SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Çocuklar Ölmesin Ama Sadece Bedenleri Değil, Ruhları Da...


Her insanın geleceği çocukluk ve gençlik çağlarındaki intibâ ve tesirlerle sımsıkı alâkalıdır. Çocuklar ve gençler yüksek duygularla coşup şahlanacakları bir iklimde yetişiyorlarsa zibnî ve fikrî durumları itibarıyla diri, ahlâk ve fazilet itibarıyla da örnek olacaklardır.

Yedi yaşındaki çocuğunun ufalanmış cam kırıklarını, sofradaki yemeğin üzerine dökerken gören annesi bir çığlık kopararak çocuğuna ne yaptığını sorar. Aldığı cevap oldukça düşündürücüdür: “Geçen gün televizyonda seyrettim, biri böyle yaptı ve evdekiler öldüler Ben de deniyorum, bakalım kimse ölecek mi?”

Görüldüğü gibi afacan, doğru ve yanlışı tam olarak idrak edemediğinden, ölmenin ne demek olduğunu bilmemekte ve tesirinde kaldığı bir televizyon dizisinde gördüklerini, sonu facia ile neticelenebilecek bir uygulamaya girişmektedir.

Evet, nedir bu, çocuklarımızın zamanını çalan sihirli kutu?

Eğlendirici ve öğretici nitelikleriyle haber, bilgi ve kültüre yönelik yayınları geniş kitlelere ulaştırma vazifesini gören televizyon, bunun yanında fertlerin kendilerini tanıyıp şahsiyetlerini geliştirebilmelerine vasat hazırlayan, zaman zaman onlara düşünme ve eleştirme fırsatı veren önemli bir cihazdır.

Televizyon, göze ve kulağa hitap edebilen tesirli bir kitle iletişim vasıtası olması sebebiyle müsbet hizmetlerinin yanısıra, iyi değerlendirilmediği takdirde menfi neticelere de sebep olduğu aşikârdır. Fakat gelin görün ki pek çoğumuz, bu menfi neticeleri nemelazımcılık hastalığı ile pek dikkate almamakta ve geleceğimizi emanet edeceğimiz bu çocuklarımızın beyaz camla özdeşleşerek “televizyon çocukları” haline gelmelerine seyirci kalmaktayız.

Bu televizyon ile özdeşleşip televizyon kolikleşme öylesine tehlikeli buutlara ulaşmıştır ki, Psikolog Doktor Jung Bay Ra’nın yaptığı araştırma neticeleri oldukça tüyler ürperticidir:
Araştırmaya göre, “Babanızı mı daha çok seviyorsunuz televizyonu mu?”sorusunu ankete katılan çocukların %44’ü “televizyonu” “anneni mi daha çok seviyorsunuz televizyonu mu?”şeklindeki diğer bir soruya da “televizyonu” diyen çocukların sayısı %20’dir.

Çocukların boş zamanlarının bir bölümünün eğlence ile geçmesi gayet normaldir. Eğlence herkesin, özellikle çocukların hayatında olumlu bir dinamiktir. Ancak ticari gayeli hiçbir denetime tabi tutulmamış bir eğlence aracı haline gelen günümüz televizyon programlarının çocuklar üzerinde tahrip edici ciddi tesirler gösterdiği ve suçu artırdığı bilinen ilmi bir gerçektir.

Bu yayınlarda, toplum düzeninin sağlıklı işlemesi için olması gerekenin tam tersine; suç tekniği öğretmek, suçu tabii, çekici, hatta heyecanlı ve faydalı bir faaliyet olarak göstermek; suçluya saygın bir şahsiyet vermek; suçluyu cana yakın, sempatik bir kişi olarak sunmak; adalet mekanizmasını ve polisi gülünç şekilde göstermek; suçun adeta reklâmını yapmak vb. gibi pek çok yanlış imajlar, denetimsizlikten dolayı çocuklarımızın körpe dimağlarında iz bırakacak şekilde sokulmaktadır.

Oysa daha ilk çağlarından itibaren çocuklar, kendilerine model olarak seçtikleri TV kahramanlarının özelliklerini günlük hayatlarına ve oyunlarına yansıtmaya başlarlar. Bu kahramanlar özellikle şiddet unsurlarıyla öne çıktıklarından, çocuktaki saldırganlık duygularını harekete geçirip onu saldırgan yapmakta ve şiddeti günlük hayatında bir metod haline getirmelerine sebep olmaktadırlar. Çünkü çocukta daha bu duygularını dizginleme istidadı zayıftır.

Psikolog doktor var Lövaas’ın yaptığı bir araştırma, neticesi itibarıyla pek iç açıcı değildir:
Araştırma için topladığı çocukları iki ayrı grup olarak, oyuncak dolu iki odaya yerleştiren Lövaas, çocuklardan bir gruba vurdulu-kırdılı bir filmi gösterdi. Diğer gruptaki çocuklar oyuncaklarıyla sessiz ve kavgasız bir şekilde oynuyor oldukları halde, filmi seyreden çocuklar, filmden hemen sonra oyuncak bebeklerin başlarını tokuşturmaya başladılar.

Ayrıca ABD Psikiyatri Cemiyeti’nin bu yılki toplantısında konuşan Dr. Brondon Centerwal, “TV ve filmlerdeki şiddet sahneleri; cinayet ve şiddet hadiselerinin %50’sinin sebebidir. Şayet şiddet gösteren TV filmleri olmasaydı, 10.000 daha az adam öldürme, 70.000 daha az ırza tecavüz, 1 milyon daha az motorlu vasıta hırsızlığı, 2,5 milyon daha az ev hırsızlığı ve 10 milyon daha az diğer hırsızlık vakaları olacaktı.” demektedir.

Televizyonun milyonlara hitap etmesi, yapılan hatanın affedilirliğini zorlaştırmaktadır. Onun için konu çok önemli ve hassastır.

Çocuğun psiko-sosyal gelişiminde rolü çok büyük olan televizyon filmlerindeki kahraman rolündeki oyuncunun, çok iyi seçilmiş olması gerekmektedir. Çocuğun şahsiyetini geliştirirken kendisini özdeşleştireceği bir model olarak alacağı kahraman; doğrunun, iyinin simgesi olmalıdır. Bu yayınlar için seçilen konular toplumun sosyokültürel gerçeklerini yansıtan, eğitici ve uyarıcı nitelikte olmalı ve mutlaka psikolog, pedagog vb. gibi uzmanların denetiminden geçmelidir. Hatta her TV kanalına bünyesinde bu uzmanlardan bulundurma mecburiyeti getirilmeli ki, daha senaryo safhasında yanlışın önüne geçilebilsin.

Sadece şu misal bile bu saf yavrularımızın kandırılmaya ve istismar edilmeye ne kadar müsait olduğunu göstermesi bakımından önemli bir ölçüdür:

“New York’ta yılbaşı sabahında bir televizyon kanalında Muphet Show’u sunan spiker, çocuk/ara erken saatte (ebeveynler bir gece önceden geç yattıkları için) ‘Babanız uyuyor mu çocuklar? Eder uyuyorsa gidin ceketinin cebinden cüzdanını alın, cüzdanının içinden eski başkanımızın resimleri olan yeşil kâğıtlardan birkaç tanesini bir zarfa koyun ve bizim şu adrese yollayın’ deyince, ertesi günden itibaren televizyon istasyonuna dolarlar yağmaya başlamıştır’

Ya günün birinde başka bir psikopat ekranın önüne çıkıp, bu saf tomurcuklarımıza ellerine bir kibrit almalarını söyleyip çok daha tehlikeli şeyler yapmalarını öğütlerse...

Nasıl, herkes bir an için ürperdi değil mi? Oysa yanacak olan yüzlerce, bilemediniz binlerce ev. Peki ya bu yayınlarla kelebekler gibi ateşe atılarak yanan milyonlarca çocuklarımızın ruhlarına ne demeli?..

“Her gelecek yakındır” fakat kalp ve kafaları gafletle katmanlaşmış insanımız, peşin netice görmeye alıştığı için tehlikenin büyüklüğünün farkında değil. Her yıl, 0-14 yaş arasındaki 21 milyon çocuğumuzun %90’ı, He man, Woltran vs. gibi batasıca batı kaynaklı çizgi filmlerle “Allah’tan başka insana ve tabiata hükmeden güçler”in olduğunu anlatan hayal mahsulü yayınları izlemekte ve ruhları bilmeden inancımıza aykırı görüşlerle kirlenip kararmaktadır.

Bugün İngiltere’de muhafazakâr milletvekilleri parlementoya sundukları önergede:
“ Televizyon aracılığıyla milyonlarca eve Allah’a inanmazlık şüphe ve kirli düşünceler yayılıyor Suç, vahşet, kanunlara karşı çıkmak, durmadan artıyor; Televizyonumuz ise, bütün bunları, tabii davranış/armış gibi sergileyen filmleri yayınlamaktadır. Televizyonun politikasında köklü ve mecburi değişiklik yapılmalıdır. Bu programlarda Allah, millet hayatımıza yeniden kazandırılmalıdır...” diyerek devletlerinin bekası için çocuklarını korumaya almaya çalışmaktadırlar.

Yine Avustralya’da çocuklarının ruhen dengeli gelişebilmesi için her yayından önce programın nevine göre ebeveynlere ikazlar yapılmaktadır. (ki bizde de acil olarak başlatılması çok fayda sağlayacaktır)

Avustralya’da bir TV programı başlamadan önce öyle kocaman bir (A.O) yazılır ekrana. Adult Only, yani “sadece yetişkinlere, Çocukların seyretmeleri yasaktır” demektir. Bazen ekrana (G) harfi yansıtılır.( General) yani herkese demektir… Ve nihayet bazı programlarda seyirciler ekranda (PRG) harflerini görürler. Parent Requirred General (Küçükler sadece velilerinin yanında seyredebilirler) işaretidir. Çünkü, çocukların soracakları bazı şeyler olabilir.

Ayrıca; polis, çocuklara yasak programları seyrettirebilecek olan aileleri, evlere ani baskın düzenleyerek kontrol edip cezalandırabilmektedir.

Bizde ise, “özgürlük kalkanının” ardına sığınılarak ekranlardan her türlü kirli görüntülerin sağanak sağanak yağmasına müsaade edilmektedir. Bugün, üzerine şeker sürülüp hap haline getirilmiş zehirleri yutarak yavaş yavaş çürüyen bir toplumu müşahede etmek isteyenler, Türk toplumunun ve ailesinin ekran karşısındaki halini incelemeleri yeterlidir sanıyorum.

Oysa bir toplumun ve ailenin, hele hele nüfusunun %36’sı çocuk ve gençlerden müteşekkil toplumumuzun sağlam payandalı olabilmesi, “geleceğimizin teminatı” dediğimiz çocuklarımızın ruhlarının aynalar gibi parlak kalmasına bağlıdır.

Bundan dolayı “İslam fıtratı üzerine doğan” çocuklarımızın bu fıtrat üzerine muhafaza edilmesi farzlar ötesi bir ehemmiyet kazanmaktadır. Bu da öncelikle ilk mürebbiye olan ebeveynlere düşmektedir. Bu hususta akla gelen pratik uygulamalar ise:

- Çocuğun zamanının programlanıp bunun alışkanlık haline getirilmesi (ders- Çocuğun zamanının programlanıp bunun alışkanlık haline getirilmesi (ders, oyun, TV seyretme ve uyku zamanlarının dilimlenmesi).

- Televizyon kapatma alışkanlığı olmayan ülkemizde, ebeveynlerin gerektiğinde televizyonu kapatmayı bilerek, bunun yerine kitap okuma, sohbet, ziyaret vs. gibi meşgalelerle çocuklara örnek olmalarının sağlanması. Böylece insan ilişkileri geliştirilerek çocuğun sosyalleşmesi sağlanmış olur.

- Dizi filmler gibi uzun süren yapımlarda, bunların konuları genelde “incir çekirdeğini doldurmadığı için” seyredilmemesi prensibinin başta konulması.

- Çocukların saldırganlık tepkilerini harekete geçiren, onları aşırı uyaran ve içtimai değer yargılarımızın değişmesine sebep olan yayınların izlenmemesi.

Bu tedbirleri almayıp çocuklarımızın kalp ve kafalarını berrak tutamazsak korkarım ki, Fatihleri, Yavuzları, Molla Güranileri ve Akşemseddinleri sadece tarih kitaplarında görecek ve bunlar gibi milletin ruh, fikir ve aksiyonunu ayakta tutacak yeni dinamiklerin yetişmesi hayal olacaktır.

DİP NOTLAR

1. Şahin, M. Abdülfettah; Ölçü veya Yoldaki Işıklar-2, T.Ö.V. Yay., İzmir 1990, s.45
2. Gürel, İnci; Televizyonun İlkokul Çağındaki Çocuklar Üstünde Etkilerine İlişkili Araştırma, Karacan Yay., İstanbul 1977, s. 227
3. Şener, Erman; Televizyon, Video, İstanbul 1984,5.57
4. Yavuz, Prof. Dr. Hakkı; Çocuk ve Suç, Remzi Yay., İstanbul, s.245
5. Köprü Nisan 1985, sayı: 85, s.19
6. Korkmaz, Hasan Hüseyin; Çocuk Eğitimi, Feza Yay., İstanbul 1993, s. 107
7. Anadol, a.g.e., s.69
8. Tuğrul, Semih; Türkiye’de Televizyon ve Radyo Olayları, İstanbul 1975, s.110
9. Anadol, a.g.e., s.58

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder