SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Bilim Hakikatı ne kadar bilebilir ??


İnsan; eşya ve hâdiselerin mahiyetini kavrayacak akıl ile mücehhez kılınmış, kendisine ilim ihsan edilmiş yegâne canlıdır. Hz. Âdem’in (as) diğer mahlûkâttan farkı, kendisine ilimlere anahtar olacak Esmâ-i İlâhiye’nin öğretilmiş olmasıdır. Zaten insana ‘eşref-i mahlûkât’ pâyesinin verilmiş olması da bundandır.

İlim, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve anlama (hakikatin bilgisi) mânâsındadır ki, Yüce Yaratıcı’nın sınırsız ve mutlak sıfatlarından biridir. İnsanın öğrenmelerinin çoğu, tecrübelere dayanır. Bilgilerini genelde gayret ve istekle (kesbî) elde eden insanoğlunun bilgisi sınırlıdır. Onun bazı öğrenmeleri de kalbine akan bir ilhamın vesilesiyle olup, vehbîdir.

İlim, Hz. Âdem’e (as) verildiğinde, o bezmde bulunan diğer varlıklar karşısında O’na (as) bir üstünlük kattığı gibi, günümüzde de bir kuvvet ve üstünlük vesilesidir. İlmî gelişmelerin seyri gösteriyor ki, gelecekte çok şey gücünü, ilimden alacaktır. İlim ve teknolojiye sahip devlet ve milletler, diğer milletler üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Bu sebeple, ilme sahip olma meselesi devletler için stratejik önemi hâizdir. Dünyada söz sahibi olmak isteyen devletler, ilmî araştırmalarda diğer ülkelerin önüne geçmeyi kendi toplumlarına hedef göstermektedir.

İnsan nesli var edildiğinden beri, ihtiyaçlarının temini için çalışmış ve varlıkla alâkalı sürekli yeni bilgiler öğrenmiştir. İhtiyaçlarının yanında, merak hissi, âlemi keşfetme ve ondan faydalanma arzusu da insanı araştırmaya iten diğer mühim sâiklerdir.

Bilim neleri biliyor?
Maddî âlemle alâkalı hususlar, pozitif bilimlerin sahasına girer. İnsan, hem büyük kâinatı, hem de atomların dünyasındaki küçük âlemi keşfetmeye çalışmaktadır. İlmî gelişmelerin nihaî hududunu çizmek oldukça güçtür; mamafih, kevnî kanunların çizdiği bir hudut, fıtrat kanunlarının müsaade ettiği bir nokta var olmalıdır. Bununla birlikte bazı çevreler, ideolojik maksatlarla sürekli olarak teknolojideki başarıları nazara vererek bilimin, varlık ve eşyaya ait her şeyin hakikatini bir gün tam olarak açıklayacağı şeklinde bir inancı yaymaya çalışmaktadır. Öyle ki, bilimin âlemdeki bütün problemleri çözeceği, hattâ ölüme bile çare bulacağı fikrini/inancını topluma dayatmaktadır.

Pozitif bilimler, varlığın ve eşyanın nasılıyla ve hâdiselerin meydana geliş şekliyle uğraşmaktadır. Maddenin kanunlarını, hareket ve davranış şekillerini bilmek, onun aslını ve mahiyetindeki bilinmezliği çözmez. Meselâ; ateşin yaktığını bilmek başkadır, niçin yaktığını bilmek başkadır. Birincisi, bir müşahede olup, tecrübelerle ulaşılan bilgidir. Diğeri ise ateşin hakikatine ve aslına vakıf olmaktır, yakmanın hükmünü bilmektir; ateşin mahiyetindeki yakıcı olma keyfiyetine ait bilgidir, yaratılış ile alâkalıdır. Varlığın hakikatini bilmek, yaratma ile alâkalı olduğundan sadece Yaratan’a mahsus bir ilimdir.

Her asırda olduğu gibi günümüzde de, bilimin geleceği hakkında büyük beklentiler vardır. Maddenin aslı tam bilinemese de, ondaki cârî kanunlar keşfedildikçe, yeni teknolojik gelişmelere kapı açılacak ve başka tatbikat alanları bulunacaktır. İnsanın madde üzerindeki tasarruf keyfiyeti de onda işleyen bu kanunların hudutları dâhilinde bir gelişme seyri gösterecektir.

Bilim nelere muktedirdir? Kâinat nasıl ve niçin var olmuştur? İnsan niçin vardır ve hayatın sırrı nedir? Bilimin keşfedebileceği bir ölümsüzlük iksiri var mıdır? Bilimdeki gelişmelerin bir sınırı var mıdır? Pozitif bilimler, varlığın hakikatini ve sırrını gelecekte çözebilecek mi? Bu ve benzeri sorular, herkesin merak ettiği ancak bilimin cevabını bulmakta zorlandığı hususlardır. Varlıkla alâkalı olarak bilimin bugün hakikatini çözemediği, gelecekte de çözümü pek mümkün görünmeyen hususlar yedi kategoride ele alınmaktadır:

1) Kâinatın ortaya çıkışı, kâinattaki hareketin kaynağı,
2) Kâinattaki mevcut nizâmın sebepleri,
3) Maddenin ve maddedeki cârî kuvvetlerin mahiyeti,
4) Şuurun mahiyeti,
5) İnsan iradesinin sebebi ve mahiyeti1,
6 Hayatın menşei,
7) Düşüncenin menşei,

Bu bilinemeyenlerin ilk üçünün madde ve âlemle, diğerlerinin ise canlı ve insanla alâkalı olduğu görülmektedir. Bunlar arasında en öncelikli konu kâinatın niçin var olduğu, nasıl başladığı ve bir sonunun olup olmayacağı hususudur.

Maddenin mahiyeti ve kâinattaki nizâm
Kâinatın yaratılışında ve yapısında hayret verici bir hikmet, mükemmel bir nizâm hâkimdir. Nizâm ve gâye kendiliğinden ortaya çıkmaz, hikmetli hâdiseleri şuursuz bir kısım sebeplere vermek mümkün değildir. Mevcudata hikmet nazarıyla bakılırsa, bütün varlığın tekvinî emirlere itaat ile hareket ettiği, her hareketin perde arkasında birtakım kanunların plânlı bir şekilde işletildiği görülür. Âlemdeki nizâm; varlığın arkasında hükmeden bir ilim, kudret ve iradeyi, dolayısıyla mevcudatı yaratan ve ondaki düzeni kuran ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’nın varlığını zarurî kılar.

Maddenin, enerjinin bir formu olduğu bilinmektedir; ancak bilim, maddenin ve enerjinin kaynağını ve aslını, ondaki cârî kuvvetlerin ve kanunların gerçek mâhiyetini bilememektedir. Meselâ, madde niçin belli kurallara ve kanunlara göre şuurlu gibi davranmaktadır? Bilgi ve irade gerektiren bir davranışı şuursuz madde, nasıl gösterebilir? Pozitif bilimin bilme yollarıyla (gözlem, akıl, deney) bu soruları izah etmek mümkün değildir.

Atom içinde mikroâleme doğru inildiğinde de bir noktadan (sınır/boyut) sonra yine bir bilinemezlik başlamaktadır. Bu sınırın ötesi, teorik olarak Hilbert uzayı2 adını alır; bu boyuta ve ötesine bilimin tecrübî vasıtalarıyla nüfuz edilemeyeceğini bugünkü bilim ifade etmektedir. Dolayısıyla, madde hakkında bilinenlerin çoğu teorilerden ibaret kalmaktadır.

İnsanların ilmî araştırmalar vasıtasıyla maddenin davranış ve hareketinde tespit ettiği kanunlar, bütün varlığın Yaratıcı’ya mutlak itaatinin bir tezahürüdür. Kâinattaki kütle çekimi, atomun içindeki cârî kuvvetler de, bu kanunların ve emirlerin bir neticesidir. Aslında bütün sebepler ve kanunlar, Yaratıcı’nın izzet ve azametine birer perdedir. Yüce Allah (cc), isim ve sıfatların tecellilerini, sebepler adı altında tabiat diliyle terennüm ettirip teşhir eder, bunları insan gibi şuurlu varlıklara seyrettirir, kendisi de onların hayret ve hayranlıklarını seyreder.

Canlılık olarak tarif edilen hayat, cansız maddeden nasıl ortaya çıkmıştır? Hayatın kaynağı, canlılığın mahiyeti ve sırrı, pozitif bilim tarafından hâlen çözülebilmiş değildir. Hayat, varlık içinde hususi mahiyete sahiptir, bilimin çözemediği birtakım sırlar taşımaktadır.

Canlı ile cansızı ayıran şey nedir ve canlılığın sınırı nereden başlar? Canlı vücudunun temel yapıtaşı olan hücre, gerçekten biliniyor mu? Kromozomlarda bulunan genetik kodlar, kim tarafından programlanmıştır ve biyolojik organizmayı nasıl yönetiyor? DNA’da baz dizileri şeklinde kodlanan genetik bilgi, cansız atomlar ve moleküller tarafından niçin bir emir telâkki ediliyor ve bu emirler yerine getiriliyor? Hücredeki bir kısım faaliyetlerin bilinmesi, onun mahiyetinin tamamıyla çözülmüş olması mânâsına da gelmiyor. Diğer taraftan bilimin canlı ile alâkalı bildiği hususlar, bir organizmadaki hayata ait tezahürlerin izahlarıdır, yoksa hayatın ve canlılığın hakikî sebebi değildir.

Hayatın öyle hususiyetleri vardır ki, onun şuursuz maddenin davranışları neticesi ortaya çıkması ve onlarla izah edilmesi mümkün değildir. Hayat, madde parçacıklarının ortak bir gaye etrafında bir araya toplanmasıyla, onlara birliktelik verilmesiyle ve onların bir arada tutulmasıyla ortaya çıkarılan sırlı bir hakikattir.

Gelecekte bilimin inkişâfı ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte, canlıyı taklit ederek onun bir kısım fonksiyonlarını yapabilen canlı benzeri birtakım robotik varlıkların üretilmesi söz konusu olabilir. Bu gelişmeler neticesinde bazı insanlar kendilerinde bir yaratma gücü vehmederek Yaratıcı’yı inkâra sapabilirler. Böyle bir varlıkta hakiki mânâda bir canlılık ve hayatiyet olabilecek midir? Canlılık, sadece fonksiyonel bir durum değildir, onda hayatiyeti meydana getiren madde ötesi bir öz vardır. İnsanların ortaya koyduğu şey, âlemdeki mevcut maddî unsurları kullanarak çeşitli terkiplerde bulunma ve bir kısım inşa faaliyetleridir; yoksa hiç yoktan bir şeyi var etme ve ona hayat verme değildir. Hücredeki organellerin yapıları ve fonksiyonları öğrenilse bile, ondaki ukde-i hayatiye3 bilinemeyen bir sır olarak kalmaya devam edecektir. Binaenaleyh, bilim, mevcut birikimiyle bütün imkânlarını bir araya getirse acaba hiç yoktan bir canlı hücresi yapabilir mi?

Araştırmalar insan üzerinde yoğunlaşmaktadır. İnsan, biyolojik yapısından başka, ruhî yönüyle akıl, irade, şuur ve çeşitli hislerle donatılmış ve diğer canlılardan çok farklı hususiyetlere sahip kılınmıştır. İnsandaki akıl, irade ve karar veren şuurlu yapı nasıl oluşmuştur? Düşünme kabiliyetinin kaynağı nedir ve düşünce nasıl gerçekleşir? Bugün pozitif bilim; akıl, irade, şuur ve düşünce hakkında fazla bir şey söyleyememektedir. İnsan gibi irade sahibi zeki bir varlığın şuursuz kör tesadüfler neticesinde meydana geldiğini izah etmeye çalışmak, aklın kabul edebileceği bir husus değildir.

İnsan bedenindeki mevcut cihâzatı (âletler) ve biyolojik yapıyı harekete geçirmek için ayrıca bir komut gereklidir. Meselâ beyni, vücudun komuta merkezi hâline getirmek için bir program gereklidir. Bilim, insanla alâkalı olarak en fazla beş duyunun fizyolojik mekanizmaları hakkında birtakım bilgilere sahiptir; ancak bu mekanizmaları bilmek, hislerin niçin var olduğunu ve bir duyunun nasıl idrak şeklinde ortaya çıktığını izah etmeye yetmez. Meselâ, ışık hüzmeleri göz vasıtasıyla elektrik sinyallerine çevrilip beyindeki görme merkezine iletildiğinde, beyin hücrelerinde bir resim şeklinde nasıl idrak ediliyor? Gören, işiten, duygulanan, düşünen ve hattâ inanan bir et parçası olan, beynin maddî yapısı mıdır?

Her insan aynı maddî unsurlardan teşekkül etmesine rağmen, farklı karakterlere sahiptir. Ayrıca her insanda sevgi, şefkat ve merhamet gibi hisler farklı şekilde tezahür eder. İnsandaki bu vasıflar, pozitif bilimin maddeyi esas alan metotlarıyla izah edilebilir mi? Kendi varlığından bile habersiz olan insan beyni, düşüncenin, şuurun ve kişiliğin kaynağı olabilir mi?

İnsanları farklı kılan mizaç ve karakterleri, onun mânevî hakikatini teşkil eden fizikötesi âleme ait “ruh” ile alâkalı olmalıdır. Hakikatte, insan vücuduna ve maddesine hükmeden, mânâ ve emir âleminden olan ruhtur. Bir benzetme yapılırsa, sanki ruh, beyni ve dolayısıyla vücudu idare eden bir yazılım programıdır. Beyin ise donanımdır. Bu yazılım ile donanım arasında çok ince bir perde (berzah) vardır. Ruhun vücut üzerindeki tasarruf ve hâkimiyetine ait bu ince sırrı keşfetmek veya onu taklit etmek mümkün değildir. Yaratıcı Kudret (cc), insanın mahiyetine kendi ruhundan üflemiş ve onu hayat sahibi kılmıştır.4

Tesiri nedir?
Varlıkların belirli şekil ve surette meydana gelmesi iki sebeple açıklanabilir; varlıklar ya tabiî sebeplerle var olmuştur veya akıllı bir sebep onları tasarlayıp inşa etmiştir. Meselâ; gelişigüzel bir taş yığınının rastgele tabiat sebeplerinin tesiriyle bir şekli almış olduğu düşünülse bile, taşların düzenli geometrik bir şekil oluşturacak tarzda bir araya gelmiş olduğu görülürse akıllı bir sebebin tesiri ile bu şekli aldığı anlaşılır. Aynı tarzda akıl yürütme biyolojide niçin kullanılmasın?

Bilim adamlarının canlılardan ilham alarak yaptığı bir robotu veya bir teknoloji ürününü görünce hemen herkes “Bunu kim yaptı?” diye sorar. Canlı varlıklar daha az kıymetli veyahut sanatsız mıdır? Güzel bir çiçeği, uçan bir kuşu veya insan gibi akıllı ve şuurlu mükemmel bir canlıyı görünce neden aynı soru sorulmuyor? Mükemmel birer sanat eseri olan canlılar görüldüğünde onu bir Yaratıcı’nın inşa ettiği düşüncesi, niçin bilime aykırı veya bilim dışı oluyor? Bilim adına deterministik natüralizmi ve pozitivizmi ‘bilimsel yaklaşım’ olarak takdim eden materyalist zihniyet, bilimi dar bir bakış aralığına hapsetmektedir.

Ayrıca bilim, tek bilgi kaynağı değildir ve insana her şeyi öğretmez. Bilim, toplumlar için ahlâkî normlar üretmez, insanlara doğru ve yanlışı da gösteremez. Niçin bilim adamlarının kimi inançlı, kimi ateist olmaktadır? Bu durumu izah için sadece dünya görüşünün farklı olduğunu söylemek doğru ve yeterli değildir. Zîrâ, bir bilim insanı için Yaratıcı’ya inanmak veya inanmamak sıradan ve önemsiz bir durum değildir. Aynen bunun gibi, Yaratıcı’nın varlığı veya yokluğu da bir değildir. İnanç, bir insanın hayata bakışını ve dünya görüşünü belirleyen bir değerler manzumesidir.

Darwin’in evrim teorisini ortaya attığı zamanlarda canlı hücresinin muhteviyatı ve mahiyeti hemen hemen hiç bilinmiyordu. Hücre hakkında çok detaylı araştırmalar yapıldıkça, hücrenin çok büyük ilim gerektiren bir İrade’nin eseri olduğu ortaya çıktı. İnsan vücudunda, hususiyetle gözün anatomisi, retina hücrelerindeki karmaşık biyokimyevî yapı, DNA kopyalamasında vazifeli enzimler, diz ekleminin yapısı gibi daha birçok karmaşık organın varlığı ‘indirgenemez komplekslik’ olarak bilinir. Tek hücreli bir canlıya bakıldığında bile insanı hayrete düşüren kompleks yapıların var olduğu görülür. Canlılardaki bu ve benzeri kompleks sistemler, tabiî seleksiyon ve mutasyon gibi şuursuz mekanizmaların tesiriyle ortaya çıkamaz.

Hayatın sınırsız ilim ve kudret sahibi Yüce Yaratıcı tarafından gayeli ve hikmetli olarak yaratılmış olduğu anlayışının ortaya koyduğu en mühim husus; varlığı ve hayatı ‘basit tabiat kanunlarının plânsız ve gayesiz rastlantıların neticesi meydana gelmiş’ olarak gören ve bilim dünyasına hâkim materyalist bir zihniyetin sonunu getirmesidir.

Netice
Canlı ve cansız bütün mevcudatı, Yaratıcı’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. İslâmiyet, akletmeyi ve aklı kullanmayı devamlı surette vurgulamış, inananları öğrenmeye teşvik etmiş, ilim sahibini yüceltmiştir. İnsan, kâinatta görülen saltanat-ı Rububiyet’i tasdik edip ondaki mükemmelliğe ve güzelliğe hayran bir şekilde bakmalıdır. Kâinata, Bânisi ve Sanatkârı ile olan bağ koparılmadan bakılırsa, ondaki hikmetler ve güzellikler daha iyi görülecektir. İnsan, yeryüzünü kendisinin emrine ve hizmetine veren Yaratıcı’ya karşı şükran hisleri ile dolacaktır. Bilimdeki her gelişme, insanı Allah’a daha çok yaklaştıracaktır. Rabb’imiz; “Allah’tan ancak âlimler hakkıyla haşyet duyarlar.”5 buyurmaktadır.

Dipnotlar:
1. Ali Ünal, Zaman Gazetesi (10 Eylül 2007).
2. Hilbert uzayı, kâinatın en küçük boyut aralığıdır, mücerred matematikî bir mekândır, burada asla kuantlaşma olmaz. Bu boyut, bir bakıma henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen varlıkların mekânı kabul edilebilir.
3. Hayat düğümü.
4. Secde Sûresi, 32/ 7–9.
5. Fâtır Sûresi, 35/28.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder