SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

5 Ağustos 2010 Perşembe

BEDÎÜZZAMAN’IN KÜLÂHINA PÜSKÜL TAKMAK!..


MEFHUMLARIN ALACA karanlığında ilerliyoruz... Hazân sisleri çökmüş kesif ormanların ürpertisi var içimizde... Bütün şekiller yumuşamış, bütün hendeseler erimiş... Kelimelerin muayyeniyeti yerini bulanık bir akıntıya bırakmış... Hiçbir mefhum zihnimize külliyetiyle intikâl etmiyor, tek bir mefhum kafalar adedince farklı mânâlarla arz-ı endâm ediyor. Babillilerin hazîn âkibeti bile bizim için saâdet yüklü, artık birbirimizi anlayamıyoruz. Anlayamıyoruz, zirâ aynı dili konuşmuyoruz, aynı seslerle konuşsak bile aynı mânâları kastetmiyoruz... Dilimizi tahrib etmek isteyenler için bu, gerçek bir zafer; bizim için, elim bir âkibet...

Mefhumlara hakikî mânâsını yüklemeden anlaşamayız, kelimeler herkes için aynı mânâyı taşımadığı müddetçe dilsizleşiriz. Dilsizleşmek, düşünememek demek; dilsizleşmek hayvanlaşmak dekmek, yok olmak... Devlet-i Âliye’yi târih sahnesinden silenlerin zâferi değil bu, ihanetimizin eseri. Dilimizi biz tahrib ettik, bu şuursuzluk müşterek eserimiz... Düşmanla işbirliğinin gönüllüleri olduk, ahmak gönüllüler... Bu dâvânın en şuurluları geçinen Nurcular bile aynı şuursuzluk gayyasına sürükleniyorlar. İrfãnımızı katleden, îmânımızı boğan “tilcikler” onların dillerinde de medeniyet nişaneleri gibi ışıldıyor... O kadar ki, bu şuursuzluk Risale-i Nur sayfalarında bile yer edinmiş, lügatçeli basılan Risâleler düşman işgali görmüş topraklar gibi... Yazıklar olsun!..

Kelimelerin menşeini mechûle mahkûm edib, soy ağacını tanınmaz hâle getiren Arapça düşmanlığı, Risâle-i Nur’un düşünce semâsının bütün yıldızlarını karartmak demekdir. Sonu “b” ile biten kelimeleri “p”ye, “d” ile bitenleri “t”ye çevirmek Risâle-i Nurlar’ı menşeinden koparmak, köklerini kesmek demekdir. Bedîüzzaman’ın eserlerine bu tarz bir müdahale, en basit tâbiriyle cinnettir, şuursuzluktur... Bu şeni fiile taalluk eden cüz’i irâdeye yakışan sıfat, ihanet... Küçük istisnâlarla tahakkuk ettirilen bu netice, kasdî bir şuurun vücuduna şehadet ettiği cihetle, nezdimde fiilin sahipleri cinnetin masumiyetinden mahrum ve müttehemdirler. Risâle-i Nurlar’ın kahir ekseriyeti Arapça menşeli kelimelere isnâd ettiğinden, misâllendirmek abes kaçar. Bahis mevzuu baskılara bakanlar için her sayfa yüzlerce misâl takdim edecektir.

En az menşe düşmanlığı kadar hazîn olan, lügatçe çalışması bahanesiyle uydurukça kelimeleri Risâle-i Nur’un sahifelerine taşımak, harîm-i ismetine buyur etmektir. Önümde Yeni Asya Neşriyat baskılı Mektubat var, sahifelere göz gezdiriyorum. İşte varlıkları şuur ve gönlüme zehirli mızraklar gibi saplanan, bin yıllık irfânıma kasteden uydurukçanın mübtezel ve mebzûl temsilcileri:

“Olay, oluşan, varsayımsal, değişim, dönüşüm, mutluluk (köpek uluması gibi), soyut, öğrenci (Risale-i Nur öğrencisi evlere şenlik olur), deneme, sınama, kimyasal, işlem, belirleme, görev, bağlantı, sonuç, özel, gereksinim, deneyim, kanıt...”

Uzatmak, abesle iştigâl... Maalesef altıbin sahifelik külliyat, uydurukçanın işgâli altında. Nurcular’a Meriç’in muhteşem tesbitini hatırlatmaktan başka yapabileceğim bir şey yok:

“Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.” (Cemil Meriç, Bu Ülke)
Üstâd’a gelince... Bu tahribkârlığa kimse Üstad’dan fetva bulamaz... Fetvâ şöyle dursun, Üstâd’ın en çok hassasiyet gösterdiği hayatî mevzulardan biriyle karşı karşıyayız. Yeni nesiller anlasınlar, düşüncesiyle Risâleleri sadeleştirmeye çalışmak, ihanetin büyüğü olur. Bedîüzzaman gibi bir dâhînin ilim ve düşünce dünyâsının aynası mutantan ve muhteşem dilini bugünkü zelil dile aktarmaya teşebbüs, ummanı ırmağa bağlama gayreti; hamakat değil, cinnet... Hayır, Üstâd’ın, diline başkasının müdahalesine rızası yoktur:

“Ben, Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu" tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de katiyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.” (Münazarat, s: 16-17)
Bu satırlara rağmen Risâle-i Nurlar’a sadeleştirme veya başka emellerle uzanan eli kırmak, Nurcular’ın haysiyet borcu olmalıydı. Halbuki uzanan el kendi elleri...

Bu elîm neticenin ref’ine kapalı dairede muvaffak olamamış biri olarak, geniş dairedeki Nur talebelerine meseleyi taşımaya mecburdum. Kol kırılır yen içinde, sözüne sığınamazdım. Gelecek nesillerin saâdet ve selâmeti için, Risâle-i Nurlar’ın asliyetini muhafaza, her nur talebesini îmân borcudur. Yol bellidir: Bu kabil baskılı eserler alınmamlı, almış olanlar da iâde etmeli... Ve herkes sesini yükseltemi, herkes îmânın iktiza ettiği kadar haykırmalı...

Bahsi Üstâd’ın rızâsı ve tasvibiyle lâhikalara girmiş bir mektubla noktalayalım:

“Risale-i Nur Kur’ân-ı Mucizü l-Beyanın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mucizü l-Beyanın - Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. (İbrahim Suresi: 4.)- kavl-i şerifinin ima ve işaratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın halis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hata etmemiş olurum zannederim.
Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimi selamlarımla arz ve hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tesid eylerim. Üstadım hakkında birşey yazamadım. Çünkü veraset-i Muhammediye (a.s.m.) makamında olan bir zat-ı alikadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka birşey bilmem.

Milas ve havalisi Risale-i Nur

talebeleri namına duanıza muhtaç

Halil İbrahim (r.h.) “ (Emirdağı Lâhikası S. 87)

Üstâd’ın şâkirdinin hissiyat ve düşüncesini teyid ve tasdik eden mührü:

“Halil İbrahim’in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektuplarının ahirlerinde kaydedersiniz. Bu zat, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakar bir şakirdidir. Risale-i Nur a hitap ederek bu mektubu yazmış.
Said-i Nursî (Emirdağı Lâhikası S. 87)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder