bir başka misal de büyük amcamdan vermek istiyorum. Eşiyle nasıl bir hayatları vardı, çok bilemiyorum. Ancak eşi vefat ettikten sonra her hafta Erzurum’dan arabaya binip köye onun mezarını ziyarete gelir, mezarın başında da yarım saat ağlardı. Sonra tekrar arabaya binip Erzurum’a geri dönerdi. Hatta bir gün ablam bana gelip: “Şu amcana bir nasihat etsen. Ölmüş bir insanın arkasından bu kadar ağlaması doğru mu?” diye ricada bulunmuştu. Benim dar dairede bildiğim belki bütün aileler böyleydi. Evet, bizim, bozulmuş, şöyle böyle deformasyona maruz kalmış aile yapımız bile böyleydi.

Benim derdim burada, ne Şamil Ağa’yı ne Munise Hanımı, ne de bir başkasını anlatmak değil. Bu misallerle bir hususa dikkat çekmek istiyorum: Vefaya vefa ile cevap verilir. Siz o ölçüde vefalı olmazsanız size de vefalı davranmazlar. İşte toplumumuzda meydana gelen onca darbeden sonra hâlâ eşler arasında o kadar vefanın olması bana çok önemli geliyor.

Hâsılı, siz karşı tarafa emniyet ve güven telkin etmeli ve inandırmalısınız ki, o da size inansın. Vefalı davranmalısınız ki, vefalı davransın. Onu görüp gözetmelisiniz ki, o da sizi görüp gözetsin. Bu durum molekül yapımız diyebileceğimiz aile hayatında bu çerçevede olduğu gibi, köy, kent ve devlet çapında da aynı şekildedir. Vefaya vefa ile, teveccühe teveccühle, nazara nazarla, sadakate de sadakatle mukabele olur. Aslında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı da buydu. O (aleyhissalâtü vesselam) Veda Hutbesi’nde “Onlar sizin nezdinizde size emanet, siz de onlara emanetsiniz.” buyurmuştu. Meseleye O’nun tavsiyeleri zaviyesinden bakarsanız, günümüzde kadın haklarını savunanların gerilerin gerilerin gerisinde kaldığını görürsünüz. Allah’ın binlerce salât u selâmı O’nun üzerine olsun. O’na dosdoğru inanan, O’nu dosdoğru kabullenip arkasından yürüyenlerden de Allah ebediyen razı olsun!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder