SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

20 Ocak 2011 Perşembe

Bediüzzaman’ın bazen Cuma namazına gitmediği konusu en çok merak edilen ve sorulan bir konudur.


Bediüzzaman’ın bazen Cuma namazına gitmediği konusu en çok merak edilen ve sorulan bir konudur. Hatta birileri bunu bahane ederek Bediüzzaman’a saldırdıklarını görüyoruz. Aşağıdaki iddiaları da dikkate alarak bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
Yazar: Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.), 27-6-2009 İtiraz Edilen Kısım

(...) Bana itiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zahiri bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nuru benim malım zannedip Risale-i Nurun nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: "Said Cum'a cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor" gibi tenkidleri var.

Elcevap: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki mes'elede büyük mâzeretlerim var.

Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cum'anın bir şartı; kırk adam imam arkasında Fâtiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cum'a farz değil. Ben, mezheb-i Âzamîyi takliden, bâzan sünnet olarak kılıyordum. (...)


İddia

Müçtehit imamların muhtelif içtihatları hakkında yukarıdaki sözleri sarf eden Said Nursî, İmam Şafiî’nin içtihadıyla Cuma namazının farziyetini üzerinden ıskat etmiştir. Daha doğrusu, İmam Şafiî’nin görüşünü bu ıskat işine alet etmiştir

Burada, mesele hakkındaki içtihatları -özellikle Şafiî’nin görüşünü- irdeleyecek değiliz. İmam Şafiî’nin bu görüşünü doğru var sayarak diyoruz ki:


Cevap

Bediüzzaman hazretlerine ait olduğu takdirde, en doğru bir bilgiyi bile çarpıtmaya gayret etmenin nedeni ne olabilir? Bu büyük allame-i asra karşı bu kin nereden kaynaklanıyor?

İddia sahibi, İmam şafiye, Şafii mezhebine ve bu vesile ile mezheplere doğrudan saldıramadığı için dolaylı olarak ve dessasane saldırıyı daha stratejik buluyor. “Burada, mesele hakkındaki içtihatları -özellikle Şafiî’nin görüşünü- irdeleyecek değiliz. İmam Şafiî’nin bu görüşünü doğru var sayarak” ifadelerinde bu dessasane taarruzu anlamak mümkündür. Halbuki, İmam-ı şafinin arkasında ümmetin en seçkin alimleri, tefsircileri, muhaddisleri ve kelamcıları vardır.


İddia:

İmam Şafiî’ye göre, Cuma cemaatinin asgarî sayısı kırk kişi olup, bir köyde ikamet etmekte olan kırk kişi toplanırlarsa, Cuma namazı kılmak bunlar üzerine farz olur. Sayı eğer kırka ulaşmazsa, o takdirde bu köy halkına Cuma namazı kılmak farz olmaz.

Burada köyün zikredilmesi, nüfusu az olduğundandır. Yoksa şehirdekilere Cuma namazının farz olduğunda müçtehitler arasında ihtilâf yoktur.


Cevap:

Bu buluşa hayran kalmamak mümkün mü? İfadenin her tarafından zekâ fışkırıyor! “Kırk sayısı, sadece nüfusu az olan köyler için geçerlidir. Yoksa “bir şehir camiinde veya bir mahallesinde Fatihayı okuyan olmasa da, kırk sayısı bulunmasa da, yine de Şafiilere Cuma farz olur!” İn haza illa bühtanun azîm.

- Şafii mezhebine göre, cumanın sahih olmasının şartlarından biri de, mükellef, hür, erkek, mukim (sürekli cumanın kılındığı yerde oturan) -imam dahil- kırk kişiden meydana gelen -hutbenin başından namazın bitimine kadar orada bulunan- bir cemaatin olmasıdır. Şayet hutbe esnasında bazıları dışarı çıksa ve bundan ötürü kırk sayısı eksik olsa, o adamlar geri geldiği zaman hutbenin o kısmının yeniden okunması gerekir. (bk. İmam Nevevî, el-Minhac/es-Sirascu’l-Vehhac, s. 86)

Kırk kişilik cemaatte bir tek kişi ümmî ise / Fatihayı okuyacak durumda değilse, Cuma namazı sahih olmaz.( bk. a.g.y)


İddia:


İmam Şafiî, en az kırk kişinin aynı zamanda imamın arkasında Fatiha okumasını da asla şart koşmamıştır. İmama uyanın Fatiha okuyup-okumaması başka bir konudur. Şafiî’nin Fatiha okumayı imama uyanlar için farz görmesi, Cuma namazının farz olması için Cuma cemaatinden en az kırk kişinin Fatiha okumasını da Cumanın şartlarından görmesi anlamına gelemez.

Bunun şart olduğu kabul edildiği takdirde cemaatin mezhebin namaz için farz kabul ettiği her şeyi yapıp yapmadıklarını araştırmak gerekecektir.

Bu araştırmaysa hem mümkün değildir, hem de men edilmiştir. Hadi, cemaatin de Fatiha okuduğunu kabul edelim. Kişiye Cuma namazının farz olması için bu da yetmeyecektir. Çünkü Said Nursî’nin dediğine göre, Cuma namazının farz olabilmesi için cemaatten en az kırk kişi Fatiha’yı hatasız okumalıdır. Merhum İmam Şafiî (r.a.), "Namazda Fatiha suresini okumak farzdır. Okuyabilen kimse namazda Fatiha’dan bir harf bile terk ederse namazı sahih olmaz." demiştir. O hâlde, her Şafiî Cuma namazından önce cemaatin Fatiha suresini okuyuşunu imtihan etmelidir! Hatta bu iş, -bırakalım namazın farzlarını- abdestin farzlarına, ihtilâflı meselelerde bozulup bozulmamasına kadar dayanır. Cemaatin abdestinin ve namazının kendi mezhebine göre yerine getirilip getirilmediğinin hafiyeliğini yapmak, kişiyi kendisinin üzerine farz-ı ayn olan işleri bırakmasına yol açar.

Said Nursî, muhtemelen birtakım siyasî mülâhazalarla Cuma namazı kılmamıştır. Bu fiiline bahane olarak Şafiî mezhebinin görüşlerini göstermesi tamamen tutarsızdır ve Şafiî mezhebine karşı da haksızlıktır.


Cevap:

Bediüzzaman hazretlerinin vurguladığı husus, imamın arkasında kırk kişiden aşağı kimsenin fatiha okuması durumunda cumanın bir şafiiye farz olmadığıdır. Yoksa, Cuma namazı kılması caiz değil, demek değildir. “Onun için burada bana cum'a farz değil. Ben, mezheb-i Âzamîyi takliden, bâzen sünnet olarak kılıyordum” ( Emirdağ Lâhikası I, 45) şeklindeki ifadesi tereddüde yer vermeyecek açıklıktadır.

Farziyetin şartı ile sıhhatin şartını fark etmemek veya görmezlikten gelmek hakikaten manidardır.

“Said Nursî, muhtemelen birtakım siyasî mülâhazalarla Cuma namazı kılmamıştır” ifadesi, dipnotta açıklanmıştır. Bununla Bediüzzaman hazretlerinin cumayı kılmamasının asıl sebebi, onun Türkiye Cumhuriyetini –bazılar gibi- Daru’l-harb olduğunu kabul etmesi olduğuna işaret edilmiştir.

- Evvela, bizim mezhepsiz fakihimiz, öyle anlaşılıyor ki, işi köstebekliğe dökmüştür. Bediüzzaman’ın şahsında nur talebelerini “Türkiye’yi daru’l-Harb” olarak görmekle suçlamakta ve onları jurnal etmektedir. Sizce bu-İslam açısından-hangi mezhebe sığar? El-Cevap; mezhepsizlik mezhebine..!

- İkincisi, bu kehanet sadece “recmem bil-gayb = gayba taş atmak” türünden bir iftira değil, aynı zamanda “Rağmen bil-meşhud = gözle görülen hakikate rağmen” yapılan bir bühtandır. Fazla söze hacet yok. İşte dünyanın her tarafında bulunan Nur talebelerinin bilinen müspet kanaatleri; İşte Bediüzzaman hazretlerinin konuyla ilgili açık ifadeleri:

“Şeâir-i İslâmiyeyi tağyire teşebbüs edenlerin senetleri ve hüccetleri, yine her fena şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne taklitçilik yüzünden geliyor. Diyorlar ki: "Londra'da ihtidâ edenler ve ecnebîlerden imana gelenler, memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisanlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem-i İslâm onlara karşı sükût ediyor, itiraz etmiyor. Demek bir cevaz-ı şer'î var ki sükût ediliyor."

“Elcevap: Bu kıyasın o kadar zâhir bir farkı var ki, hiçbir cihette onlara kıyas etmek ve onları taklit etmek zîşuurun kârı değildir. Çünkü, ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta "dâr-ı harp" denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere cevaz olabilir ki, diyar-ı İslâm’da mesağ olamaz.”

“Hem frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dairesidir. Istılahât-ı şer'iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisan-ı hal ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından, bilmecburiye, kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfaz terk edilmiş, ehvenüşşer ihtiyar edilmiş.”

“Diyar-ı İslâmda ise, muhit(Çevre), o kelimât-ı mukaddesenin meâl-i icmâlîsini ehl-i İslâma lisan-ı hal ile ders veriyor. An'ane-i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum şeâir-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverât-ı ehl-i İslâm, o kelimât-ı mukaddesenin mücmel meallerini, mütemadiyen ehl-i imana telkin ediyorlar. Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar. Acaba kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için bir günde elli kelime frengî lügatından taallüm ettiği halde, elli senede ve hergünde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah, Elhamdülillâh ve Lâ ilâhe illâllah ve Allahuekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için bu kelimât-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler. Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.” (Mektubat/29. Mektup/7. kısım)


İddia:

Said Nursî, bir yandan Şiîler ve Alevîlerin Sünnîlerle Risale-i Nur vasıtasıyla ittifak edeceğini ileri sürerken diğer yandan Şafiî mezhebindeki bir görüşü yanlış yorumlayarak, hem de Cuma namazı gibi bütün meşrep, meslek, mezhepteki Müslümanları bir araya toplayan bir ibadette Şafiîleri Hanefîlerden ayırmaktadır. Bu kafa, Şafiîleri Malikîlerden de ayırır. Malikîlerin çoğunlukta olduğu yerlerde de Şafiîlere Cuma namazı farz olmayacaktır. Çünkü, İmam Şafiî (r.a.), besmelenin Fatiha suresinin başında bir ayet olduğunu ve Fatiha ile birlikte okunmasının farz olduğunu söylemiştir. İmam Malik ve el-Evzaî (r.a.) ise, Neml suresindeki hariç, surelerin başındaki besmelelerin Kur'an’dan olmadığını, besmelenin namazda ne gizliden ne de açıktan okunacağını söylemişlerdir. Said Nursî bu durumda, Fatiha’yı besmelesiz okuyan Malikîlerle de Cuma namazı kılmayacaktır. İşte Said Nursî’nin bu sözleri; ittifakı değil, bilâkis iftirakı müstelzimdir. İşte "teceddüd"ün âlâsı!...

Said Nursî’nin, "Risale-i Nurun zaif veya yeni şâkirdlerini vesveseden kurtarmak için beyan ediyorum ki" şeklinde başlayan mektubundan aktardığımız bu sözler, mezhebinin görüşünü tam olarak bilmeyen Şafiî okurun kalbine asıl vesveseyi atacak cinstendir. Bu ifadeleri okuyan Şafiî, hem Hanefîlerle beraber kıldığı Cuma namazlarının sıhhatinden şüphe edecek hem de bu durumda artık Cuma namazının kendisine farz olmadığı kuruntusuna kapılacaktır.


Cevap:

- Bediüzzaman’ın Şiilerle Sünnileri barıştırma çabası, anlaşılan bazı softalar tarafından hiç de tasvip görmemiştir. Onun için, hiç yeri değilken buna da işaret etmeyi uygun görmesi, ehl-i beyt ve ehl-i beyti sevmeyi meslek ittihaz eden şia düşmanlığıyla ilgili sara nöbetinin burada da başlamış olduğunu göstermektedir.

- İslam alimlerine göre, herkes -dört mezhep içerisinde kalmak, mezhepsiz olmamak şartıyla- muhalif mezhebe sahip olan imamın arkasında namaz kılabilir. Onun gizli durumunu araştırmaya gerek yoktur. Fakat eğer cemaat olan kimsenin kendi akidesine göre, imamın namazının sıhhatine aykırı bir durumu açıkça görülürse arkasında namaz kılmak caiz değildir. Bu husus, Hanefî ve Şafii mezhebinin ittifakla kabul ettiği bir görüştür.


İddia:

Muhammed b. Abdulazim şöyle demiştir:

Cehalet ve taassuptan ileri gelen davranışlardan birisi de; bir veya birden fazla müçtehidin kavline göre yerine getirme imkânı varken -sırf bir mezhebe bağlanıp kalma yüzünden- Allah Tealâ’nın farzlarından birini geçirmektir. (...) Herhangi şekilde olursa olsun farzı yerine getirmek, bütün durumlarda onu geçirmeye tercih edilir.


Cevap:

- Bir mezhebe bağlanıp kalmayı uygun görmeyen, onu taassup kabul eden Ehl-i sünnet alimlerinden bir tek kişi gösterilemez. Bu görüşü benimseyen ekol sadece mezhepsiz olan kesimdir.

Mezhepsizliğin İslam ümmeti için ne kadar tehlikeli ve sakıncalı bir akım olduğunu yakından görmek isteyenler, Çağımızın büyük alimlerinden M. Said Ramazan el-Butî’nin “Ellamezhebiye hatarun azîm = Mezhepsizlik büyük bir tehlikedir” adlı eserini okuyabilir.

Bu akımın ne kadar tehlikeli bir akım olduğunu gösteren bir misal olarak şunu belirtelim ki, bay itirazcının dava arkadaşlarından bir imam daha geçenlerde -Suudi Arabistan’da - hutbe okurken, cemaate -Hz. Muhammed (a.s.m)’in kabr-i şerifini işaret ederek- “Benim bu değneğim, şu kabirde yatan cesetten daha faydalı / hayırlıdır.” deme küstahlığında bulunmuştur.

Bu bay mezhepsize göre, İmam-ı Azam -Şafii mezhebinde imamın arkasında okunması farz olan- Fatihayı imamın arkasında okumadığı için müteassıp bir cahildir. Yine İmam Şafii -Hanefi mezhebinde imamın arkasında okunmaması vacip olan- Fatihayı okuduğu için müteaasıp bir cahildir. Bunun gibi onlarca meseleyi dört hak mezhep açısından bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Ve bay “Neo haricî” kalıntısı ve mezhepsizliğin küçük temsilcisine göre, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam Malik, İmam Ahmed, İmam Gazalî, İmam Rabbanî gibi zatların hepsi de -haşa- cahil cüheladır.




İddia:

Şafiî mezhebinin görüşünü yanlış yorumlayıp, Cuma namazının kendisine farz olmadığını iddia eden mukallid "müceddid" Said Nursî’nin verdiği cevapta ileri sürdüğü ikinci mazeret, özrü kabahatinden büyük cinstendir. Şöyle diyor:

Sâniyen: (...) herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fâtihanın yarısını okumadan, imam rükûa gidiyor. Bizde Fâtiha okumak farzdır.

Evet, özrü kabahatinden büyüktür. Çünkü, taklit ettiği mezhebin konu hakkındaki kavlini bile bilmiyor. Oysa:

Cemaatle namaz kılan Fatiha suresini bitirememiş olsa da, imam rükûa gidince imamla birlikte rükûa gider. Namazı eksik olmaz.


Cevap:

-Şafii mezhebine göre, bütün namazlarda imamın arakasındaki cemaatin bütün fertlerinin de Fatihayı okuması farzdır. En sahih olan görüş budur ve alimlerin büyük çoğunlu bu görüşü benimsemiştir.(bk. Nevevî, el-Mecmu, 3/365).

- “Cemaatle namaz kılan Fatiha suresini bitirememiş olsa da, imam rükûa gidince imamla birlikte rükûa gider. Namazı eksik olmaz” ifadesinin dayanağı kabul edilen el-Muhezzeb’de şu ifadeler yer almaktadır: “Eğer sonradan gelip cemaate uyan bir kimse (mesbukî), kıraat / Fatihayı kaçırmaktan korkarsa, iftitah duasını bırakıp fatihadan başlar… Eğer fatihayı tamamlamadan imama rükua varırsa, bu konuda iki vecih/görüş vardır:

a. Fatihanın geri kalan kısmını okumaz, imamla birlikte rükua gider. Çünkü, imama tabi olmak daha zorunludur. Nitekim, kişi rükuda imama uysa, Fatiha okuması düşer.

b. Fatihayı tamamlayıp öyle rükua gider. Madem bir kısmını okumuş, onu tamamlamak gerekir(Mecmu, 4/212).”

- Fatihanın okunup okunmaması konusu genellikle sonradan imama uyan mesbuk hakkındadır. Nitakim, el-Macmu’da şu görüşlere yer verilmiştir:

“Mesbukî kıraatini bitirmeden imamın rükua varacağını düşünüyorsa, iftitah duasını terk edip hemen Fatiha suresine başlar… Eğer bu şahıs daha fatihayı bitirmeden imam rükua varırsa, bu konuda üç görüş vardır:

a. Fatihasını tamamlar, üç rükünde geri kalsa bile mazur sayılır.

b. Fatihayı bırakır rükua gider, okumadığı kısmı sakıt olur,

c. En sahih olan görüş şudur ki, eğer mesbukî olan şahıs istiftah ve teavvüz duasını okumadan Fatihaya başlamış olduğu halde bitiremediyse, imamla birlikte rükua gider okumadığı kısım üzerinden düşer. Yok eğer istiftah duasını okuduysa, en az o kadar fatihadan okuması şarttır.

Ayrıca, fatihayı biraz okuduktan sonra, onu artık tamamlamasının şart olduğunu kabul eden görüşe göre, fatihayı tamamlamadan rükua giden kimsenin namazı batıl olur. (4/212-213)”

Bütün bu konular sonradan gelip imama uyan mesbukî hakkındadır.

- “el-Muhezzeb”te yer alan “Kıraat için ayakta durması farz olan kimseye -gücü yetiyorsa-kıraat da farzdır” şeklindeki ifade el-Mecmu’da şöyle açıklanmıştır:

“Kıraat için ayakta durması farz olan” kaydıyla, sonradan imama uyan “mesbuk” kimsenin bundan müstesna olduğuna işaret edilmiştir. (Yani, imama rükuda kavuşan kimsenin üzerinden fatiha kalkar, onu imam üstlenir. Şayet rükudan önce kavuşursa, okuyabildiği kadar okur). “gücü yetiyorsa” kaydıyla da, “kıraatı iyi olmayan / Fatihayı iyi okuyamayan” kimsenin bundan müstesna olduğuna işaret edilmiştir. (Nevevî, el-Mecmu, 3/364). Şunu da unutmamak gerekir ki, (sonradan cemaate katılmış) Mesbuk dahi olsa okuyabildiği kadar fatihayı okumasının farz olduğuna Şafii alimleri arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. (a.g.y).”

- Yine dipnotta kaynağı verilen Halil Günenç hoca efendinin “Hızlı okuyan imama uyan orta okuyuşlu bir kimse, tamamlayamadığı Fatiha’nın kalanından muaf tutulur” (Büyük Şafii İlmihali, İstanbul, 1979, s.93) ifadesinde yer alan “orta okuyuşlu” kimseden maksat da -Mecmu’da açıkça ifade edildiği üzere - Fatihayı düzgün okuyamayan, cehaletinden ötürü hızlı okuyamayan kimse demektir.

- Nitekim bazı kaynaklarda bu hususta “Eğer me’mumî/imama uyan kimse, -vesveseden değil- âcizliği / beceriksizliği / cehaleti sebebiyle Fatihayı tamamlamadan imam rükua gitmişse, sahih olan görüşe göre bu kimsenin fatihasını tamamlaması ve üç rükünden fazla imamdan geri kalmamak şartıyla namazını normal usule göre kılması gerekir. (V, Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî,2/215) denilmiştir.

- Oysa, Bediüzzaman’ın kast ettiği şey, -okumayı beceremediği için değil- manasını ve Allah’ın huzurunda olduğunu düşünerek yavaş okumak zorunda olduğundan, Fatihayı bitiremediği hususudur. İki okuyuş arasında yerden göğe fark vardır. Birincisinin yavaş okuması –kişinin iradesi dışında olduğu için- söz konusu ruhsata girebilir. Fakat ikincisinin yavaş okuması –iradesine bağlı olarak yapıldığından-ruhsata tabi olamaz.

- Konunun özeti şudur: Bediüzzaman hazretleri namazlarında;

a. Sonradan imama uyan mesbukî değildir,

b. Fatihayı bilmediği için geri kalıyor değildir. Velayetine yakışır bir huşu ile okuduğu için imama yetişemiyor.

c. Normal bir cemaat olduğu için iftitah ve taavvüz duasını okuyor.

Bu sebeplerden, fatihayı terk etme ruhsatından yararlanması, Şafii Mezhebine göre mümkün değildir.

sözkonusu iddianın sahibi, bu incelikleri anlamaktan âciz olduğu için -cehaletinde- mazur sayılabilir. Ancak gerçeği öğrenmek herkesin hakkıdır.


İddia:

Said Nursî’nin Cuma namazı kılmamasının kendince bir sebebi daha vardır ki, biz bu sebep üzerinde konuşmak istemiyor, yorumu okura bırakıyoruz:

(...) Hem camiye, cumaya gitmeye beni men'eden merdumgirizlik hastalığı (...)

(...) hem yirmibeş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum (...)


Cevap:

Şafii mezhebine göre hastalık, camiye, cumaya gitmemek için başlıca bir mazerettir. (el-Minhac/Es-Siracu’l-Vahhac, 83-84)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder