SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

25 Eylül 2011 Pazar

Bir misyonerle kurban sohbeti: Kurban gerçeği



Amerikalı bir misyonerle yaptığımız uzun bir münazâranın sonunda, sorduğu suâline verdiğim şu mânâdaki cevabı, Kurban Bayramı münâsebetiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birçok meseleyi tartıştıktan sonra misyoner:

—Acaba Kur’ân, sevgi ve muhabbete ne derece önem veriyor? diye sordu.



Ben de ona cevaben:

— Kur’ân, sevgi ve muhabbete, Kur’ân’ın temel esaslarından birisiymiş gibi kıymet veriyor. Bedîüzzaman Hazretleri de Kur’ân’ın nazarında ehemmiyetli olan sevgiyi şu şekilde ifade ediyor: “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur”, dedim. Yine dedi ki:

— Madem Kur’ân sevgiye bu kadar kıymet veriyor. Kurban Bayramında bu kadar hayvanın, acımaksızın kesilmesi, nasıl muhabbet olur? Eğer dediğiniz gibi, İslâmiyet bir sevgi dîni olsaydı, her sene bunca hayvanın katline müsaade etmeyecekti. Cevaben dedim ki:

— Siz gayr-ı Müslimler, sevgiden bahsedersiniz. Sanki o sevgi dünyadaki en mühim meselenizmiş gibi, sizden başkasının sevgiyi bilip yaşamadığını iddia edersiniz. Bir balinayı kurtarmak için binlerce dolar harcayarak, sevginin sancağını taşıyormuşsunuz gibi görünmeye çalışıyorsunuz. Hâlbuki dünyada kadın-çocuk demeden yapılan bütün katliâmları, cinayetleri ve zulümleri de siz yapıyorsunuz. Örnek mi istersiniz? İşte Irak, Vietnam, Bosna-Hersek, Filistin, Afganistan, Çeçenistan ve daha pek çok örnek verebiliriz. Bu kadar insanları kadın-çocuk demeden, hunharca öldürenlerin, hayvanlara karşı sevgiyi iddia etmeleri, onların sevgiden ne kadar uzak olduklarını göstermiyor mu? Bu iddianın doğru olabilmesi için söylediğiniz şekilde yaşamanız lazım gelirdi. Hâlbuki fiiliyatınız sizi yalanlıyor.

O da bana:

— Biz de sizin gibi bunları kabul etmiyoruz zaten, dedi.

Ben de ona dedim ki:

— Kişisel olarak bunu kabul etmemek bir şey ifade etmiyor. İçinde bulunduğunuz millet olarak bu zulmü yapıyorsunuz. İster kabul ediniz, ister etmeyiniz, bunu yapan sizlersiniz, deyince sustu, bir şey diyemedi.

— Kurbana gelince, İslâmiyet sevgi dînidir dedik ya, elbette her şeyden evvel varlıklar içinde, eşref-i mahlûkat olan insanları sevmek lazımdır. Ondan sonra hayvanlar ve diğer varlıklar gelir. Zaten Cenâb-ı Hakk hayvanları ve bütün varlıkları insanlara faydalı olsunlar diye yaratmıştır. O hayvanlardan istifade etmek, fıtrî ihtiyaca binâen herkesin yaşadığı bir hakîkattir. Kurban Bayramında o hayvanı kesmesek, sair günlerde o hayvan yine kesilmeyecek mi? Kurban Bayramı gününde kesilince katliâm denilmesi, diğer günlerde kesilince normal kabul edilmesi, kişilerin art niyetlerinden kaynaklanmıyor mu? Bu durum İslâmiyet’e karşı kin ve nefretin bir neticesi değil midir?

Evet, herkes parasını, hayvanını sever. Hiç kimse hayvanını sevmediğinden kesmiyor. Elbette Müslümanlar da mallarını seviyorlar. Fakat insanları daha çok sevdiklerinden, mallarına karşı olan sevgiyi, insanlara karşı olan sevgi uğrunda fedâ ediyorlar. Çünkü hiçbir zaman, toplumun hayat standartlarının aynı seviyede olması mümkün olmamıştır. Bazen sene boyunca bir lokma et bulamayan insanlarımız ve âileler vardır. İslâmiyet o insanların istifadesi için, şefkat ve muhabbetin gereği olarak, imkânı olanlara Kurban Bayramında kurban kesmeyi emretmiştir. Ve aynı zamanda o kurbanın üçte ikisini muhtaç olanlara dağıtmayı tavsiye etmiştir. İşte her akl-ı selim sahibi olan insan, bu muameleden İslâmiyet’in nasıl bir sevgi dîni olduğunu anlar.

Bu cevaptan sonra iknâ oldu ve şunu itiraf etti:

— Şimdiye kadar görüştüğüm Müslümanlardan hiç birinin, aklın kabul edeceği, ilmî delillerle sizin konuştuğunuz gibi konuştuğunu görmedim. Ben de ona dedim ki:

— Bundan sonra haftada bir gün bir araya gelelim, konuşalım. Benim anlattıklarımdan yanlış olduğunu ispat ettiklerinden ben vazgeçeyim; doğruluğunu benim ispat ettiklerimi de sen kabul et. Senin anlattıklarından ispat ettiklerini ben kabul edeyim; yanlış olduğunu ispat ettiklerimden ise sen vazgeç. Böylece hissiyatlarımızı değil, aklımızı, delil ve burhanları esas yaparak konuşursak hak ve hakikati buluruz. O da kabul etti. Görülen şu ki, ilk karşılaşmamızda gösterdiği taassub ve inad kırılmıştı.

— Sizin için duâ edeyim, dedi.

— Tamam, olur, dedim. İsterseniz şimdi ben duâ edeyim siz de âmin deyiniz:


Rabbimizden, hak ve hakikati bize de ona da göstermesini duâ ve niyaz ettik. O da âmîn dedi. Maalesef, uzun zamandan beri misyoner olarak burada görev yaptığı halde, her halde arkadaşlarıyla görüşmüş olmalı ki, durumunu fark ettiklerinden, yaklaşık bir hafta sonra bir daha dönememek üzere onu Amerika’ya gönderdiler.

"Türkçe Kur'ân" olmaz!


Rabbimizin “Şüphesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur’ân olarak indirdik” buyurmuş olması, Kur’ân’ın Arapça okunması gereğini açıkça ifade etmektedir kanaatindeyim. Gerçi böyle bir suali soran kişinin kastı da, aksi olmasa gerektir. Öyleyse nedir?

Bu mesele iki cihetle ele alınıp, ona göre değerlendirilmek durumundadır. Bunlardan birisi, Kur’ân Latin harfleriyle ifade edilebilir ve okunabilir mi? Diğeri, meâl ve tercüme Kur’ân’ın yerini tutabilir mi?

LATİN HARFLERİYLE YAZILAN KUR’ÂN


“Kur’ân, Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed (sav)’e Cebrâil (as) aracılığı ile indirdiği mânâya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mânâ olarak değil, Resûlullah (sav)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mânâ Kur’ân değildir.” Dolayısıyla, Kur’ân’ın harfleri Latin harfleri ile ifade edilse ve okunmaya çalışılsa, birçok yanlışlıklara sebebiyet verecektir. Hatta bazı kelimelerin mânâsı değişecektir. Mesela خالق kelimesi Latince ile ifade edilmek istenildiğinde, Arapçadaki üç “he” sesine mukabil, bir tek “h” harfi ile karşılaşılacaktır. Hâlbuki خالق kelimesi, Arapçadaki “he” seslerinden hangisi ile yazılsa mânâ değişecek, farklılık arz edecektir.

Türkçe Kur’ân’dan kastımız bu ise, anlaşılıyor ki, Kur’ân’ı bu tarzda okumaya çalışmak, arzu edilen ibâdet ve ahlâka uygun gelmemektedir. Kur’ân’ı Arapça okumayı öğrenmek, bilumum Arapça öğrenmekle aynı değildir. Yani Kur’ân okumayı asli harflerinden okuyabilecek şekilde öğrenmeye çalışmak, gözümüzde büyüttüğümüz gibi zor değildir. Bu cihetle Kur’ân’ı, mümkün olduğu kadar aslından öğrenmeye ve okumaya gayret etmeliyiz. Zira Rabbimizin rızâsı bunda olduğu, yine Kur’ân’ın âyetlerinden anlaşılmaktadır. “Bu, bilecek bir kavim için, Arapça bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış bir kitaptır.”

TERCÜME VE MEÂL


Kur’ân’ı Türkçe okumaktan kasıt tercüme ve meâl ise, burada da iki noktaya temas etmek lüzumu vardır. Birincisi: Kur’ân’ı, namazda ve ibâdet kastıyla, tercümesinden ve meâlinden okumak caiz değildir. İkincisi: Rabbimizin emir ve yasaklarını öğrenmek, bizden arzularını bilmek niyetiyle okumaktır ki; tervic edilen bir husustur, makbuldür ve sevaptır.

Bununla beraber, meâl ve tercüme hiçbir cihetle Kur’ân’ın yerine ikame edilemez ve Kur’ân addedilemez. Kur’ân’ın aslı tamamen ortadan kaldırılıp, tercümesi yerine konularak, “İşte bu Kur’ân’dır” denilemez! Zira “Kur’ân’ın hakîkî tercümesi kaabil değildir ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur’âniyenin mucizâne ve cem’iyetli tâbirleri yerini, beşerin âdî ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde câmilerde okunmaz”

“Kur’ânın i’câzı tahrifine bir seddir. Evet, madem Kur’ân mucizedir, beşer onun taklîdini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil edilmek suretiyle tahrif ve tağyiri mümkün değildir. Çünkü müfessirler, müellifler, mütercimler, muharref üslûplarını ve kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i’caz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemezler. Öyle ise Kur’ân’daki i’caz, tahrif ve tağyiri kabul etmez.”

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere, başka kelâmlar ve lafızlar hiçbir suretle Kur’ân’ın yerini tutamazlar. Çünkü Kur’ân’ın i’cazı buna müsaade etmez. Zira Kur’ân mucizedir.

TÜRKÇE İBADET


Bu meselede duâ ve namaz birbirine karıştırılmamalıdır. Hangi ırktan ve dilden olursa olsun her insan, kendi lisanıyla Cenab-ı Hakk’a yalvarıp arzu ve isteklerini dile getirebilir. Makbuliyet cihetiyle Rasûlüllah’ı taklid etmek suretiyle veya direkt Kur’ân’dan alınmış ifadelerle de duâ edebilir.

Fakat namaz bundan farklıdır. Hangi dil ve ırktan olursa olsun herkes, Müslüman olmak şartıyla, namaz ibâdetini Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in öğrettiği şekliyle yapmakla mükelleftir. Bunun aksini iddia edip aslını terk ettirmek, Allah muhafaza dini terk ettirmektir.

Ve biz kendine Müslüman diyenler “Dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime Firengî lügatından taallüm ettiği(miz) hâlde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği(miz) Sübhânallâh, Elhamdülillâh ve Lâ ilâhe İllallah ve Allâhü Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse(k)” fazlaca insafsızlık etmiş olmaz mıyız?

http://kuzucuk.wordpress.com
Fussilet Sûresi, 3
Bedîüzzaman Said Nursi, Şualar-I, Osmanlıca Nüsha, 241
Bedîüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Osmanlıca Nüsha, 80
Bedîüzzaman Said Nursi, Mektubat-II, Osmanlıca Nüsha, 284

Kur’ân’da Temsil Metodu



Temsil, iki şey arasındaki benzerliğe dayanıp birisi hakkında verilen bir hükmü diğeri hakkında da vermektir veya bilinmeyen çıplak bir hakikati ona benzeyen başka bir şeyle kıyaslamak ve o mücerred hakikati bu vesileyle idrak ettirmek demektir.

Temsillerin insanlar üzerinde çok büyük etkileri vardır. Duygular, temsilin canlandırma yönünden etkilenirken, akıl da bilmediği bir şeyi temsilin kıyas yönünden öğrenir. İrşad mesleğinde ve tebliğde temsilin tartışma götürmez bir yeri vardır ve insanlar ince hakikatleri ve sırları daha çok kıyas ve temsiller yoluyla öğrenirler.


Temsil, İ’câz-ı Kur’ân’ın parlak bir aynasıdır. Kur’an en büyük mürşiddir. İrşadın tam ve faydalı olmasının birinci şartı muhatabın seviyesine göre hareket etmektir. İnsanların ekseriyeti avamdır. Avam ise hakikatleri çıplak olarak göremez, ancak onlarca bilinen ve alışılmış elbise altında görebilir. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm yüksek hakikatleri temsillerin dürbünü ile insanların anlayışlarına yakınlaştırmıştır.

Zümer Sûresi 27. âyette Rabbimiz meâlen şöyle buyuruyor: “And olsun ki, bu Kur’ân’da insanlar için her çeşit misâlden getirdik; umulur ki ibret alırlar”


KUR’AN’DAN TEMSİL ÖRNEKLERİ


1. Allah’ın saltanatında ve ulûhiyetinde hiçbir cihetle ortağının olmadığı ve mülkün ve idarenin tek sahibi o olduğu Zümer Suresi 29. ayette, meâlen, şu hârika temsil ile anlayışa yakınlaştırılır:

“Allah üzerinde (hak sahibi olduklarından) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile sadece bir kişiye ait olan bir adamı (bir köleyi) misal getirdi. (Bu ikisi) misalce bir olurlar mı?”

Evet, yerde ve gökte birden fazla ilâh olsa idi âlem fesada uğrardı ve düzen bozulurdu.

2. Kendilerine ne faydası ne de zararı olan ve kendi elleriyle yaptıkları putlardan medet umanların garip hallerini Ra’d suresi 14. âyet çok güzel bir temsil ile ortaya koyar:

“Hak duâ ancak O’nadır. O’ndan başka (kendilerine) duâ etmekte oldukları şeyler (putlar) ise, kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler; (onlar) ancak ağzına erişsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir; halbuki (elini suya doğru açmakla) o ( su, onun ihtiyacını anlayıp da) ona ulaşıcı değildir. Kâfirlerin (kendi putlarına olan) duası da (böyle) sapıklık içinde kalmaktan başka bir şey değildir.” Acaba bu mesele bundan daha güzel izah edilebilir mi?

3. Ra’d suresi 17 ve 18. âyetlerde îmanın fevkalade önemi ve küfrün değersizliği ve hiçliği şu temsil ile anlatılır:

“Allah gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarlarınca aktı; sel de üste çıkan bir köpük yüklendi. Bir ziynet veya bir eşya yapmak için, ateşte üzerini körüklemekte oldukları şeyler (madenlerden) de buna benzer bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batıla böyle misal getirir. Ama köpüğe gelince böylece (o) yok olarak gider. Hâlbuki insanlara fayda şeyler ise, artık o yerde (sabit olarak) kalır.”

4. Bakara 264 ve 265. ayetlerde sadakayı başa kakanların durumları ile Allah için verenlerin kazançları şu iki temsille ifade edilir;

“Ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını sarf eden, Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen kimse gibi başa kakmak ve (gönül) incitmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın! İşte onun misâli, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayanın hali gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isabet etmiş de, onu çıplak bir halde bırakmıştır. (Onlar) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) hidayete erdirmez!”

“Allah’ın rızâsını arzulayarak ve (İslâm’ı) gönülden tasdik ederek mallarını sarf edenlerin misâli, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçenin hâli gibidir ki, ona bolca yağmur isabet etmiş de meyvesini iki misli vermiştir! Fakat ona çokça yağmur isâbet etmese de, bir çisinti var (ki o bile yeter)! Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.”





5. Dünyanın insanın heveslerine bakan cihetinin âkibeti, Kehf Sûresi 45. âyette meâlen şu temsille anlatılır:


“(Habîbim yâ Muhammed!) Onlara dünya hayatına (dair) şöyle misal de getir: (Dünyanın hâli) gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla yeryüzünün bitkileri (yetişip) birbirine karışır; fakat sonunda rüzgârların kendisini savuracağı bir çöp haline gelir.”

Portakal, misk ve Kur’ân ?



Sıcacık, insanı rahatlatan turuncu bir rengi vardır. Parlak kabuğu ve yuvarlak şekliyle gerçek bir güneşi andırır. İçi keseciklerle dolu beyaz kabukla kaplı, etli, sulu, tatlı bir meyvedir. En önemlisi de Allah ona özel kokulu bir yağ vermiştir. Nerede onu soysan, kabuklarını çıkarsan bulunduğu yeri, her fıtratın hoşlanacağı bir koku kaplar. Evet, tadı gibi kokusu da güzel olan portakaldan bahsediyoruz…

Hayatın her aşaması için örnek olan ve bütün mahlûkattan misâller veren, mahlûkatın lisânından en iyi anlayan beşer olan Peygamber-i zîşan Efendimiz (asm) bize portakaldan misâller vererek, portakc kal ile Kur’ân okuyan mü’min arasında çok mânâlı ve hoş bir ilişki kuruyor ve buyuruyor ki: “Kur’ân okuyan mü’minin misâli portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misâli hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur.” 1

Günlük hayatımızda ne kadar Kur’ân okuyoruz, O nu ne kadar anlıyoruz acaba? Bu hadîsi okuduğumda portakala olan ilgimin arttığını itiraf etmeliyim. Zira bu hadis bana hep, Kur’ân okumadaki eksikliğimi hatırlatmış ve Kur’ân okuma şevkimi arttırmıştır. Özellikle de insanın kendi hânesinde daha fazla zaman geçirdiği ve ibâdetlerine zaman ayırabileceği kış aylarında, yazın rehâvetinden kurtulup, kışın îkaz edici, insanı kendine getirici soğuklarında Kur’ân’a olan iştiyâkım bu hadîsin feyziyle ziyâdeleşir.


Önce, abdestli olmak, temizlenmek, takke ve misvak sünnetlerini kullanmak gibi ön hazırlıkları vardır Kur’ân okumanın. Sonra “Bismillâh” ile mümkünse anlayarak tane tane okumaya başlarsınız “Oku da bitsin!” demeden. Zirâ O, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kitâbıdır. Bedîüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi: “İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası”dır. “İsm-i Âzam’dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiştir o. “Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmı”dır. “Hem büttün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermânı”dır. “Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitap”tır Kur’ân. “Hem Rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâleme”dir. “Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesâbına bir hutbe-i ezeliye”dir. 2

İşte Kur’ân, kendisini anlayana, kendisi ile yaşayana ve kendisini yaşatana her cihetle rahmet olur. Onu okuyan bir misk gibi güzel, manevî râyihalar yayar. Resûl-i Kibriya Efendimiz (asm) bu mesele ile ilgili her mü’mine şu tembihte bulunuyor: “Kur’ân’ı öğrenin ve onu okuyun! Kur’ân-ı Kerîm’in, onu öğrenip okuyan ve onunla amel eden kimse için durumunu, içi ağzına kadar misk dolu bir kutuya benzetebiliriz. Bu her tarafa koku neşreder. Kur’ân’ı öğrendiği halde, ezberinde olmasına rağmen okumayıp yatan kimse de ağzı sıkıca bağlanmış, hiç koku neşretmeyen misk kabı gibidir.”3

Kış ayları içerisindeyiz… Gelin uzun kış geceleri geçmeden kendimize bir program yapalım. Günlük hayatımızda okuyacağımız ve anlamaya çalışacağımız bir miktar Kur’ân olsun hep! Kur’ân saatlerimiz, Kur’ân günlerimiz olsun! Hem okuyalım, hem mânâsını bilelim hem de tefsirini mütâlaa edelim. Birkaç satır da olsa, ama her gün düzenli ve ciddiyetle…

Başta kendi nefsimiz olmak üzere, bütün Müslümanların kendilerini portakal benzeri ve dışı rahmet râyihaları ile kokan, gittikleri yerlere ferahlık ve rahmet getiren birer misk dolu kutucuklar haline getirmeleri duâsıyla…

Kaynaklar:

1. Buhârî, Et’ime 30, Müslim, Müsafirin 243; Ebû Dâvud, Edeb 19, 4329; Tirmizî, Edeb 79; Nesâî, Îman 32;

2. Bedîüzzaman Said Nursî, Zülfikar, Osmanlıca nüsha, 25. Söz, s.6

3. Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 2, 2879. H

Resûlullah (asm)’ın dilinden Kur’ân




عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ قَالَ:
كَانَ يَعْرِضُ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى ا للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْقُرْآنَ كُلَّ عَامٍ مَرَّةً فَعَرَضَ عَلَيْهِ مَرَّتَيْنِ فِي الْعَامِ الَّذ۪ي قُبِضَ ف۪يهِ.أَخْرَجَهُ الْبُخَارِىُّ

Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir:
Cebrâil as.) her sene (Ramazanda) Kurân-ı Kerîm’i Hz. Peygamber (asm)’a bir defa arz eder, okurdu. Vefat ettiği sene iki kere arz etti, okudu.
(Buhârî)
İmâm-ı A’zam bu hadisten yola çıkarak, her Müslümanın senede iki kere Kur’ân’ı, hatmetmesi gerektiğine hükmetmiştir. Haftada bir cüz okuyan bir kimse ortalama olarak bu hükmü yerine getirmiş kabul edilebilir.

وَعَنْ أَب۪ي ذَرٍّ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ ا للّٰهِ صَلَّى ا للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّكُمْ لَا تَرْجِعُونَ إِلَى ا للّٰهِ بِشَيْءٍ أَفْضَلَ مِمَّا خَرَجَ مِنْهُ يَعْنِي الْقُرْآنَ.
رَوَاهُ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَرَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ ف۪ي مَرَاس۪يلِه۪ عَنْ جُبَيْرِ بْنِ نُفَيْرٍ

Ebû zer (ra) Peygamberimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
“Siz, Allah’ın huzuruna, O’nun kelâmı Kur’ân’dan daha faziletli, hiçbir şey ile dönemezsiniz.”

(Hakim, Ebû Dâvud)

________________________________________

وَعَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ ا للّٰهِ صَلَّى ا للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: يَج۪يءُ صَاحِبُ الْقُرْآنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَقُولُ الْقُرْآنُ: يَا رَبِّ حَلَّهُ : فَيُلْبَسُ تَاجَ الْكَرَامَةِ ثُمَّ يَقُولُ: يَا رَبِّ زِدْهُ. فَيُلْبَسُ حُلَّةَ الْكَرَامَةِ ثُمَّ يَقُولُ: يَا رَبِّ ارْضَ عَنْهُ. فَيَرْضٰى عَنْهُ. فَيُقَالُ لَهُ: اِقْرَأْ وَارْقِ وَيَزْدَادُ بِكُلِّ آيَةٍ حَسَنَةً. رَوَاهُ الترْمِذِيُّ وَحَسَّنَهُ وَابْنُ خُزَيْمَةَ وَالْحَاكِمُ وَقَالَ صَح۪يحُ الْإِسْنَادِ

Ebû Hureyre (ra) Resûlullah (asm)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

Kur’ân’ın dostu kıyâmet gününde (Allah’ın huzuruna) gelir, Kur’ân: “Ya Rabbi! Ona hulle giydir” der. Bunun üzerine kendisine şeref tâcı giydirilir. Sonra Kur’ân: “Yâ Rabbi! Ona ihsânını artır” diye duâ eder, şeref elbisesi giydirilir. Daha sonra Kur’ân: “Yâ Rabbi! Ondan râzı ol” der. Allah da ondan razı olur ve kendisine: “Oku ve yüksel” denilir. Okuduğu her âyetten dolayı bir iyilik de fazla verilir.

(Tirmizî, Hâkim, İbn-i Huzeyme)

________________________________________

وَعَنْ جَابِرٍ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى ا للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: اَلْقُرْآنُ شَافِعٌ مُشَفَّعٌ وَمَاحِلٌ مُصَدَّقٌ. مَنْ جَعَلَهُ أَمَامَهُ قَادَهُ إِلَى الْجَنَّةِ وَمَنْ جَعَلَهُ خَلْفَ ظَهُرِه۪ سَاقَهُ إِلَى النَّارِ
رَوَاهُ اِبْنُ حِبَّانَ ف۪ي صَح۪يحِه۪

Câbir (ra) Hz. Peygamber (asm)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm Şefaat eden ve şefaati kabul edilendir. Savunucudur, savunması tasdik edilendir. Kim onu önünde tutarsa, kendisini Cennete sevk eder. Kim onu arkasına iterse, kendisini Cehenneme sev keder.”

(İbn Hıbban)
________________________________________

وَعَنْ أَب۪ي سَع۪يدٍ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ ا للّٰهِ صَلَّى ا للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَقُولُ
الرَّبُّ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى مَنْ شَغَلَهُ الْقُرْآنُ عَنْ مَسْأَلَت۪ي أَعْطَيْتُهُ أَفْضَلَ مَا أُعْطِيَ السَّائِل۪ينَ وَفَضْلُ كَلَامِ ا للّٰهِ عَلٰى سَائِرِ الْكَلَامِ كَفَضْلِ ا للّٰهِ عَلٰى خَلْقِه۪
رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ وَقَالَ حَد۪يثٌ غَر۪يبٌ

Ebû Said (ra) Peygamberimiz (asm)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

Rab Tebâreke ve Teâlâ buyuruyor ki; “Kimi Kur’ân okumak, benden bir şey istemekten alıkoyarsa, ben ona isteyenlere verilenlerden daha üstününü veririm.” Allah kelâmının, diğer kelâmlara, sözlere olan üstünlüğü, Allah’ın, yarattığı mahlûkatına üstünlüğü gibidir.
(Tirmizî)

________________________________________
عَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِيَ ا للّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ: إِنَّ هٰذِهِ الْقُلُوبَ تَصْدَأُ كَمَا يَصْدَأُ الْحَدِيدُ إِذَا أَصَابَهُ الْمَاءُ ق۪يلَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَ مَا جِلَاؤُهَا قَالَ: كَثْرَةُ ذِكْرِ الْمَوْتِ وَ تِلَاوَةُ الْقُرْآنِ.
رَوَاهُ الْبَيْهَقِيُّ ف۪ي شُعَبِ الْا۪يمَانِ

İbn Ömer (ra) der ki; Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:
“Muhakkak ki, demire su değdiğinde nasıl paslanıyorsa, şu kalpler de pas tutar.” “Ya Resûlallah! Onun cilâsı nedir?” diye sordular. Cevaben “Ölümü çok zikretmek, hatırlamak ve çokça Kur’ân okumaktır” dedi.

(Beyhakî, Şuab-ı İman)

________________________________________
وَعَنْ عَبْدِ اللّٰهِ يَعْنِي ابْنَ مَسْعُودٍ رَضيَ اللّٰهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ هٰذَا الْقُرْآنَ مَأْدَبَةُ اللّٰهِ فَاقُبَلُوا مَأْدَبَتَهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ إِنَّ هٰذَا الْقُرْآنَ حَبْلُ اللّٰهِ وَالنُّورُ الْمُب۪ينُ وَالشِّفَاءُ النَّافِعُ عِصْمَةٌ لِمَنْ تَمَسَّكَ بِه۪ وَنَجَاةٌ لِمَنْ اَتْبَعَهُ لَا يَزِيغُ فَيَسْتَعْتِبَ وَلَا يَعْوِجُ فَيَقُومَ وَلَا تَنْقَض۪ي عَجَائِبَهُ وَلَا یَخْلُقُ مِنْ كَثْرَةِ الرَّدِّ. اُتْلُوهُ فَإِنَّ اللّٰهَ يَأْجُرُكُمْ عَلَى تَلَاوَتِه۪ كُلَّ حَرْفٍ عَشْرَ حَسَنَاتٍ أَمَّا إِنّ۪ي لَا أَقُولُ الۭم ۭحَرْفٌ وَلٰكِنْ أَلِفٌ حَرْفٌ وَلَامٌ حَرْفٌ وَم۪يمٌ حَرْفٌ
رَوَاهُ الْحَاكِمُ مِنْ رِوَايَةِ صَالِحِ بْنِ عُمَرَ عَنْ إِبْرَاه۪يمَ الْهَجَرِيِّ عَنْ أَبِي الْأَحْوَصِ

Abdullah b. Mes’ud (ra) Peygamber (asm)’ın şöyle buyurduğunu rivâayet etmiştir:
“Bu Kur’ân Allah’ın ziyâfet sofrasıdır. Yiyebildiğiniz kadar onun nimetlerinden yiyiniz. Şüphesiz ki bu Kur’ân, Allah’ın ipi, apaçık bir nur ve faydalı bir şifâdır. Kur’ân, kendisine sarılan için koruyucusu, kendisine uyanlar için kurtarıcıdır. Kur’ân’a uyan, doğru yoldan sapmaz ki kınansın, eğrilmez ki, doğrulsun. Kur’ân’ın acâiblikleri, hârikaları tükenmez. Çok okumakla eskimez. Onu okuyunuz. Çünkü Allah, onu okumanın her harfine on ecir verir. Dikkat edin ‘elif, lâm, mîm’ bir harftir demiyorum. Fakat ‘elif’ tek başına bir harf ve ‘lâm’ bir harf ‘mîm’ de bir harftir.”

(Hâkim)

İ’câz-ı Kur’ân’la Alâkalı Istılahlar


1. BELÂGAT: Sözlükte, varmak ve hedefe ulaşmak, idrak etti, kâfi geldi, te’kidde son hadde vardı mânâsına gelir. Her şeyden önce maâni, beyân, bedi’ ve bunlarla ilgili diğer bütün özellikleri içine

alan bir ilmin adıdır.

Istılah olarak belâgat: Muktezâ-yı hale uygun söz söylemeye denir.

2. FESÂHAT: Sözlükte; açık olma ve ortaya koyma mânâlarına gelir.

Istılah olarak fesâhat: Sözün ses ve mânâ kusurlarından arınmış olarak, rahat telaffuz edilen, tanzîmi mükemmel olan, mânâsı kolay anlaşılan, tatlı ve akıcı olan sözdür. Fesahat, kelimede, kelâmda ve mütekellimde bulunan bir vasıftır.

3. İ’CÂZ: Sözlükte, bir konuda başkakalarının acziyetini ispat etmektir.

Istılah olarak i’câz: Bir kelâmın belalâgatta insan gücünden dışarı çıkıp kişiyi muhalefette veya benzerini meydana getitirmekte âciz kalmak mertebesine düşürmemesidir.

4. NAZM: Sözlükte; dizmek, incileri ipe dizmek mânâlarına gelir.

Istılah olarak nazm: Nazm, ancak kelâmını nahiv ilminin gerektirdiği biçimde ortaya koymak, söz konusu ilmin kânun ve usullerine uygun davranmak, belirlediği metotları bilip onlardan sapmamak, çizdiği prensipleri gözetip onlardan hiçbirini ihlâl etmemektir. İstiâre, kinâye, temsîl ve bütün çeşitleriyle mecaz, nazmın gereklerindendir.

5. ÎCÂZ: Sözlükte, işi çabuk yapmak, sözü kısa kesmek, özetlemek gibi mânâlara gelir.

Istılah olarak îcâz: Maksadı açık ve net bir şekilde ifade etmek suretiyle, az kelimelerle çok mânâları anlatmaya denir.

6. BEDÂAT: Sözlükte; acîp ve garib olma, yeni zuhur etme, hayret verici mânâlarına gelir.

Istılah olarak bedâaat: Üslûbun hem garip, hem bedî’, hem acip, hem iknâ edici ve hiçbir şeyi, hiçbir

kimseyi taklit etmemiş olmasıdır.

7. BERÂAT: Sözlükte; ilim ve şecâatte kendi benzerlerinden üstün olma, her vasıfta tam ve kâmil olma mânâlarına gelir.

Istılah olarak berâat: Rağbetlendirmeme ve sakındırma, methetme ve kötülememe, ispat ve irşad, delil göstererek ve ispat ederek gâlip gelme ve anlatma gibi kelâma ait bütün kısımları ve hitâbın bütün tabakalarını içine alan beyânın haşmetine, sağlamlığına ve üstünlüğüne denir.

8. CEZÂLET: Sözlükte; rekik (tutukluk kusuru) olmayıp doğru dürüst olma, akıllılık, büyük mânâlarına gelir.

Istılahta cezâlet: söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma,

9. ÜSLÛB: Bir kelâmın kalıbı ve sûretine denir. Veya sözden kast edilen gayeyi elde etmeye en yakın ve dinleyiciler üzerinde en etkili olan bir şekil üzerinde dizilen kelimelere, dökülen mânâya denir.

10. MEÂNİ: Mânânın görevi karşısında ifadenin şekillendirilmesidir. Belâgatın mühim dallarından biridir. Sözün yerinde kullanılması ve halin gereğine göre uğrayacağı değişiklikler, bu ilme konu olmuştur.



11. İLM-İ BEYAN (FENN-İ BEYYAN),

BEYAN: Sözlükte ortaya koymamak, açık-seçik olmak, açıklamak anlaşılır hale getirmek gibi mânâlara gelir.

Istılah olarak ise: Bir lâfzın mânâyla olan münâsebetini ve bir mânâyı farklı söz ve usullerle anlatmayı öğreten, belirli usul ve kuralları olan bir ilimdir. Belâgat ilmini meydana getiren üç ilim dalından birisidir. İfadenin açıklık derecesi; o ifadenin hakikat, mecaz, teşbih, kinâye ve istiâre olmasına göre değişir. İlm-i beyan, bu ifade tarzlarından hangisinin daha beliğ olduğunu inceler.

12. TEŞBİH: Lügatte, ‘benzetme’ demektir. Beyan mefhûmu olarak ise; belirli bir maksat için bir edat ile aralarındaki ortak nitelikten dolayı bir şeyi başka bir şeye benzetmektir.

13. BEDİ’ İLMİ: Bir belagat mefhh’umu olarak: Mukteza-yı hale uygun sözlerin lâfız bakımından kusursuz, mânâ yönünden ma’kul ve aynı zamanda bir ahenge sahip olmasının usul ve kaidelerini inceleyen ilme denir. Veya kelâmın lâfız ve mânâlarının güzelleştirme yollarına ait bilgileri inceleyen bir ilimdir.

Kur’ân’ın Hükümleri Değişmez



Kur’ân, âlemleri yaratan ve idare eden Allah’ın kelâmı olduğu için şu âlemin küçük bir misali olan insanın hayatını da tanzîm eder. Kur’ân’ın fıtrata uygun bu hükümleri de mucizedir ve hiçbir şey ve hiçbir gelişme o hükümleri değiştiremez ve hükümden düşüremez.

“Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hakikat; Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!”
Kur’ân-ı Hakîm’in hükümleri (emir ve yasakları), insanda ve âlemde tecellî eden ve ‘âdetullah’ tabir edilen fıtrî kanunlara muvâfıktır. Çünkü kâinatta tecellî eden kanunlar da Kur’ân’ın hükümleri de Âlemlerin Rabbine âittir. Bunun için asırlar da geçse, zaman da başkalaşsa Kur’ân’ın hükümleri hep bâkî kalır, dâima tazeliğini muhafaza eder, asla değişmez

Kâinatı, İrâde’sinin kanunlarıyla idare eden Allah, insanın da dünya hayatını ve ihtiyarî fiillerini, kelâm sıfatının tecellîsi olan Kur’ân ile tanzîm ve idare eder. Kur’ân’a itaat etmek demek, kâinatın idare edildiği İlâhî kanunlara muvâfık ölçülerle yaşamak demektir.
İşte Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları ezel-ebed sultanı, mülkün hakiki sahibi ve idarecisi, zamanın ve mekânın da yaratıcısı olan Âlemlerin Rabbi olan Allah’a âit olduğu için ne asırların değişmesi, ne de zamanın başkalaşması, o hüküm ve kanunları hükümden düşüremez ve ‘zaman aşımı’na uğratamaz. Mevzu ile alakalı ‘dört misâl’ verelim:

1. KUR’ÂN’IN ‘TESETTÜR’ EMRİ


Tesettür, kadının fıtratına uygun bir hüküm olmakla beraber kadın için rahmetin de ta kendisidir. Batı medeniyetinin ‘tesettürü reddetmesi’ ve açık saçıklığa revaç vermesi ise, kadının yaratılışına ve fıtratına muhâlif olmakla beraber ‘kadın esâreti’nin ve zulmünün de ta kendisidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk kadını erkeğe nisbeten daha âciz ve zayıf yarattığı için kadın, hem kendisini hem de canından çok sevdiği yavrusunu himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaçtır. Hem diğer erkekler nazarında, sadece zâhirî güzelliğinden dolayı şehvetlere birer âlet ve âdi bir nesne olmaktan son derece uzak olan ‘şefkat kahramanı’ kadınlar tâifesi, ancak Kur’ân’ın ‘tesettür emri’ ile huzur bulabilir, zilletten ve manevî esâretten ve perişanlıktan kurtulabilir ve iffet ve haysiyetini kazanabilir. Demek ki kadın, kadın olduğu, erkek de erkek olduğu müddetçe ve aralarında da bu fıtrî meyiller de bulunduğu sürece Kur’ân’ın ‘tesettür emri’ dâimâ geçerlidir. Çünkü Kur’ân’ın hükümleri ile fıtrat kanunları arasında bir tenâkuz, bir zıtlık yoktur.

2. KUR’ÂN’IN ‘ZEKÂT’ EMRİ


İnsanlık tarihinde bütün ihtilâller ve inkılâplar “Benim karnım tok olsun da, başkası açlıktan ölse bana ne!” cümlesinden kaynaklanmıştır. Toplumu oluşturan fakir ile zengin arasında, fakirden zengine olan saygı ve hürmet ve zenginden fakire olan ‘merhamet köprüsü’ yıkıldığı içindir ki bu iki sınıf arasına husûmet ve adâvet girmiştir. Acaba bu yıkılan ‘merhamet ve itaat köprüsünü’ yeniden teşkil edecek zekât ve sadakadan başka ne olabilir? Bunu içindir ki ne kadar zaman değişse, asır başkalaşsa da toplumda fakir ile zengin daima var olacak ve eğer aradaki köprü olan ‘zekât müessesesi’ işletilmezse bu iki sınıf arasında daima husumet olacaktır.

3. KUR’ÂN’IN ‘İBÂDET’ EMRİ


İnsan, sadece maddeden ibâret olsa idi veya hayvan gibi çok sınırlı kabiliyetlere sahip olsa idi belki yiyip içmesi, uyuması, üremesi, nefsânî arzularını tatmin etmesi onun aslî vazifesi olabilirdi. Fakat mademki insanı insan yapan, onun manevî cephesidir; rûhudur, kalbidir, aklıdır. Öyle ise beden gıda istediği gibi kalp de, ruh ta bir gıda ister. İşte bu gıda, îman ve ibâdetlerdir. Ruh, ibâdetin manevî ikliminde teneffüs etmek ve huzur bulmak ister. Kalp, Yaradan’ına müteveccih olarak tatmin olmak ister. Bozulmamış her vicdan, kendisine hudutsuz nimetleriyle ihsanda bulunana karşı, şükür ve hamd vazifesini îfâ etmek ister. İnsan olan insan, fıtratındaki hadsiz âcizliği, nihayetsiz fakirliği, gâyet zayıflığı idrak edip, ibâdet sâyesinde bir Kadîr-i Rahîm’e müteveccih olarak, bu âcizlik, fakirlik, zayıflık şefaatiyle Rahmet ve Kudret-i İlâhîye’yi bularak aslî vazifesini yerine getirmek arzu eder. Demek Kur’ân’ın ‘ibadet emri’ insanın fıtratına tam uygun olmakla beraber aslî vazifesidir. İnsan, hangi asırda yaşarsa yaşasın, isterse kâinatın öteki ucuna gitsin, yine de fıtratı böyle olduktan sonra Kur’ân’ın ibâdet emrine itaat etmek zorundadır.

4. KUR’ÂN’IN ‘GÜNAHLARDAN SAKINMA’ VE ‘ALLAH’TAN KORKMA’ EMRİ


Aciz, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olan insanın en ehemmiyetli meselesi, gadab-ı İlâhî’den ve ebedi cehennem azabından kurtulmaktır. Bu mesele, onun kâinat kadar büyük bir meselesidir. Fakat nefis, şeytan ve bu ikisinin tercümanlığını yapan insan suretindeki şeytanlar, insanı günaha, bid’aya, harama, sefâhete davet ederek her türlü lezzeti sınırsızca hürriyet perdesi altında tattırmaya çalışıyorlar. Arkasında ‘ecel arslanı’, önünde ‘ayrılık ve bitiş’ darağacı, sağında ve solunda ‘âcizlik ve fakirlik’ yarası olduğu halde ruhlar âleminden yola çıkarak, dünyadan geçip, cennet ya da cehennem denen ebed memleketlerine ihtiyarı hâricinde sürülen insan, ölümü öldürüp, kabir kapısını kapatıp, ihtiyarlamayı engelleyen bir çare bulup, sırattan süratle geçirecek bir vâsıta elde edip, şu sürgünden kurtulursa, işte o zaman nefsinin her arzusunu tatmin edip, istediği gibi yaşayabilir. Eğer bunları yapamıyorsa bu ‘düşman davetçi’lerine itaat edip günahlara girmemeli Rabb’ine isyan etmemeli, Allah’tan korkmalı. Demek ki, Kur’ân’ın takvâ noktasındaki emirleri tam fıtrata uygun ve insanın şu dünyadaki hâline en münasip İlâhî bir ‘irşad pusulası’dır. Ne, zamanın değişmesi, ne asırların başkalaşması insanı bu hâllerden kurtaramaz. Öyle ise insanların ihtiyaçlarına binâen Kur’ân, insana emir ve yasaklarıyla yol gösterecektir; bu ise İlâhî merhametin bir tecellîsidir.

Bütün bu ve buna benzer burada yazamadığımız yüzlerce misâller şu hakikati gösteriyor: Kur’ân, âlemleri yaratan ve idare eden Allah’ın kelâmı olduğu için şu âlemin küçük bir misali olan insanın hayatını da tanzîm eder. Kur’ân’ın fıtrata uygun bu hükümleri de mucizedir ve hiçbir şey ve hiçbir gelişme o hükümleri değiştiremez ve hükümden düşüremez.