SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Tefekkür Ufkunda Matematik



Gündelik hayatı kolaylaştırmada, çoğu zaman farkında olmasak da, matematiğin katkısı büyüktür. Oturduğumuz binanın statik, bindiğimiz otomobilin dinamik, seyrettiğimiz televizyonun elektronik devre ve yanımızdan ayırmadığımız cep telefonunun elektromanyetik dalga hesapları, matematik kullanılarak yapılmaktadır. Mühendisliği, fiziği, ekonomiyi, muhasebeyi, işletmeyi, mimariyi matematik olmadan düşünmek hemen hemen imkânsızdır. Matematik; kimya, biyoloji, tıp hattâ sosyal bilimler alanında giderek daha fazla kullanılmaya başlanmıştır.

Bilimlerin ve teknolojinin gelişmesinde kritik bir vasıta olan matematiğin insana kazandırdığı önemli hususiyetler vardır. Matematik öğrenirken, analitik düşünme mahareti kazanırız ve muhakememiz güçlenir. Bu sayede problemlere daha rasyonel yaklaşma imkânına kavuşuruz.

Matematik, eşya ve hâdiseleri anlamada, yorumlamada, tefekkür ufkunun gelişmesinde ve marifete ulaşmada önemli bir vasıtadır. Gerek âyetlerin anlaşılmasında, gerekse kâinattaki nizam ve intizamın daha iyi tefekkür edilmesinde matematik bilmenin katkısı küçümsenemez. Bu hakikate eserlerinde sık sık vurgu yapan Bediüzzaman Said Nursi geometri ile ilgili olarak "Hendese bir fendir. Onun hakikati ve noktayı müntehası Cenab-ı Hakkın Adl ve Mukaddir isimlerine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahade etmektir." diyor. Fethullah Gülen Hocaefendi ise; "Matematik olmayınca ne eşyanın, ne de insanın birbiriyle münasebetlerini anlamak mümkündür. O, kâinattan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı gibi yollarımızı aydınlatır, bize insan ufkunun ötelerini, hattâ düşünülmesi, taşınılması çok zor imkan âleminin derinliklerini gösterir ve bizi ideallerimizle buluşturur."1 diyerek matematiğin tefekkür ufkumuzdaki önemine dikkat çekiyor. Galileo kâinattaki nizamın iyi anlaşılabilmesine vurgu yaparken "Öncelikle kâinatta geçerli dil öğrenilmedikçe ve sonra da onda yazılı karakterler okunmadıkça hayat anlaşılamaz. Kâinat matematik dilinde yazılmıştır ve insan olarak onda yazılan kelimeleri matematik olmaksızın anlamamız imkânsızdır." 2 der. Paul Dirac "Bir fizik kanunu matematikî güzelliğe sahip olmak zorundadır." 3 demektedir. Matematiğin bu yönlerinin daha iyi anlaşılmasında ve toplumun daha geniş kesimlerine yaygınlaştırılmasında matematikçilere büyük rol düşmektedir.

Matematikî düşünme ve bilgiye Kur'ân-ı Kerîm'den işaretler
"Muhakkak ki biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık." (Kamer, 49) mealindeki âyette kâinattaki canlı-cansız bütün varlıkların iç yapılarında, hareketlerinde ve inşa edilmelerinde bir ölçü olduğu beyan edilmektedir. Gezegenlerin hareketi ve takip ettikleri yörüngeler, atmosfer hareketleri, kan akışı, hücrelerin kendi aralarında ve ortamlarıyla madde alışverişi ile ilgili difüzyon, kuşların uçarken az enerji harcaması, atom ve atom altı parçacıkların hareketi gibi birçok hâdisenin anlaşılmasında matematik modellemeler kullanılmaktadır. Bu âyetin daha iyi anlaşılıp tefekkür edilmesinde elbette matematik bilen ve bu modellemelere âşina olan kimselerin avantajı daha fazladır.

"Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir." (Rahman, 5) mealindeki âyette açıkça evrensel çekimle ilgili matematik modellemelerden bahsedilmektedir. Burada gökcisimlerinin eliptik yörüngede hareketi ilk akla gelen yorum olabilir. Ancak Güneş ve Ay'ın hareketine ait ortaya konan ve konacak matematikî modeller, bütün gökcisimlerinin birbirleriyle karşılıklı tesirleri dikkate alındığında, sanıldığı gibi çok basit olmayıp çözümü karmaşıklığından dolayı neredeyse imkânsız hale gelmektedir.

"Göğü yükseltti ve ölçüyü (dengeyi) koydu." (Rahman, 7) mealindeki âyet de ölçü/denge ile evrensel çekime ve önceki âyetteki gökcisimlerinin hareketine ait modellemelere işaret etmektedir. Âyetin devamında mealen "Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, ölçüyü aksatmayın." (Rahmân, 8–9) buyrulmaktadır. Buradaki "ölçü"den sadece alışverişte dürüst olmak ve aldatmamak anlaşılabileceği gibi, daha geniş mânâlar da çıkarılabilir. Bu durumda, kâinatta var olan üstün nizamın anlaşılması için gayret sarf etmemiz istenmektedir, mesajı çıkar ki, bu da matematiği bilme ile irtibatlıdır.

"Göğü kudretimizle biz kurduk, şüphesiz biz onu genişleticiyiz." (Zâriyât, 47) mealindeki âyette geçen kâinatın genişlemesi meselesi, 20. yüzyılda gözlemle bulunmuştu. Ancak bu genişlemenin devam edip etmeyeceği tartışma konusu idi. Sürekli genişleyen ve genişlemenin durup içine kapanmanın başlayacağı kâinat modelleri birbiri ile rekabet hâlinde idi. Amerikan Astronomi Topluluğu'nun 1998 Ocak'ındaki toplantısında genişlemenin âyetteki gibi sürekli olduğu, hattâ genişlerken ivmelenme olduğu kabul edildi.1 Bu genişlemenin daha iyi anlaşılması ancak matematik modellerle (diferansiyel denklem sistemleri) mümkün olabilmektedir.

"Onlar, ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru." (Âl-i İmran, 191) mealindeki âyette kâinat ve içindekilerle ilgili sürekli tefekkür etmemiz istenmektedir. Matematik ve fizik bilmek bu tefekküre ayrı bir derinlik kazandıracaktır.

Âyetlerde bazen bir canlı ile ilgili, tefekkür ufkumuzu genişletecek örnekler verilir: "Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin." (Nahl, 68). Matematikçiler bir düzlemi eşit alanlara minimum uzunluktaki çizgilerle bölmenin en uygun tarzının altıgen şekiller olduğunu yeni ispatlayabildiler. Ayrıca petek gözeneklerinin üç boyutlu geometrik optimizasyonunda da matematik ve deneye dayalı çalışmalar, arıya en ideal yapının ilham edildiğini göstermektedir.2


"Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." (Tin, 4) mealindeki âyetten insanın gerek his ve düşünce, gerekse de şekil ve suret olarak en ideal şekilde yaratılması anlaşılabilir. İncelendiğinde insan geometrisinin çok mükemmel olduğu fark edilecektir. Basit bir misâl verecek olursak: Dirseğin neden kolumuzun ortasına yerleştirildiği konusu, ancak geometrik analiz ile açıklanabilir. Şekil-1'de dirsek ekleminin ortada olmaması durumunda, daima elin ulaşamayacağı bir alanın kalması, geometrik çizimle gösterilmektedir. Yani dirseğimiz ortada olmasa idi, elimizdeki lokmayı ağzımıza götüremeyecektik. Eğer dirsek ve bilek arası bağlantı tek kemikle yapılmış olsaydı, dirsekten itibaren elimizi çevirmemiz mümkün olamayacak ve tornavida gibi âletleri kullanamayacaktık3 (Şekil–2).





"Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi ediyorsunuz?" (İbrahim, 10) mealindeki âyetin daha iyi anlaşılmasında matematiğin rolü büyüktür. İngiliz Astronom Martin Reeds: "6 rakam kâinat için bir reçete oluşturuyor. Eğer bu rakamlardan herhangi birisi çok küçük miktarlarda değişik olsa, yıldızlar, karmaşık elementler ve hayat olmayacaktı."4 diyor. Bu altı rakam şunlardır: Hidrojenin Helyum'a dönüşmesinde kütlesinin enerjiye dönüşme oranı (e=0,007), atomların bir arada tutulması kuvvetinin atomlar arasındaki gravitasyonel çekim kuvvetine oranı (N=1.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000), kâinattaki görünen ve görünmeyen bütün madde yoğunluğu (W sayısı), kâinatın genişlemesi ile ilgili kozmik antigravite kuvvetinin şiddeti ( sayısı), genişleyen kâinatta gezegen ve galaksilerin oluşumu ile ilgili karmaşık düzensizlik veya dalgalanmaların genliği (Q=1/1000), kâinattaki uzay boyutları (D=3). Matematik penceresinden bakıldığında inkârın zorluğu daha iyi anlaşılabilir. Canlı hücrelerin kendiliğinden oluşma ihtimali 10-150 olarak hesaplanmıştır. Kâinatta 1080 parçacık olduğu tahmin ediliyor. Kâinatın yaşı 1017 saniye civarındadır. Big Bang'dan bu yana 200 aminoasitten oluşan proteinlerin tesadüfen ortaya çıkabilmesi için yeterli zaman geçmemiştir. Bu iş için kâinatın yaşının 1067 katı süre geçmesi gerekmektedir.5

Esmâü'l-Hüsna'nın anlaşılmasında matematik
Acaba matematik bilmek ve matematikî düşünmek, bazı Esmaü'l-Hüsna'nın (Allah'ın en güzel isimleri) daha iyi kavranılmasında yardımcı olabilir mi? Kâinat ve içerisindeki varlıklar hep O'nun isimlerinin farklı boyutlardaki tecellilerinden ibarettir. Meselâ Adl ismi Cenab-ı Hakk'ın âdil olması anlamına gelmektedir. 'Adaleti' geniş mânâda her şeye uygun olanı, ölçülü şekilde veya hak ettiğini vermek olarak ele alırsak, Adl isminin bir tecellisi olarak canlı vücutlarındaki mükemmel uyum, geometri bilindiğinde daha farklı ve derinlikli anlaşılabilir. Canlı yapıları ve davranışlarındaki mükemmel matematikî formüller bilinirse, Alîm (her şeyi çok iyi bilen) isminin genişliği ve enginliği daha iyi tefekkür edilebilir. Bârî (eşyayı ve her şeyin vücudunu birbirine uygun hâlde yaratan) ve Musavvir (tasvir eden, her şeye bir biçim ve özellik veren) isimleri estetik olarak yaradılışın uyum ve mükemmeliyetini işaret etseler de, geometrinin bilinmesi ile bu mükemmellikler ayrı bir buut kazanacaktır. Matematikteki sonsuzluk kavramı üzerinde fikir yürüten ve işlem yapanların Azîm (çok azametli), Kebîr (çok büyük) gibi isimlere vakıf olması daha kolaydır. Yine zamanda sonsuzluğu tedai ettiren Evvel (en ilk) ve Âhir (en son) gibi isimlerin matematiğe âşina olanlara ifade edeceği farklı mânâ tabakaları mevcuttur. Lâtif (incelikleri bilen ve yapan) ismi, yaratılışın içinde gizli olan mükemmel matematik formüllere ve denklemlere de işaret eder. Matematiğin bilinmesi ile Hasib (hesaplayan) ismi de farklı anlaşılabilir. Matematik denklem ve formüllerle ifade edilen difüzyon hâdisesi iyi bilinirse, her bir hücreye gıdaların paylaştırılmasında tecelli eden Rezzak ismi daha farklı idrak edilir. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Kısaca, kâinat kitabını daha iyi okuyabilmek, tefekkür ufkumuzu geliştirebilmek, marifette ilerleyebilmek, Esmaü'l-Hüsna'yı ve Cenab-ı Hakk'ın kudret, azamet ve icraatlarını daha iyi anlayabilmek, Sonsuz ilim, Sonsuz kudret, ezel ve ebed gibi dindeki kavramları daha iyi kavrayabilmek; analitik düşünme kabiliyetini kazanabilmek, gündelik problemlere daha rasyonel yaklaşabilmek, hayatımızı kolaylaştırabilmek, teknolojiye katkı sağlayabilmek için matematiğe önem vermeli ve bu düşünce metodolojisini hayatımızın bir parçası hâline getirmeliyiz.

Dipnotlar
Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Nil Yayınları, 2002.
2. Ufuk İlyasoğlu, "Hayatın Matematik Lisanı", Sızıntı Dergisi, Mayıs 2005.
3. Bayram Yerlikaya, "Simetri ve Güzellik", Sızıntı Dergisi, Mayıs 2004.
4. Brad Lemley,Why is there life, Discover, Kasım 2000, 64-69.
5. Mustafa Temiz, "Matematik Penceresinden İnkârın Zorluğu", Sızıntı Dergisi, Haziran 2004.

Bilgisayarla Görme



Çocukluğumun geçtiği köyü uzun bir aradan sonra ziyaret ettim. Köyün bende birçok hatırası olan okulunun bahçesinde, büyük bir coşkuyla top oynayan çocuklar vardı. Babalarını muhtemelen tanıdığım bu çocukların hangi aileye mensup olabileceği hususunda tahminler yapıp, çocuklara babalarının kim olduğunu sordum. Çehre, fizik, yürüme, konuşma ve mimiklerinde yakaladığım küçücük benzerliklerle yaptığım tahminlerin isabetine kendim bile şaşırdım. Bunun üzerine aklıma, bilgisayarla görme alanında doktora yapan bir arkadaşımın, avuç içi tanıma, dudak okuma, yüz tanıma gibi çalışmaları geldi. Onun anlattıklarından, bilhassa dudak okuma gibi alanlarda, bilgisayarla görme teknikleriyle şimdilik fazla bir başarı sağlanamadığını biliyordum. Ebeveynden hareketle çocukların tanınması hususunda ise, çalışmalar yok denecek kadar az. Tahminlerimdeki isabet bir ânda bana, gözlerin ve görme kabiliyetin ne büyük bir nimet olduğunu düşündürdü. Acaba, bilgisayarın görmesi tam olarak ne mânâya gelmekteydi? İnsanlara bahşedilmiş görme nimeti ile bilgisayarın görmesi aynı şeyler miydi?

Muhteşem göz mekanizması ve görme

Göz, oldukça muhteşem yaratılmıştır. Konumu, simetrisi-estetiği, korunma mekanizmaları, mükemmel işleyen kapakları, refleksi, değişik vazifeler için çeşitli karışım kombinasyonlarıyla yaratılmış gözyaşı, günde yaklaşık 100.000 defa kasılan kasları, gözyaşı salgılanmasına vesile olarak gözün sürekli bakımıyla vazifeli konjonktivası, görmeye vesile hikmetli yapısı ve ışığı retinaya düşüren objektife benzer şekliyle korneası, retinayı zararlı ışınlardan koruyan iris tabakası, göze gelen ışık ışınlarını kırarak ağ tabakaya odaklanmasına vesile olan ve adeta objektif ayarı vazifesi gören göz merceği, görüntünün elektrik sinyallerine çevrilerek beyne gönderilmesine vesile olan retinasıyla göz, bilim adamlarını her zaman hayrette bırakmıştır.

Göz optiği, fotoğraf makinesi üzerinden daha kolay anlatılabilir. Fotoğraf makinesindeki gibi bir mercekler sistemi, ışığın göze girmesine izin verilen bir açıklık (pupilla), bir de fotoğraf filmine karşılık gelen retina ihtiva eder.

Gözler, nesnelerin mesafelerine göre beyin tarafından anbean kontrol edilen bir 'uzak ve yakına uyum mekanizması'na sahip kılınmıştır. İnsanlar bunun hiç farkında değillerdir. Gözler birkaç santimetre yakınındaki bir cisme bakarken, başın bir hareketiyle ânında çok uzaklardaki dağlara da odaklanabilir. Bu esnada görüntüde bir bozulma olmaz. Buna gözün uzağa-yakına uyumu (akkomodasyon) denir.

Retinada, renkli görmede görevli koni şeklinde üç tip reseptör hücresi mevcuttur. Bunlar; sarı, yeşil ve kırmızı renkleri algılayacak ve bunlardan çeşitli yoğunluklarda karışımlar yaparak bütün renkleri idrâk edebilecek hususiyette yaratılmıştır. 400–700 nm arasındaki dalga boylarına denk gelen ışığın görülmesi ve algılanması mükemmeldir. Her bir dalga boyundaki ışık, bu üç renk konisini farklı nispetlerde uyarmaktadır. Her koninin uyarılma oranlarına karşılık gelen renkler, beyne yaratılıştan kodlanmıştır. Beynin görme merkezinde renk, her bir dalga boyundaki ışık huzmesinin hangi oranlara karşılık geldiği karşılaştırılarak algılanır. Meselâ 580 nm dalga boyundaki turuncu ışık; kırmızı konileri % 99, yeşil konileri % 42, mavi konileri % 0 nispetinde uyarır. Bu uyarılma nispetleri 99:42:0 şeklinde kodlanırsa, beyin açısından turuncu ışığı temsil eder. Aynı şekilde mavi ışığın beyinde algılanması için 0:0:97 şeklinde bir kod gereklidir; benzer şekilde yeşil ışığın kodu 31:67:36; sarı ışığın kodu da, 83:83:0'dır. Bu kodların birinde hafif bir değişiklik olsa renk tonu değişir; meselâ sarı ışığın kodu 83:83:0 yerine 83:83:01 olsa, sarının farklı bir tonu algılanır.

Nesnelerin görülmesi, göz ve beynin uyum içinde çalıştırılmasıyla sağlanır. Beynin görmedeki vazifeleri:
• İki ayrı gözün retinasından gelen sinyallerin üst üste çakıştırılması
• Bu görüntülerin karşılaştırılarak derinliğin algılanması
• Çizgi ve sınırların fark edilmesi
• Görme merkezinde renk analizi
• Beyinde parlaklığın algılanması (Parlaklık seviyesinin nasıl bir mekanizmayla tespit edildiği henüz kesin olarak anlaşılamamıştır)
• Gözbebeği çapının kontrolü
• Göz hareketlerinin kaslarla kontrolü
• Retinadan gelen görüntünün parçalanıp tekrar birleştirilmesi
• Ters görüntünün düzleştirilmesi
• Kör noktaya düşen kısımların doldurulması ve boşlukların önlenmesi
Gözler, Rabb'imizin Kur'ân-ı Kerîm'de; "De ki: 'Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?' (Mülk Sûresi, 23) âyetiyle bizleri şükrünü edâya davet ettiği organlardır. Görmenin gerçekleştirilmesinde, gözle beyin işbirliği içinde çalıştırılmaktadır. Beynin dünyaya açılan penceresi olan göz, aslında görmenin oluşumunda beyne yardımcı olmak üzere yaratılmıştır.

Teknik olarak bilgisayarla görme

Bilgisayarla görme, bilgisayar ortamına aktarılmış resim veya görüntülerin yine insanlar tarafından geliştirilen programlar vasıtasıyla analiz edilip otomatik olarak incelenmesidir. Bu işlem sırasında görüntü işleme ve tahlil teknikleri kullanılır ve resimler analiz edilerek muhtevayla ilgili bazı bilgiler elde edilir.

Bilgisayarla görmede, resim hakkında bir değerlendirmede bulunabilmek için, resme ait piksel ve renk bilgileri kullanılır. Resim üzerindeki küçük kareler şeklinde tarif edilebilecek piksellerin her birinin renk değeri vardır. Meselâ resmin parlaklığını yükseltmek için, her bir pikselin değeri belli nispette artırılır. Bilgisayarın, resmin muhtevasıyla alâkalı tahminde bulunması da mümkündür. Bu işlemde, mevcut resimle ilgili bilgilerle daha önce sisteme tanıtılmış misâller, sun'î zekâ teknikleri kullanılarak karşılaştırılır ve böylece bilgi çıkarmaya çalışılır.

Resimlerdeki bozuklukları giderme, kenar çıkarma, resmin kontrastını artırma, resmi büyütüp küçültme vb. uygulamalar görüntü işleme uygulamalarına verilebilecek misâllerdendir. Meselâ küçültme veya büyütme işleminde resimden bazı pikseller atılır veya resme bazı yeni pikseller ilâve edilir.

Birbiriyle bağlantılı iki resmin birleştirilmesi şöyle gerçekleştirilir: Her iki resimdeki bazı ortak noktalar bulunur ve bunlar örtüştürülerek resimler birleştirilir. Bu işlem görüntü işlemede zaman alıcı ve maliyetli bir işlemdir. Bu noktada, insanın iki gözüyle elde ettiği görüntülerin, beyinde hiçbir gayret sarf edilmeden otomatik olarak tek bir resim hâline getirilmesi ve bu işlemin bize hiç hissettirilmeden her ân defalarca gerçekleştirilmesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken muhteşem bir hâdisedir.

Bilgisayarla görme uygulamalarına misâller
Bilgisayarla görme sahasında son yıllarda büyük gelişmeler yaşanmıştır. Otomatik geçiş sistemleri (OGS) ile araç plâkalarının tanınması, kişinin avuç içi resminden tanınması, tıbbî görüntülerden otomatik olarak hastalık teşhisi ve takibi (meselâ beyin tümörlerinin tespiti), doku ve hücre analizinde belli tip hücrelerin otomatik olarak sayımı, güvenlik uygulamalarında parmak izi veya yüz tanıma, oto yollarda aşırı hız yapan araçların tespiti, uzay araştırmalarında insansız araçların çevrelerindeki nesneleri algılaması, savaşlarda hedef belirlenmesi, uydular vasıtasıyla çekilen fotoğrafların otomatik analizi ile harita üretimi, meteorolojik bilgilerin ve gezegenimizdeki değişikliklerin tespiti, eğlence endüstrisinde oyunlarda sun'î görüntü üretimi bu alanda verilebilecek misâllerden bazılarıdır. Hattâ insan gözlerinin kabiliyet sahası dışında kalan bazı fonksiyonlar da bu yolla gerçekleştirilebilmektedir. Meselâ gece görüş dürbünleri sayesinde görüntü bilgileriyle beraber başka bilgilerin de kullanılmasıyla hedefler tespit edilebilmektedir.

Bilgisayarla görme teknikleri birçok açıdan henüz gelişme aşamasındadır. Meselâ, yaşadığımız dünyada uzaklık boyutu, otomatik olarak algılanır ve beynimizde biz farkında olmadan işlenir; bu sayede dünyayı üç boyutlu tanıma imkânı elde ederiz. Bilgisayarlar ise, kâğıt üzerindeki (iki boyutlu) görüntünün aslında üç boyutlu bir dünyadan çekildiğini algılayamamaktadır. Üç boyutlu görüntüler, çok büyük bir bilgi yığınının analizini gerektirdiğinden, işlenmesi çok daha zordur ve pratik açıdan uygulanabilirliği sınırlıdır. Ancak ileride yeni bazı yazılımlar geliştikçe, belki insanın görmesine benzer (üç boyutlu) görüntüler yaygın hâle gelebilecektir. İnsanın görme sistemi söz konusu olduğunda ise boyut, uzaklık gibi değişkenler, hiçbir karmaşıklık ve yük getirmeden bize bahşedilen görme sistemi ile algılanmaktadır. Öyle ki, bir insanın sabahları uyandığında görebilmek için yapması gereken tek şey, gözlerini açmaktır. Bunun dışında en ufak bir gayret göstermesi gerekmez. Görmenin fizyolojik muhtevası ve beyinle işbirliği içinde gerçekleştirilen görme/tanıma göstermektedir ki, beyin ve diğer bazı organlarla bağlantılı şekilde çalıştırılan gözler, son derecede girift ve hikmetli mekanizmalarla bezenmiştir. Yüce Yaratıcı'nın görme hususunda bize bahşettiği kolaylık, görme işleminin basit bir hâdise olduğu mânâsına gelmez. Bilgisayarla görme, sun'î zekâ gibi teknolojik uygulamalar ise, beyinden ve görme fonksiyonlarından ilham alınarak yapılmaktadır.

Kaynaklar
- Computer Imaging, Scott E. Umbaugh, CRC Press Book, 2005, sayfa 3-87

Makro Âlemin Anahtarı Atom


İnsanoğlu mikro âlemde derinleştikçe, atomu anlamaya çalıştıkça makro âlemde (kozmozda) aradığı sorulara cevaplar bulmaya başladı. Çünkü "âlemin anahtarı insanın nefsine takıldığı" gibi, makro âlemdeki fizikî sırlar da mikro âlemdeki atomun içine saklanmıştır. Bu zaviyeden atoma kozmozun anahtarı da diyebiliriz. Bilim bugün geldiği nokta itibarı ile yıldızların, kimyevî elementlerin hattâ kainatın yaratılışını belli teorilerle izah etmeye çalışmaktadır. Burada enteresan olan husus, bilim insanlarının, mikro âlemde atomu anlamaya çalışırken tevafuken kâinatın yaratılışına ait mekanizmaları da aydınlatacak ipuçlarına ulaşmalarıdır.

Maddeyi meydana getiren atomlarla ilgili 20. yüzyılın başlarında elde edilen ilk şaşırtıcı bilgi onun ne kadar küçük olduğu idi. Atom 1 mm'nin trilyonda birinden bile küçüktü ve bir kum tanesinde bile trilyonlarca atom vardı. Atomun içindeki partiküllerin (proton, nötron, elektron) keşfi ise yıllar aldı. Bugün gelinen noktada kâinatta en azından 1080 proton ve nötron olduğu tahmin edilmektedir. Bu çok büyük bir sayıdır. Ancak daha şaşırtıcı olanı bu partiküllerin kâinatın ilk yaratılış ânındaki doğru dizilebilme ihtimalinin düşüklüğüdür. Oxford Üniversitesi'nden matematikçi Roger Penrose, kâinatı meydana getiren proton ve nötronların Büyük Patlama (Bing Bang) ânında 1080 değişik ihtimalden sadece bir ihtimalle dizilmiş olabileceğini hesaplamıştır ve yalnızca o diziliş şekli, patlamadan sonra bugünkü kâinatı netice verecektir. Bu ihtimal sayısı o kadar büyüktür ki, eğer kainattaki bütün zerreleri sıfır olarak kullansak bu sayıyı düz olarak yazmak için yetmezdi (Üslü sayılarla 1080 yazabiliyoruz).

20. yüzyıl başlarından itibaren birçok bilim adamı daha çok simyacı olabilmek, madenleri altına dönüştürebilmek için atom üzerinde çalışmaya başladı. Bunlardan biri olan Rutherford, uzun deneyler sonunda, madenleri altına dönüştürmeyi başaramadı; ama bir atom modeli geliştirdi. Rutherford atomu güneş sistemine benzetiyordu. Fakat çekirdek hakkında pek bir şey bilinmiyordu. Rutherford elementleri birbirinden ayıran şeyin çekirdeklerindeki proton sayısı olduğunu fark etti. Tabiatta bulunan en hafif elementte 1, en ağır elementte 92 proton bulunuyordu.

Bu tespit her ne kadar tabiatta bulunan 92 elementi izah etse de, ciddi bir problem vardı. Aynı yıllarda Cavandish lâboratuvarlarında atomun ağırlığının ilk defa ölçülmesi ile çekirdekte proton dışında başka bir parçacığın olması gerektiği anlaşıldı. Zîrâ 2 protonu bulunan helyum, 1 protonu bulunan hidrojenden 2 değil tam 4 kat ağırdı. Demek ki her bir protona mukabil bir başka partikül vardı. Bu partikülün yüksüz olan nötron olduğunun anlaşılması tam 12 yıl aldı. Böylece 1932 yılında, atomun üç temel partikülünün keşfedilmesiyle nükleer fiziğin temelleri atılmış oldu.

Nükleer fiziğin karşılaştığı ilk problem, nasıl olup da atomun çökmediği meselesiydi. Çekirdeğin içindeki protonlar artı yüklüdür ve aynı yükler birbirini iter. O zaman onları orada tutan nedir? Araştırmalar neticesinde yeni bir kuvvet çeşidi keşfedildi: Güçlü nükleer kuvvet. O güne kadar sadece kütle çekim kuvveti ve elektromanyetik kuvvet biliniyordu. Her bir kuvvetin tesirli olduğu bir ölçek vardı ve o sınırlar dışında tesiri hissedilmiyor, bu şekilde denge sağlanmış oluyordu. Kütle çekim kuvveti büyük ölçeklerde hissediliyor; ama mikro ölçekte tesirini yitiriyordu. Güçlü nükleer kuvvet ise, sadece atom çekirdeği içinde tesirliydi. Her şeyde olduğu gibi kuvvetlerin de tesirlerine bir sınır konulmuştu. Aksi takdirde eğer kütle çekim kuvveti ile değil de güçlü nükleer kuvvetle dünya bizi çekseydi, bir insan bütün Samanyolu galaksisinden daha ağır olurdu. Güçlü nükleer kuvvet 1 mm'nin sadece trilyonda birinden küçük ölçeklerde tesirli olur ve atomun tutkalı olarak bilinir. Atom çekirdeğinde 2 kuvvet tesirlidir: Aynı yüklü protonları iten elektromanyetik kuvvet ve onları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet. Atom çekirdeği âdeta bu iki kuvvetin mübareze (üstün gelme çabası) meydanıdır. 2. Dünya Savaşı için yapılan hararetli çalışmalar neticesinde, tabiatta bulunan 92 elementin nükleer stabilitesi (kararlılık) tamamen aydınlanmış oldu. Atom çekirdeği içindeki mübarezede eğer elektromanyetik kuvvet galebe çalarsa, o atom radyoaktif elementtir (mesela 92 protonlu uranyum). Güçlü nükleer kuvvet galebe çalarsa, o atom kararlı bir elementtir (sodyum, bakır, gümüş vs. gibi). Dolayısıyla çekirdek hareketleri bu iki kuvvetin tesiri ile izah edilebilir.

Kuvvet dengeleri yönü ile tabiatta bulunan 92 element içinde bir tanesi çok dikkat çekiciydi: Demir. Demir atomunun çekirdeğinde 26 proton vardır ve bu sayı çekirdekteki iki farklı kuvvetin birbirini tam olarak dengelediği sırlı bir sayıdır. Bu da demiri tabiatta bulunan en kararlı element yapar. Diğer bütün elementler demirin kararlılığını arar. Atom numarası (yani çekirdeğindeki proton sayısı) 26'dan küçük olan elementler birleşerek (füzyon), 26'dan büyük olan elementler parçalanarak (fisyon) demire benzemeye meylettirilir. Belli bir atom numarasından sonra da güçlü nükleer kuvvet artık protonları tutamaz ve bu elementlere radyoaktif elementler denir (mesela 88 protonlu radyum ve 92 protonlu uranyum gibi).

Nükleer fizikçilerin hazırladığı stabilite grafiğinin tepe noktasında demir vardı. Astronomların yıldızların parlaklıklarına (her bir elementin ayrı bir parlaklığı vardır) göre hazırladığı elementlerin bulunabilirlik (bolluk) grafiğinin en üst noktasında yine demir bulunuyordu. Özetle en stabil element olan, yani çekirdeğinde iki kuvvetin en iyi dengelendiği demir, kâinatta en bol bulunan elementlerdendi. Ayrıca bu bütün elementler için geçerliydi. Az stabil olan radyum az bulunuyor, izafi olarak ondan daha stabil olan alüminyum daha bol bulunuyordu. Âdeta çekirdeğe atılan imza kozmoza da atılmıştı.

Elementlerle alâkalı bir başka ilginç gerçek ise, onların nerede yaratıldıkları idi. Bilim insanları Güneş'te nükleer füzyon neticesi yüksek basınç ve sıcaklıkta 1 protonlu hidrojenin 2 protonlu helyuma dönüştürüldüğünü ve Güneş ışığı açığa çıktığını buldular. Peki diğer elementler? Her ne kadar oksijen gibi birkaç elementin yaratılması için Güneş gerekli şartları haiz olsa da, Güneş'teki sıcaklık ve basınç ağır elementler için yeterli değildi. Güneş'te bile bu şartlar sağlanmıyorsa elementlerin dünyada teşekkül ettirilmediği anlaşılır. Demir gibi stabil elementlerin yaratılması için çok yüksek sıcaklık ve basınç gerekliydi. Bu da bir yıldız ölürken ortaya çıkan süpernovalarda bulunuyordu (Güneş süpernova yanında bir mum kadar kalır). Yakıtı tükenen, yani helyuma çevrilerek hidrojeni kalmayan yıldızlar, kendi ağırlıkları altında çöküyor ve muhteşem bir patlama ile süpernovalar meydana geliyordu. Ortaya çıkan sıcaklık ve basınç, en ağır elementlerin bile yaratılması için uygundu. Kısaca en kararlı element olan demir, diğer elementler gibi yıldızlarda yaratılıyor ve gökten yere indiriliyordu.

Süpernovalar 1 protonlu hidrojen ve 2 protonlu helyum dışındaki bütün elementlerin yaradılışı hakkında bir fikir verse de, kâinatın her yerinde bol miktarda bulunan bu iki elementin (meselâ Güneş'in dörtte biri helyumdur) yaradılışını izah edemiyordu. Bu iki elementin kâinatta bu kadar bol bulunması, süpernovalardan çok daha büyük bir enerji kaynağına işaret ediyordu ve bu şartlar da ancak Büyük Patlama ile sağlanabilirdi. İbretlik olan da, bu noktaya araştırmaları ile bilmeden kapı açan fizikçinin, maddenin ezeliyetini şiddetle savunan ateist fizikçi Richard Hoyle'un olması idi. O, Büyük Patlama'ya belki de istihza için Bing Bang ismini bizzat takmıştı. Netice olarak atom üzerindeki araştırmalardan yola çıkılarak, bilim insanları; kâinatın ezelî olmadığı, yaklaşık 14 milyar yıl önce büyük patlama ile bir başlangıcı olduğu bilgisine ulaştı.
-------
Nebi İlker SEVİM-Safvet SENÎH

Boşanmanın Çocuklar Üzerindeki Tesiri


Boşanma aile için mühim bir karardır. Birçok anne-baba çocuklarını düşünerek bu kararı erteler veya boşanmayı hiç düşünmez. Çocukların hem biyolojik hem de psikolojik gelişme safhalarının sağlıklı olması için onların iyi beslenme kaynaklarına ihtiyacı vardır. Bu kaynakları, birinci plânda çocuğun doğup büyüdüğü aile ortamı sağlar. Daha sonra ise eğitim safhalarında bu beslenme devam eder. Anne-baba olma, yükümlülükleri ve sorumlulukları olan bir durumdur. Kur'ân-ı Kerîm'de de çocuklara hak ettiği değeri vermek, onları sevip korumak, onların huzuru için çalışmak ve ihtiyaçlarını giderme konusu vurgulanmaktadır. Bir arada yaşayan, rollerin belirli olduğu, mânevî dinamiklerin sağlam bir şekilde zırh oluşturduğu ailelerde, çocuklar daha sağlıklı gelişir. Çatışmanın, bencil ve tek taraflı bakış açısının hâkim olduğu, her ferdin kendi menfaatlerini ön plâna çıkardığı bir ortamda ise, çocukların psikolojisi zamanla bozulur.

Boşanma, en fazla çocuklara tesir eder. Çünkü onların çocuksu ve masum bakışında aile, son derece önemli bir müessesedir. Anne babanın bir arada olması, çocuğa güven ve huzur verir. Sürekli çatışma ve kavga ortamının olması, çocuğun hayata bakış açısını bozar. İç dünyası sarsılan çocuğun davranışlarında ciddi bozulmalar görülür. Anne-babalar kendilerine daha 'geçimli' bir aile kurmak için 'geçimsiz' ortamı terk edip, kendi mutluluklarını ararken, onların mutsuzluğuna sebebiyet verirler. Çocukların hayattaki en mühim güven sembolü olan anne ve baba birlikteliğinin bozulması, onlarda psikiyatrik problemleri de tetikleyebilir.

Durumun daha iyi anlaşılması açısından bir misâl ile boşanma sürecini açıklayabiliriz: Ailesinin tek çocuğu olan Hasan beş yaşındadır. Anne ve babası çalışmaktadır. Evliliğin ikinci yılında dünyaya gelmiştir. Üç yaşına geldiğinde anne-baba arasında iletişim problemleri başlamıştır. Her ne kadar anne-baba dikkat etse de, çoğu defa anne-baba arasındaki tartışmalara şahit olur. Tartışma sonrası Hasan, büyük bir üzüntü yaşamakta fakat bunu ifade edememektedir. İlerleyen yıllarda Hasan yuvada arkadaşlarına karşı daha sinirli, çabuk ağlamaya eğilimli, yemek yeme ve uyku konusunda uyumsuzluk gösteren, bebeksi davranışları ile dikkat çeken bir çocuk olmuştur. Anne-baba arasındaki çatışmaların neticesinde Hasan'ın gündüz davranışları da değişmiştir. Gündüz yaşanan davranış problemlerinin benzeri, evde de kendini göstermeye başlamıştır. Zaman geçtikçe aile içi stres artmakta ve anne-baba arasındaki tartışmalar şiddetlenmektedir. Birkaç defa aile içi şiddete şahit olmuştur. Netice olarak anne-baba boşanma kararı almışlardır. Boşanma kararını çocuğa söylemişler; ancak bu aşamadan sonra Hasan'ın davranışları daha da değişmiştir. Boşanma kararı söylendikten sonra, Hasan'da sevdiklerini kaybetme ve terk edilme korkusu, gelecek adına kaygılar, annesinden ayrılmak istememe ve mutsuzluk başgöstermiştir. Anne-baba boşandıktan sonra Hasan, annesinin yanında kalmaya, babasını da belli aralıklarla görmeye başlamıştır.

Bu misâlde görüldüğü gibi, anne-babaların boşanma süreçlerinde yaşadıkları sıkıntının önemli bir kısmı, çocuklarına yansımaktadır. Her yaşta farklı tepkiler olmasına rağmen, Hasan'ın verdiği tepkiler yaşına uygundur. Bu yüzden boşanma süreci ve sonrasında çocukların ruh sağlığının dikkate alınması gerekir. İdeal olarak anne-babalar, kendi çatışmalarını çocuklarına yansıtmayıp, boşanma sonrasında da çocuğun bu süreçte oluşabilecek olumsuzluklardan etkilenmesini en aza indirmelidir. Anne ve babanın ayrılarak kendilerince huzuru seçmeleri, çocuklarının mutsuzluk ve huzursuzluğu ile sonuçlanıyorsa, boşanma kararı da bencil ve tek taraflı bir karar olarak ortaya çıkmaktadır. Burada her anne babanın 'Ya onların mutluluğu ne olacak? Ya onların duyguları ne olacak?' şeklinde düşünerek tek taraflı karar vermekten kaçınması gerekir.

İdare edilebilir veya düzeltilebilir seviyedeki ailevî stresi gidermek için daha da önemlisi, kendimizi daha mutlu hâle getirmek için çocuklarımızı mutsuzluğa itmemeliyiz. Çocuklarda yaşanması muhtemel psikolojik sıkıntıları ise, zamanında fark ederek, destek sürecini başlatmalıyız. Gelişme sürecini tamamlamamış çocukların iç dünyalarının zedelenmemesi için, yapılması gereken her şey yapılmalıdır. Anne-baba ayrılığı yaşayan çocukların, evlilik düşüncelerinde bozulmalar, evlilik hayatlarında daha sık sarsıntılar, özel hayatlarında ise, daha fazla psikiyatrik problemler görülmektedir. Anne-babalar boşanma kararı vermeden önce, çocuklarının bütün hayatını göz önüne almalı, kararlarının neticelerini vicdanlarında hissetmelidirler.
***********
Doç. Dr. Osman ERCİYES

Kuş Gözündeki Pusula




İnsanoğlunun istek ve hayalleri filmlere konu olmuştur. Duvarların ötesini görme, cisimleri uzaktan hareket ettirme, uçma ve daha nice özellik birçok bilim-kurgu kahramanın filmlerde yapabildiği şeylerdendir. Yaşadığımız dünya şartlarına en uygun hususiyetlerle teçhiz edilmesine ve asla küçümsenmeyecek biyolojik sistemlerine rağmen insanoğlu, ancak Cennet gibi kudret diyarında görülebilecek bazı fonksiyonlara bu dünyada da sahip olmak isteyebilir.

Bizde olmayan hususiyetlerin bir kısmının bazı hayvanlara verildiğini görürüz. Kızılötesi ışınları algılayan yılanlar, onlarca kilometre ötedeki et parçasından yayılan koku moleküllerini hissedebilen akbabalar, bizim algılayamadığımız ses üstü ve ses altı (ultrasonik ve infrasonik ses) dalgalarıyla haberleşen yarasalar ve filler, pençeleriyle nehir tabanına dokunup zeminin haritasını en ince teferruatına kadar zihnine nakşeden, tabir caizse dokunarak gören hayvanlar bunlardan sadece birkaçıdır.


Manyetik alanı algılama, bazı hayvanlara bahşedilmiş bir hususiyet olduğu hâlde insanoğluna böyle bir kabiliyet verilmemiştir. Son 50 yıldır yapılan ilmî çalışmalar göstermiştir ki, birçok canlı manyetik alanı hissetmekte ve değişik gâyeler için kullanmaktadır. Somon balıkları (Oncorhynchus nerka), deniz kaplumbağaları (Dermochelys coriacea), benekli semenderler (Notophthalmus viridescens), ıstakozlar (Panulirus argus), bal arıları (Apis mellifera), meyve sinekleri (Drosophila melongaster) Dünya'nın jeomanyetik alanını algılayıp kullanabilen canlılardan bazılarıdır. Fakat şu âna kadar manyetik algılama konusunda üzerinde en geniş çalışma yapılan canlılar, göçmen kuşlar olmuştur. Ardıç kuşu (Erithacus rubecula), gümüş göz (Zosterops l. lateralis), çalı bülbülü (Sylvia borin) göç ederken diğer çevre faktörlerinin yanında Dünya'nın manyetik alanını da hissedebilen kuşlardandır.

Dünya'yı dev bir mıknatıs kabul edersek, üzerinde hafif bir iğne taşıyan insan yapısı pusulalar Dünya'nın manyetik kuzeyini gösterecek şekilde yönlenir. Kuşların oldukça kompleks bir yapı arz eden manyetik alan pusulasının nasıl bir mekanizmayla çalıştığı uzun yıllar boyunca ilim adamlarını meşgul etmiştir. Bu konuda bazı ipuçları elde edilse de, mesele henüz tam anlaşılamamıştır. Bu pusulanın temelinde kuşların gözlerindeki sinir dokuda bulunan ışığa bağımlı flavoproteinler grubundan kriptokrom adında bir molekülün rol aldığı tespit edilmiştir. Aslında kriptokrom, birçok bitki ve hayvanda bulunan bir tür sinyal proteinidir.

Kuşların manyetik alanı algılamada gözlerin ehemmiyeti uzun zamandır merak konusuydu. Oldenburg Üniversitesi'nden Dominik Heyers kuşlarda manyetik alanı algılama ile görme arasındaki münasebeti açıklamak için bir deney yapar. Çalı bülbülünün gözüne ve göçmen kuşların yer tespiti yaparken beyinlerinin yoğun aktivite gösterdiği ön beyindeki hususi bir bölgeye (N kümesi) çok özel bir sıvı enjekte eder. Sinir tellerinde hareket eden sıvının yeri dışarıdaki âletlerle tespit edilebilir. Heyer, bu kuşlar yer tespiti yaptıklarında, her iki işaretçi maddenin beyinde görmeyle doğrudan alâkalı talamusta buluştuğunu keşfeder. Netice itibariyle göçmen kuşların hareket ederken yönlerini bulmaları esnasında gözlerindeki retinada kriptokromlu sinir hücrelerinin ve beyinlerindeki N kümesinin yoğun şekilde faaliyete geçirildiği anlaşıldı. Bu sürecin manyetik alan tesiriyle değişmesi kuşun görme duyusu üzerinde ciddi tesir icra eder. Bunun neticesinde kuşun görüş alanında açık ve karanlık noktalar oluşur (Bu biyokimyevî mekanizma henüz net olarak anlaşılmış değildir). Kuş, başını hareket ettirdiğinde başıyla dünyanın manyetik alanı arasındaki açı değiştiğinden, görüş alanındaki karanlık noktalar uçuş hattı boyunca yol gösterir. Tıpkı karayollarında vasıtaların yolu kaybetmemesi için çizilmiş kesikli çizgiler gibi, kuşlar da bu karanlık noktaları kullanıp yollarını bulur.

Kuş pusulası nasıl çalışır?
Göçmen kuşların beyinlerindeki bu pusula, kuşun hareketine bağlı olarak sadece eğimli (belli açıda) manyetik alan tespiti yapabilmekte olup, Yerküre'nin manyetik kutuplarına duyarlı değildir. Yani, normal bir pusula gibi kuzey ve güneyi göstermez. Ayrıca, bu pusulanın bağlı olduğu kuşun gözü sadece belli dalgaboyundaki ışıklara (bilhassa mavi ışığa) hassastır.


Günümüzde, kuşların manyetik algılamasının fizikî temelleri hususunda iki model mevcuttur. Birincisi, manyetit mineralini (Fe3O4) esas alan model, ikincisi ise, manyetik alana duyarlı kimyevî reaksiyonlarla (radikal-çift) açıklanan modeldir.1 Birincisinde, kuşların kafasında manyetitlerin olduğu ve manyetik alanın bunlara tesir ettiği düşünülüyor. İkincisinde ise, bu pusulanın, gözdeki sinir tabakasında gerçekleşen reaksiyonlarla vazife gördüğü tahmin edilmektedir. Kuş pusulasının temel dinamiğini oluşturan kriptokromun daha teferruatlı anlaşılabilmesi için, bununla benzer yapıda olan ve bir bitkiden (Arabidopsis thaliana) elde edilen kriptokromun yapısı incelendi. Manyetik yoğunluğa paralel olarak Arabidopsis bitkisinde kriptokroma bağlı cevabın arttığı görüldü. Böylece, Ritz ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalarla kriptokromların kuşlarda manyetik alan tespitinde rol aldığı anlaşıldı.

Hususi yapıdaki (ve diğerlerine göre daha büyük boyutlardaki) proteinlerin (hemoglobin gibi) sentezini, uzun bir zincirin üst üste katlanmalarla belli şekle sahip üç boyutlu bir yapı hâline gelmesine benzetebiliriz. Bu katlanmalar esnasında en küçük bir hata veya yanlış yerden katlanma, proteinin işe yaramaz hâle gelmesi için yeterlidir. Dolayısıyla, milyonlarca atomdan yapılmış proteinlerin binlercesinin hususi bir vazife için (meselâ yön bulma) bir araya gelerek işe yarar özel bir yapı meydana getirmesi şuursuz ve kör tesadüflere tabiî ki verilemez. Kriptokrom molekülünün yapısında bulunan triptofan aminoasitlerinin bazıları bir tür koenzim olan FAD'ı (flavin adenin dinükleotit) indirger. İndirgenmiş bu koenzim (FADH) ile triptofanlar arasında, kilit-anahtara benzetilebilecek molekül eşleşmesi (radikal-çift) oluşur. Bu moleküllerdeki elektronların dönme yönü, oluşacak diğer ürünlere tesir eder. Bu elektronlar normalde birbirine zıt yönde dönmektedir. Manyetik alanın varlığıyla elektronların dönme dinamiği tamamen değişip birbirlerine bağımlı dönme hareketi yaparlar.

Peki, radikal çift reaksiyonları nasıl olur da manyetik yön bulmada vazife görür? Gözün sinir tabakası retinada gerçekleştirilen radikal çift reaksiyonlarının ürünleri manyetik alanın tesiriyle değiştiği için, retinadaki reseptörlerin ışığa hassasiyeti de değişir. Göçmen kuşların yönlerini ararken kafayla âdeta tarama hareketi yapmaları bu modeli destekleyen bir davranıştır. Bu sürecin biyokimyevî detayları henüz tam olarak aydınlatılmasa da, molekül seviyesindeki bu mükemmel ve hassas işleyiş, asıl fâil olan Sonsuz İlim ve Kudret Sahibi'ni görmemize engel değildir.


Hepimiz günümüzde çok yaygın olan yön bulma (navigasyon) âletlerine az çok âşinayız. Uyduyla iletişimi sağlayan GPRS âletinin olması tek başına yön bulmaya yetmez. O cihaza uygun ve onunla birlikte sisteme tanıtılmış bir haritanın da olması gerekir ki, yol bulunabilsin. Vücutlarında yön bulma sistemiyle yaratılan bu kuşlar acaba nereye, ne zaman ve hangi yolla gideceklerini nasıl biliyorlar? Onlara, ihtiyaçları olan bu sistemi, harita ve yol bilgilerini kim yükledi? Ayrıca, bu sistemin her an değişebilen meteorolojik şartlara uyumu nasıl sağlanmaktadır? Kuantum fizikçileri kuşların yön bulması esnasında cereyan eden çift radikal reaksiyonlarındaki elektronların hareketini izah edemiyorlar. Kuşlardaki manyetik alan algılamasını araştıran Ritz şu soruyu soruyor: "Dıştan gelen bu kadar çok bozucu faktör varken elektronlar nasıl olur da hâlâ uyum içerisinde hareket eder?"

Sonsuz kudret sahibi Allah her bir canlıyı değişik hayat tarzı, buna mükemmel uyum sağlayabileceği davranış ve donanımla yaratmıştır. Bilimin öncelikli gâyesi, sebepler perdesinde cereyan eden hâdise ve işleyişleri çözmektir. Bununla yetinmeyip arka plândaki İlâhî isimlerin tecellilerini müşahede etmek ise, bilgilerin ilim ve mârifetullah hâline gelmesi demektir. Ancak bu şekilde bilim hakiki mâhiyet ve hüviyetine kavuşmuş olur.

Dipnot
1. Kimyada bir veya birden fazla serbest elektron taşıyan atomlara veya atom gruplarına radikal denir. Kuşların gözlerindeki retina tabakasındaki kriptokrom proteininde gerçekleşen bazı kimyevî reaksiyonlar neticesi radikal-çiftler oluşur. Radikal-çift her birinde eşleşmemiş elektron bulunan molekül çiftine denir.

Kaynaklar
- http://www.Sciencedaily.com
- http://News.nationalgeographic.com
- http://www.ks.uiuc.edu/
- ScienceNews Dergisi 9 Mayıs 2009

Böbreklerdeki Harika İşleyiş


Erzurum'da yeni taşındığım apartmanda bir gün beni hayrete düşüren bir manzarayla karşılaştım. Zemin kattaki daireye neredeyse bir kamyon dolusu koliyle serum gelmişti. Sonradan ev sahibesinin böbrek yetmezliği sebebiyle periton diyalizi yaparak hayatını devam ettirmek mecburiyetinde olduğunu öğrendim. Kendisine ablasının bir böbreği nakledilmiş; ancak vücut bunu reddetmiş. Periton diyalizi, böbreklerin kanı temizleme görevini böbrek dışı yapmanın bir metodudur. Bilindiği üzere böbrek yetmezliği olan hastalar haftada üç-beş defa hastanelerde makineye bağlanarak kan temizleme işlemi yaptırırlar ki, buna diyaliz denir. Periton diyalizi ise, karın zarının (periton) kanı süzme görevinden istifade edilerek yapılan yarı sun'î bir işlemdir. Hastanın karnına delik açılarak karın boşluğuna serum verilir. Karın zarı (periton) vasıtasıyla kandan karın boşluğuna geçebilen ve aslında idrarla atılması gereken atık maddeler, önce dışarıdan karna verilen bu seruma karışır. Daha sonra bu verilen sıvılar kirlendikten sonra karından tekrar geri alınır ve kan bu suretle temizlenmiş olur. Karna ve kana mikrop bulaştırma riski olan bu metodu, iyi eğitim almış hastalar evlerinde kendi kendilerine uygulayabilmektedir. Hususiyle sürekli hastaneye gidemeyecek hâlsiz hastalarda uygulanmaktadır. Fakat yine de zaman zaman hastanede makineye bağlanmak da gerekmektedir.

Fizyoloji derslerinde anlatılan bir köpek deneyi vardır: Bilim adamları önce köpeklerin bir böbreklerinin yarısını ameliyatla çıkarırlar. Bu köpeklere çeşme suyu veya tuzlu su verdiklerinde köpeklerin tansiyonları normal kalır. Eğer köpekler tuzlu suyu idrarla atamasalar tansiyonlarının yükselmesi gerekirdi. Yani bir buçuk böbrek, köpek tuzlu su içse bile yeterli olabiliyordu. Bilim adamları daha sonra aynı köpeklerde deneyin ikinci safhasını yaparlar, köpeklerin sağlam böbreğini çıkarırlar ve köpekler yarım böbrekle kalır. Bu köpeklere çeşme suyu içirildiğinde tansiyon normal kalırken, tuzlu su içirildiğinde tansiyon iki kat yükselir. Bu deneyden çıkan neticenin de gösterdiği gibi, Yaratıcı böbreğin birini yedek vermiş. Herhalde canlıların tesadüfler neticesi ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi, bu yedek böbreği zor izah edebilir. Bu yedek organlar sayesinde böbrek hastalarına böbrek nakledilmesi imkânı da doğmuştur.

Böbrek damarlarındaki farklılık
Normalde böbrek dışındaki organ ve dokularda kalbden çıkan temiz kan damarları (arterler), küçük atardamarların (arteriyol) ardından kılcal damarlara sonra da küçük toplardamarlara(venül) ve büyük toplardamarlara (ven) ayrılır. Böbreklerde yukarıdaki damar sırası farklılık arz eder (Şekil-1). Bu onun kanı temizleme ve kandan idrar üretme görevi ile alâkalıdır. Böbreklerde temiz kan damarlarından(böbrek arteri) sonra küçük atardamarlar (1. arteriyol) daha sonra da kılcal damarlar (glomerular kılcal damar sistemi) gelir. Buraya kadar sıra normaldir. Ancak böbreklerde kılcal damardan sonra tekrar bir küçük atardamar (2. arteriyol), daha sonra tekrar bir kılcal damar (peritübüler kılcal damar sistemi) daha vardır. Bu ikinci kılcal damar sisteminden sonra da sırasıyla, bir küçük toplar damar (venül) ve büyük toplar damar (ven) gelmektedir (Şekil-2). Yani diğer vücut bölgelerinin aksine burada iki küçük atardamar ve iki kılcal damar sistemi mevcuttur.

Vücudun diğer kılcal damarlarında 17 mmHg basınç vardır; bu basınç, kılcal damarlardaki besin maddesi ve oksijenin dokuya verilmesi işlemi olan difüzyonda önemlidir. Böbreklerde ise, birinci kılcal damar yatağı iki küçük atardamar arasında bulunur ve 65 mmHg gibi yüksek bir basınca sahiptir. Bu yüksek basınç, kandan idrar oluşturacak sıvının süzülmesi için gereklidir. Aslında bilindiği üzere kılcal damarlar ince, hassas ve kırılgandır, yüksek basınç altında hemen yırtılır. Yaratılış mu'cizesi olarak böbrek kılcal damarları, bu yüksek basınca dayanıklıdır ve hayat boyu kanı bir elekten geçirip süzme ve idrar oluşturma özelliğiyle donatılmıştır. Bu yüksek basınca dayanıklı olmalarını sebepler plânında, ilk kılcal damar yatağının birbirlerine sarılı 50 civarında kılcal damarın üzüm salkımı şeklinde (glomerul) bir arada olmasına ve etraflarında onlara sağlamlık kazandıran bir muhafazanın (bowman kapsülü) bulunmasına bağlayabiliriz.

Böbreklerde, yukarıda zikredildiği üzere, ilk kılcal damar ağı, iki küçük atardamar arasında bulunur. Küçük atardamarlar, yoğun düz kas tabakası ihtiva eder. Âdeta iki küçük atardamar, bir kılcal damar ağını aralarına alıp sıkıştırarak süzülme işlemine yardım eder. Vücutta kan miktarı fazla olduğunda ve idrar miktarı da artırılmak gerektiğinde, ilk küçük atardamar genişletilmekte, ikinci küçük atardamar daraltılmakta; bu durumda kan iki küçük atardamar arasındaki kılcal damarlarda sıkışarak süzülme artmaktadır. Yıkanan çamaşırın iki ucundan tutup sıkarak suyunun çıkarılması gibi, iki küçük atardamar arasında sıkışmış böbrek glomerul kılcal damarlarından da kanın sıvı kısmı damarın dışına çıkarılmaktadır.

Kanın içindeki -hücreler ve büyük proteinler hâriç- sıvı ve diğer maddeler, daha sonra idrar hâline dönüşecek olan süzüntü sıvısına geçebilmektedir. Bir kısım ilâçlar da bu ilk süzülme işlemi ile kandan idrar sıvısına geçer. Bir günde böbreklerde süzülen sıvı miktarı 180 litredir. Eğer idrar oluşturmada iş sadece süzülme veya elekten geçirme olsaydı, günde 180 litre idrar çıkarılması gerekecekti. Bu sebepten iki küçük atardamardan sonra bir kılcal damar daha vardır. İkinci kılcal damar, süzüntünün bulunduğu böbrek tüplerinin etrafını sararak 180 litre sıvının 178,5 litresinin emilerek vücuda kazandırılmasını sağlamakta ve normal idrar miktarını günlük 1,5 litreye indirmektedir.

İkinci kılcal damar ağında, birinci kılcal damar ağının aksine basınç çok düşüktür. Düşük basınç sebebiyle, vücut için faydalı ve kıymetli maddeler, hususiyle aminoasitler, proteinler ve şeker (glikoz) bu ikinci kılcal damarlardan vücuda tekrar geri kazandırılır. Bu kıymetli besin maddelerinin tamamı geri emildiğinden sağlıklı kişilerin idrarında glikoz, protein ve aminoasitler bulunmaz. Bu konuda tam bir tasarruf prensibi işlemektedir. Eğer idrarda şeker veya protein bulunursa, bu hastalık mânâsına gelir. İdrarda şeker bulunması, şeker hastalığının en önemli delilidir. İdrarda protein bulunması ise, hususiyle böbrek yetmezliğine işaret eder. Ancak yazının başında bahsedilen periton diyalizi esnasında periton zarına süzülen maddeler direk dışarı atıldığından, vücuttan faydalı maddelerin kaybının önüne geçilememektedir. Komşumda da olduğu gibi, hasta çeşitli besin maddelerini, mineralleri ve vitaminleri diyaliz esnasında kaybetmekte ve bunların eksikliği neticesinde kronik zayıflık ve hâlsizlik ortaya çıkmaktadır.

Diyaliz hastalarında bir diğer problem de kandaki tuzun tam olarak vücuttan atılamaması neticesinde tansiyonun sürekli yüksek olmasıdır. Netice olarak diyaliz hastalarında yüksek tansiyon riski daha fazladır. Yüksek tansiyon ve onun sebep olduğu hayatî ve ölümcül durumlar dikkatle takip edilmelidir.

Vücut için gerekli maddeler geri emilirken, atılması elzem olan üre, kreatin gibi maddeler emilmeyerek vücuttan idrarla atılır. Bir de bu emilim esnasında kanda bazı maddelerin seviyelerini düzenleme fonksiyonu vardır. Meselâ sodyum, potasyum gibi maddeler, eğer vücutta fazla ise geri alınmaz. Ancak, bu maddelerin kan değerleri düşük ise, atılmaları engellenir.

İdrarla atılan bazı maddelerin miktarlarını belirlemede vazifeli hormonlar vardır. Meselâ vücut suyunun düzenlenmesinde çok sayıda hormon görev almakla birlikte ADH (anti diüretik hormon) vücudun ihtiyacına göre su geri emilimini sağlar. Vücut sıvılarında, hususiyetle kanda, su azalırsa hipotalamustan ADH üretimi artırılır. ADH üzerinden böbrek tüplerinden su geri emilimi artırılır, idrarda su kaybı ve idrar miktarı azaltılır. Tam tersine eğer vücutta su fazlalığı varsa, hipotalamus reseptörleri bu durumu algılar ve ADH salgısı azaltılır. Böbrek tüplerini saran kılcal damarlardaki kanda bulunan bazı ilâçlar ve zehirli maddeler de, idrar sıvısına burada geçirilir. Bütün bu görevler, bu kılcal damar ağında mükemmel işleyen bir otomatizma içinde gerçekleştirilir ve hiçbir aksama olmaz.

Vücudun diğer organ ve dokularında bir küçük atardamar ve bir kılcal damar varken, böbrek damarlarında ona verilmiş hassas görevlerin eksiksiz yerine getirilmesi için, iki küçük atardamar ile birbirinden farklı iki kılcal damarın varlığı, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Sâni-i Kadîr'e işaret etmektedir. Hattâ böbrekte bile iki farklı kılcal damardan birinde yüksek basınç olup süzülme olması, diğerinde tam aksine düşük basınç olup geri emilimin bu yolla sağlanması ancak ikram-ı İlâhî ile olabilir. Burada diğer organlardan farklı olarak böbreğin görevine uygun olarak iki farklı kılcal damar ve küçük atardamar yaratılmıştır. Ancak birinci kılcal damar ile ikinci kılcal damar, birbirine tam zıt görevler yapmaktadır. Bu zıt göreve uygun düzenlemenin, tesadüfî mutasyonlar ile olması mümkün değildir. Aslında böbreklerde diğer organlara kıyasla iki adet yaratılan küçük atardamar da birbirine zıt görevler yapmaktadır. Birinci küçük atardamar genişletilirken, ikinci küçük atardamar daraltılarak daha fazla sıvının glomerul kılcal damarlarında hapsedilmesi sonucunda süzülme ve neticede de idrar miktarı artırılmaktadır. Aynı damarların birbirine zıt ancak göreve uygun vazifelerle donatılması tesadüflerin eseri olamaz. Bu durum her şeyi bilen, gören, tanzim eden bir Sâni-i Hakîm'in varlığını ilân eder.
************Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU

Aileye En Büyük Tehdit: Boşanma


İnsan hayatının mühim safhalarından biri olan evlenmeyle, anne-baba olma fırsatı elde edilir. Anne-baba olmak, eş olmak sıradan gibi görülse de, mahiyet ve keyfiyeti itibariyle ciddi mesuliyet gerektirir. Her fert, bu süreçte müspet veya menfî şekilde tesir altında kalır. Evlilik hayatındaki aksaklıklar, bazen boşanmaya sebebiyet verebilir. Ailenin parçalanması (boşanma) ruhî ve içtimaî değişmelere sebep olur. Ailenin dağılması ciddi mânâda üzerinde durulması gereken bir konudur. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem); "Allah'ın en çok istemediği helâl, boşanmadır.", "Evlenin boşanmayın. Boşanmaktan arş titrer." buyurması evlilik müessesesinin ne kadar mühim olduğunu gösterir. Çocuklar bakımından 'anne baba birlikteliğinin' önemi göz önüne alındığında ise, daha da dikkatli olmak gerekir. Yıllar içinde değişen ferdî ve içtimaî hayatın da tesiriyle boşanma oranları artıyor. Adlî sicil kayıtlarına göre 1986 yılından 1998 yılına gelinceye kadar boşanma davası sayısı iki kat artmıştır. 2006 yılında Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 636.121 evlilik olurken 93.489 boşanma olmuştur. Yaklaşık her yüz evliliğin 15'i, boşanmayla neticelenmektedir.

'Geçimsizlik' en sık karşılaşılan boşanma sebebidir, ikincisi ise 'terk etme'dir. Diğer sebepler arasında akıl hastalığı, cana kast ve zina bulunuyor. Bu sıralama, yıllar içinde değişebilir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîslerinde; "Kadınları, ahlâksızlık konusu dışında boşamayın. Allah zevklerine ahlâksızca düşkün kadın ve erkekleri sevmez." buyurmaktadır. Sürekli zevk peşinde koşan kişilerin, mutlu olmayacakları muhakkaktır. Günümüz insanının boşanma sebeplerine bakıldığında, bazen çok basit sebeplerle aile yapısı yıkılmaktadır. İçtimaî değişikliklerin ve stres faktörlerinin boşanma sürecine tesiri kaçınılmazdır. Aileyi yaşayan bir 'organizma'ya benzetirsek, bazen iç hastalıkların bazen de dış kaynaklı mikropların bu yapıyı yıprattığı söylenebilir.


Boşanmayı düşünen birçok kişi 'bir problemden kurtulma' veya 'mutluluk arayışı' düşünceleri ile bu işe kalkışır; ancak bazen bir problemden kurtulurken birçok problemin oluştuğunun farkına varmaz. Bu sebeple boşanmayı yeni ve güzel bir safhanın başlangıcı olarak görmemek, aksine ona hayatın olumsuz taraflarının ağır bastığı bir safha olarak bakmak gerekir. Boşanma öncesi, boşanma safhası ve sonrasındaki gelişmeler çoğunlukla menfî hâdiseler şeklinde cereyan etmekte ve ailenin parçalanma sürecinde ciddi problemler oluşabilmektedir. Aslında bu parçalanma, ortak geçmiş ve ortak hayatın bitmesi demektir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîslerinde; "Boşanma üzerine yemin yoktur. Ancak münafık olan kimse onunla yemin ister': "Ey Muaz! Allah, yeryüzünde köle azad etmekten daha sevdiği bir şey yaratmadı. Yine yeryüzünde, boşanmaktan daha fazla istemediği bir şey yaratmadı..." buyurur. Kur'an-ı Kerîm'de 65. sûre 'Talak Sûresi'dir. 12 âyetten oluşan bu sûrede, boşanmanın hükümleri açıklanmıştır. Bu sûrede boşanma kararının ne zaman verilebileceği, boşandıktan sonra yeni bir evlilik için, ne kadar bekleneceği gibi hükümler de vardır. Müminler, evliliği devam ettirme konusunda titiz davranmalı, ancak aile içi sıkıntılar tahammül edilemeyecek bir hâle geldiğinde bu yola başvurmalıdır.

Ailenin mânevî şahsiyeti
Aile, tesadüfen bir araya gelen fertlerin oluşturduğu bir küme olarak görülemeyecek kadar kudsî bir müessesedir. Çünkü İslâm, aileye ciddi mânâlar yüklemiş ve aile olma keyfiyetinin mânevî dinamiklerini belirlemiştir. İçtimaî hayatta aile müessesesinin güçlü olmasının birinci sebebi, dinimizin aileye verdiği önemdir. Kur'ân'da ebedî bir anlaşma olarak görülen evliliğin ağır ve mesuliyet isteyen bir mukavele olduğu, eşlerin karşılıklı sorumluluklarının bulunduğunu hatırlatılır Evlilikte gaye, neslin devamı, çoğalması ve şehvetin kontrol altına alınmasıdır Kur'ân'da, eşlerin birbirine karşı yakınlıkları açıklanırken, birbirleri için elbise oldukları da belirtilmiştir Bu açıdan evlenecek kişilerin, bu sözleşmeyle dünyevî ve uhrevî bir sürece adım attıklarını unutmamaları gerekir. Bunun bir yapboz olmadığı, evlenmeden önce iyi düşünülmesi gereken önemli bir unsurdur.

Aile yapısı ciddiye alındığında boşanma fikri ancak çok zorda kalındığında akıllara gelir. Aile kurumu, iyi anlaşılmadığında ise boşanma 'kolaycı' bir çözüm olarak görülür. Boşanmayı yaşanan problemlerin ilk başvurulan çözümü olarak görmek, boşanınca her şey çözülecekmiş gibi düşünmekten kaynaklanır. Her ailede yaşanması muhtemel problemler karşısında, karşılıklı sevgi ve saygının tekrar tesis edilmesi, bazı zorluklara katlanılması, karşılıklı dua edilmesi ve mânevî reçetelere başvurulması yerine, boşanmaya yönelmek aceleci ve çoğunlukla da yanlış bir karardır.

Ailenin mânevî şahsiyetinin teşekkülünde, öncelikle anne-babaya büyük görevler düşer. Anne ve baba ailenin önceliklerini belirler. Fedakârlık, önce başkalarını düşünme, bencillikten uzak hareket etme, saygı, sevgi, hoşgörü, paylaşma, yardımlaşma, mutluluğu yayma, sabır gösterme, hâl ve hareketlerinde kırıcı olmama gibi unsurlarla bu mânevî şahsiyet oluşur. Mânevî şahsiyetin oluşmadığı ailelerde ise maddî unsurlar ön plândadır. Maddî unsurların gelip geçici olduğu ise muhakkaktır. Para, makam, güzellik, şöhret gibi maddî unsurlar, aileyi bir arada tutamaz. Yukarıdaki hadîste ifade edildiği gibi, zevk peşinde koşulması aileyi sarsar. Çünkü hiçbir zevk daimî değildir. Ailenin gerçek bir aile olması için mânevî unsurların o ailede hâkim olması gerekir. Mânevî dinamikleri olmayan ailede, hastalıklar oluşmaya başlar ve zamanla bu hastalıklar fertlerin duygularını ve davranışlarını değiştirir. Davranış ve duyguların değiştiği aile ortamında ise insanlar birbiri ile çatışmaya girer. Bu çatışma bazen açıktan bazen de gizli bir şekilde olur. Açıktan çatışmayı çocukların fark etmesi çok kolaydır. Ancak unutulmamalıdır ki, çocuklar ailedeki gizli çatışma ve problemleri de fark ederler. Onlarda zamanla ciddi psikolojik problemler oluşmaya başlar. Aile olmanın mânevî dinamikleri, ailenin karşılaştığı sarsıcı hâdiseleri aşmasında yardımcı olur. Aynen sağlam bir bünyenin kolay kolay hastalanmaması gibi sağlıklı bir aile ortamı da kolay kolay bozulmaz.

Mânevî hastalıklar ve boşanma
Şahsiyet ve karakter yapısı, ailenin mânevî bağlarını güçlendirmeye vesile olur. Bunun tam tersi olarak ebedî hayatın kaybedilmesine sebep olan mânevî hastalıklar, benzer şekilde ailenin mânevî şahsiyetini de tehdit eder. Haram kabul edilen içki, zina, kumar gibi günahları işleyen aile fertleri, ailenin parçalanmasını kolaylaştırır. Kişinin kul hakkına riayet etmemesi, başkalarının hak ve hukukunu çiğnemesi, menfî davranışları artırır. Bu menfî davranışlar, zamanla kişinin en yakınlarına da yansımaya başlar. Neticede aile bağları zayıflar ve belli bir süre sonra da kopar. Günümüz ailesini tehdit eden unsurlar, dinimizin yasakladığı unsurlarla örtüşmektedir. Meselâ içkinin kullanıldığı evlerde şiddet, yoksulluk, davranış bozuklukları had safhadadır. Zina yapan kişiler ise, aslında kendi ayaklarına kurşun sıkmakta ve zamanla en önemli değerlerini kaybetmektedir. Geçimsizlik sebepleri arasında içki, zina, kumar, yalan söyleme sıklıkla yer alır. Çünkü bunların olduğu yerde huzur, güven, sadakat, fedakârlık olmaz. Dolayısı ile aile bağları kopar.

Bencillik ve ferdî mutluluk arayışı, boşanmayı tetikleyen bir diğer mânevî hastalıktır. Ailenin mânevî şahsiyetine tam olarak inanan kişiler, bunu davranışlarında da sergiler. Hususen fedakârlık zemininde neşet eden davranışlar, başkalarının da bunu örnek alarak fedakârlık yapmasını teşvik eder. Ancak hep bencil ve tek taraflı bakış açısı ile kendi rahat ve menfaatini düşünen fertler, bu bencillik sonucunda başkalarının da davranışlarını bozar. Yani fedakârlık görenler fedakâr davranışlar sergilerken, bencil davranışları görenler; 'Neden hep ben fedakârlık yapıyorum?' diye zamanla müspet davranışlardan vazgeçerler. Çok nadir durumlarda fedakârlık hayat boyu tek taraflı sergilenir. Bu durum tam bir sabır meselesi olup hayli yıpratıcı bir süreçtir. Bencil davranış başkalarını hiçe sayma mânâsına gelir. Kişi kendini düşünmekten başkalarını düşünemez hâle gelir. Hep 'ben' dediği için 'biz' kavramı bozulur. Ferdî mutluluk arayışı da, bencilliğin farklı bir tezahürüdür. 'Ben mutlu olayım başkası ne olursa olsun.' düşüncesi, insanı yalnızlaştıran ve boşanmayı tetikleyen bir düşüncedir.

Boşanmada 'feminizm' faktörü
Her hukuk sisteminde, kadın ve erkeğin belirlenmiş hak ve sorumlulukları vardır. Bir yerde mesuliyet varsa, orada oluşan haklar da göz ardı edilmemelidir. Yaratılışlarındaki farklılık sebebiyle kadın ve erkeğin aile hayatındaki hak ve sorumlulukları da farklıdır. Kadının ve erkeğin yapması ve yapmaması gerekenler, eşlerin çocukları ve birbirleri üzerindeki hak ve sorumlulukları gibi konular çok net bir şekilde belirlenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'e göre (Nisa Sûresi), erkek, evin idarecisi, bakıcısı ve hâkimidir Ev içinde ve dışındaki ağır yükümlülükleri belirlenmiştir. Ayrıca evin idarecisi olarak görev yapan erkek, hanımına karşı iyi davranmak ve onun haklarını korumak zorundadır. Kadın ve erkek her zaman için iffet ve namusunu koruma noktasında birbirine ve Allah'a karşı sorumludur. Hak ve sorumluluk anlayışının iyi niyetle ortaya konduğu sevgi ve saygı içinde şekillenen aile ortamında kimse kimseden rahatsız olmayacaktır. Kadının gereksiz ve aşırı bir şekilde ön plâna çıkarılması, ekonomik özgürlük kazanarak bunu eşine karşı koz olarak kullanması, 'Param var, sana muhtaç değilim, istediğimi yaparım.' düşüncesinin oluşturulması, 'eşitlik' adı altında eşler arasında saygısızlığın ve sorumsuzluğun artması, aile yapısının temellerine dinamit koymuştur. Feminist bakış açısı, kadını yüceltmek isterken erkek ile rekabete sokmuş ve aile huzurunu bozmuştur. Kadın erkek arasında rol karmaşası başlamış, ekonomik kaygıların ön plâna geçtiği aile düzeni oluşmuş, kadının çalışması teşvik edilmiş, buna bağlı olarak küçük problemlerde bile, birbiri ile yollarını ayırmaya maddî ve mânevî olarak hazır bekleyen aile üyeleri ortaya çıkmıştır. Eş olarak saygı duyulan konumdan daha aşağı mertebelere düşme söz konusu olmuştur. Bu açıdan 'feminizm' rüzgârının birçok aile ağacının devrilmesine sebep olduğu göz ardı edilmemelidir.

Medyanın tesiri ile kadına verilen rol değişmiştir. Aile için fedakârlık yapmak basit ve alt seviye davranış olarak sunulmuştur. Okumamış, eğitimsiz, düşük sosyo-kültürel seviyedeki kişilerin 'ev hanımı' olduğu şeklinde yanlış bir hüküm oluşturulmuştur. Hâlbuki eğitimi ne olursa olsun, eşine ve çocuklarına hizmet etmeyi kutsal bir vazife olarak gören, eş ve çocuklarından da hak ettiği saygıyı alan kadınlara ihtiyaç vardır.

Ailevî problemlere zamanında müdahale
Her ailenin içinden geçtiği zor zamanlar olabilir. Eşlerin birbirine karşı hak ve sorumlulukları açısından birbirlerinde gördükleri mânevî hastalıkları uygun bir dil ile ifade etmeleri faydalıdır. Ancak mânevî hastalıkları görebilme ve uygun ifade edebilmek de önemli bir kabiliyettir. Hatanın ifade edilme şekli o hatanın düzeltilmesinde mühimdir. Suçlayıcı, yargılayıcı, küçümseyici ifadeler karşı tarafı rahatsız eder. Bunun yerine iyi niyetli, yapıcı, empatik, yardımsever bir müdahaleye hiç kimse karşı çıkmaz. Eşlerin mânevî beslenme kaynaklarına dikkat etmesi, mânevî atmosferde yetişen çocuklarla aile yapısını güçlendirmesi huzuru artırır.

Ailenin aşırı derecede televizyon ve bilgisayara bağlılığı, dış dünyaya ait mesajlara açık olması sakıncalıdır. O zaman aile kimliği ortadan kalkmakta, mânevî şahsiyet bozulmakta, sürekli etrafı seyreden ama kendisini unutan bir yapı ortaya çıkmaktadır. Aile içi iletişimin koptuğu, fertlerin kendi başına hareket edip zaman geçirdiği, ortak konuşma ve hedeflerin azaldığı, ferdî faaliyetlerin ön plâna çıktığı aile ortamında, mekâna dâir kopmaları hissî kopmalar takip etmektedir. Anne babanın çok dindar olduğu ancak çocukların dış dünyanın tesirinde apayrı kafa yapısı ile yetiştiği ailelerin sayısı artmaktadır. Geleceğe ait plânların ortak olması, mühimdir. Kişide oluşan psikiyatrik hastalıkların da, davranış ve duyguları değiştirdiğini unutmamalıyız. Depresyona giren bir ferdin mutsuzluğu davranışlarına yansır. Sinirli, huzursuz, tahammülsüz, her şeyden şikâyet eden, en küçük kıpırtıda köpüren bir ebeveyn, ortama ancak mutsuzluk aşılar. Bu durumda ise aile üyelerinde, gerginlik ve huzursuzluk oluşur. Pozitif enerji azalır ve bu ortamda başka sıkıntılar baş gösterir. Belli bir süre sonra her şeyin çok kötü gideceğini düşünen, depresif fert, boşanma kararı verebilir.

Boşanmaların önemli bir bölümünün (yüzde kırk), evliliğin ilk beş yılında gerçekleştiği görülür. Erken dönemde baş gösteren aile içi problemlere zamanında müdahale edildiğinde ve bazı küçük sıkıntılar zamana bırakıldığında, boşanma olmamaktadır. On yıldan sonra ise boşanma nispeti, ilk beş yıla göre neredeyse yarı yarıya azalmaktadır. Bu neticeler, eşlerin aceleci davranmamalarını, problemleri zaman içinde çözme gayretine girmeleri gerektiğini göstermektedir.

Aileye dıştan müdahalede ölçü
Gelenek ve göreneklerin yoğun yaşandığı bazı bölgelerimizde anne-baba ve çocukların hayatına müdahale daha sık görülür. Büyük anne ve büyük babanın aynı evde yaşamasının hiçbir mahsuru olmadığı gibi, aksine çok önemli faydaları vardır. Ancak bu kişilerin, ister aynı evde ister ayrı evde yaşasınlar, aile ortamına aşırı müdahalede bulunmaları, önemli problemlere yol açar. Aileyi yaşayan organizmaya benzetmiştik; bu organizmaya dışarıdan yapılan müdahale, destekleyici ve pozitif olmalıdır. Ailenin üyeleri hususen anne-baba hakkında hep müspet yorum yapılmalı, menfî yorumlardan kaçınılmalıdır. Eşlerden herhangi birine diğeri hakkında yapılan gıybet, dedikodu, iftira o aileye yapılacak en büyük kötülüktür. Çocuğunu seven ve onun mutluluğunu düşünen her anne-babanın daha dikkatli olması ve çocuklarının evlilik sonrası hayatlarına yeri geldiğinde pozitif bir şekilde müdahale etmesi önemlidir. Aşırı, gereksiz ve yıpratıcı müdahale, belli bir süre sonra tepkileri oluşturmakta, eşler birbirleriyle kendi aileleri yüzünden çatışma yaşamaktadır. 'Ya müspet konuş veyahut sus.' prensibi bu konuda sürekli işlemelidir. Kendilerine daha iyi bir gelin veya damat bulmak için aileyi dağıtanlar, sonrasında sıklıkla daha büyük problemlerle karşılaşırlar. Dışarıdan müdahaleyle ailenin parçalanması, en üzücü boşanma sebeplerinden biridir. Bazen 'dedi ki' 'demiş ki' sebebiyle, aileler parçalanmaktadır. Netice olarak boşanmanın uzun vadeli hayatî neticeleri çok iyi hesap edilmeden, boşanmaya asla karar verilmemelidir.

Kaynaklar
1. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=519
2. Osman Abalı, Günümüz Çocuklarına Psikososyal Etkenler, Adeda yayıncılık, İst. 2008.
3. Hasan Aydınlı, Çocuk Eğitiminde Sık Sorulan Sorular ve Cevapları, Zambak Yayınevi, İst. 2004.

**********Dr. Hasan AYDINLI