SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

30 Temmuz 2010 Cuma

13. Lem'a'dan


Şeytandan Allah'a sığınmanın sırrına dairdir. Onüç işaret yazılacak. O işaretlerin bir kısmı Yirmialtıncı Söz gibi bir kısım risalelerde çeşitli yönlerden ele alınıp incelendiğinden ve mevzu ile alâkalı yönleri gayet net ve kesin bir şekilde isbat edildiğinden burada yalnız kısaca bahsedilecek.

BİRİNCİ İŞARET
Soru: Şeytanların kainatta icad ve yaratmaya ve birşeyi var etmeye yetki ve selâhiyetleri olmadığı; hem Cenab-ı Hak Rahmet ve yardımıyla doğru yolda olanlara taraftar olduğu; hem hak ve hakikatin bizzat kendisinde mevcut çekici ve cezbedici güzellikler hak ehline destekleyici ve teşvik edici durumda bulunduğu; hem dalâlet ehlini de kendisinden nefret ettirdiği halde, şeytan ve taraftarlarının çoğu kere gâlip gelmesinin hikmeti; ve hak ehlinin, her vakit şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk'a sığınmasının sırrı nedir?
Cevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Mutlak bir çoğunluk ve ekseriyetle dalâlet ve şer, menfîdir, tahrip etmektir, bozmaktır ve yoketmektir. Ve yine büyük bir çoğunlukla hidayet ve hayır, müsbettir, imar ve tamir etmektir ve bir şeyi vücûda getirmektir. Herkesçe mâlumdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı bir adam bir günde tahrip eder. Evet, insan hayatı, organizmaya dahil aslî uzuvların ve hayatın devamına müsait şartların mevcûdiyeti ile ancak devam edebilirken ve böyle bir mevcûdiyetin devamı sadece Celâl sahibi Halık'ın kudretine mahsûs olduğu halde, bir zâlim bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten bir cihetle yokluk kabul edebileceğimiz ölüme, o insanı maruz bırakır. Onun için "Et-tahrîbü eshel-tahrip kolaydır" darbı mesel hükmüne geçmiştir.
İşte bu sırdandır ki, dalâlet ehli, hakikaten zayıf bir güçle, pek kuvvetli hak ehline bazan galip oluyor. Fakat doğru yola sahip hak taraftarlarının öyle sağlam kaleleri vardır ki ona sığındıkları vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer geçici bir zarar verseler "Netice Allah'tan korkanlarındır" sırrıyla ebedî bir sevap ve menfaatla o zarar telâfi edilir. O sağlam kale ve koruyucu sığınak ise, Hz. Muhammed (a.s.) ın getirdiği din ve O'nun sünneti seniyyesidir.

İKİNCİ İŞARET
Soru: Bütünüyle şer olan şeytanların yaratılması ve iman ehline musallat kılınması; ve onların yüzünden nice insanların kafir olup cehenneme girmeleri ilk bakışta dehşet verici ve çirkin görünüyor. Acaba, mutlak mânâda Cemîl, Rahîm ve Rahman olan Cenab-ı Hakk'ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehsetli musibetin meydana gelmesine nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor?
Şu meseleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.
Cevap: Şeytanın yaratılmasında cüzî şerlerle beraber birçok küllî hayırlı gayeler ve insanı kemâle erdirici faktörler vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne derece mertebeler var; insanın mahiyetindeki istidatta dahi ondan daha fazla mertebeler vardır. Hatta zerreden güneşe kadar dense sezâdır. Bu istidatların inkişafları elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi mücâhede ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûduyla vukû bulur. Yoksa melekler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. O zaman da insan nev'inde binlerce nev'i hükmündeki sınıflar bulunmayacaktı. Halbuki, küçük bir şer gelmemesi için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.
Gerçi şeytan yüzünden insanların çoğu dalâlete girerler. Fakat ehemmiyet ve kıymet ekseriyetle keyfiyet ve duruma bakar, kemmiyet ve sayı çokluğuna az bakar veya hiç bakmaz. Nasıl ki, bin on çekirdeği bulunan bir kişi, o çekirdekleri dikerek, toprak altında meydana gelecek olan kimyevî istihâlelere sebep olsa ve o çekirdeklerden on tanesi ağaç olup diğer bini bozulsa elbette o ağaçların adama getirdiği menfaat, bin çekirdeğin bozulmasından gelen zararı hiçe indirir. Öyle de nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile, insanlığı yıldızlar gibi şereflendiren ve nurlandıran on kamil insan sebebiyle gelen menfaat, şeref ve kıymete elbette haşarat cinsinden sayılacak derecede süflî dalâlet ehlinin küfre girmesiyle insanlığa ârız olacak zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet, hikmet ve ilâhi adalet, şeytanın vücûduna müsâde edip tasallutlarına meydan vermiş.
Ey iman ehli! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'an tezgâhında yapılan takvadır. Siperiniz, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam'ın. Sünneti Seniyyesidir. Ve silahınız, Allah'a sığınma, O'ndan af dileme ve O'nun korumasına ilticâ etmektir.

ÜÇÜNCÜ İŞARET:
Soru: Kur'an-ı Hakîm'de, dalâlet ehline karşı yapılan şikayet ve tahşidatın çokluğu ve onların şiddetle tehdit edilmesi aklın zahirine göre, Kur'an'ın adaletli, insicamlı, itidalli ve istikametli üslûp ve belâğatına uygun düşmüyor. Âdeta aciz bir adama karşı ordular hazırlıyor ve onun küçük bir hareketi için binlerce cinayet işlemiş gibi tehdit ediyor. Ve yine müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz bir şerik gibi mevki verip ondan şikayette bulunuyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Cevap: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlet yoluna girdikleri için, küçük bir hareketle çok büyük yıkım ve tahribat yapabilirler. Ve mevcûdatın çoğunun haklarını az bir fiille hüsrana uğratıyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde, bir adam az bir hareketle, küçük bir vazifeyi terketmekle, o gemiyle ilgili bütün vazifelilerin çalışmalarının ve amellerinin ücret ve neticesini iptal edip mahvına sebebiyet verdiği için o geminin o derece şöhretli sahibi, o âsiden, o gemiyle ilgisi olan bütün raiyeti hesabına ısrarla şikâyet ve müthiş tehdidler ediyor. Ve onun o cüzî hareketini değil, belki o hareketin acı neticelerini nazara alarak ve o gemi sahibi kendi şahsı için değil, belki raiyetinin hukuku namına büyük bir cezaya çarpar.
Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı dahi, yeryüzü gemisinde hidayet ehliyle beraber bulunan, dalâlet ehli olan şeytan taraftarlarının ilk bakışta küçük hatalarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcûdatın yüksek vazifelerinin neticelerinin bozulmasına sebep oldukları için onlardan o denli şikayet ve dehşetli tehditler; ve tahriplerine karşı mühim tahşidât yapması beliğ olmanın yanında gayet hikmetlidir, gayet uygun ve münasiptir. Ve vaziyetin gerektirdiği şekle uygundur ki, bir cihetle belâgatın tarifi ve esasıdır. Ve Kur'an'ın bu ifadeleri, sözü çok uzatma gibi bir mübalağadan münezzehdir.
Malûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan, dehşetli düşmanlara karşı gayet sağlam bir kaleye ilticâ etmeyen çok perişan olur. İşte ey iman ehli! O çelik ve semavî kale, Kur'an'dır. İçine gir ve kurtul!.

DÖRDÜNCÜ İŞARET:
Yokluk bütünüyle şer, vücûda gelme ve varlığa erme ise yine bütünüyle hayırdır. Bu, ilim ve inceleme heyetleriyle yeni yeni keşifleri, fen ve tekniği buutlaştıran kâşiflerin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. Evet, ekseriyetle, hayır, güzellik ve olgunluklar vücûda istinad eder ve ona râci olur. Bunlar görünüş itibariyle menfî ve yokluk gibi de olsa esası sabittir ve vücûda aittir. Dalâlet, şer, musibet, masiyet ve belâlar ve bunlara benzer bütün çirkinliklerin mayası ise, yokluktur, nefîdir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik yoktur ve ademden geliyor. Gerçi görünüşte onlar da müsbet ve vücûdî görünebilir; ancak esasen ademdir, nefîdir.
Hem, müşahede ile sabittir ki bir binanın vücûdu, o binayı meydana getirecek rükünlerin bütününün varlığı ile ancak gerçekleşebilir. Halbuki tahrip edilip yıkılması, şartlardan birinin olmayışıyla vukua gelir. Hem varlık, yine kendisi gibi var olan bir sebep ister. Yokluk ise yok olan bir şeye de dayanabilir. Yok bir şey, kendisi gibi bir başka yoka illet olur.
İşte bu iki kaideye binaendir ki, insî ve cinnî şeytanların kâinattaki dehşet verici tahrip eserleri ve küfrün, sapıklığın, şerrin ve insanları helâke götürücü şeylerin bütün çeşitlerini yapmaları onların icad ve yaratmaya iktidarlarının varlığını göstermediği gibi, Allah'ın mülkünde ona ortak olmalarını da icap edip gerektirmez. Çünkü onlar bir iktidar ve kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil terk ve atâlet hakimdir. Hayrı yaptırmamakla şerri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü yıkılış ve şer, tahribat cinsinden olduğu için, sebepleri, var olan bir iktidar ve iş gören bir icad olması şart değildir. Belki olmayan bir şeyle veya bir şartı yerine getirmemekle koca bir tahribat olur.
İşte bu sır mecûsilerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinatta "Yezdan" namıyla bir hayırların yaratıcısı diğeri, "Ehriman" adıyla bir şerlerin yaratıcısı olarak iki ilah kabul etmişlerdir. Halbuki onların "Ehriman" dedikleri mevhum şer yaratıcısı, bir cüzî ihtiyar ve icad olmayan kesble şerlere sebebiyet veren mâlûm şeytandır.
İşte ey iman ehli! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silahınız ve tahribata karşı tamir cihazınız, Allah'tan mağfiret dileme mânâsına istiğfardır; ve "Eûzü billah" demekle Cenab-ı Hakk'a ilticâdır. Ve kaleniz sünnet-i seniyyedir.

BEŞİNCİ İŞARET
Cenab-ı Hak semavî kitaplarda beşere karşı cennet gibi büyük mükâfat ve cehennem gibi dehşetli ceza yerini göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; iman ehli, bu kadar hidayet ve istikamet sebebi varken, şeytan ordusunun mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlub olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba iman varken Cenab-ı Hakk'ın o kadar şiddetli tehdidlerine ehemmiyet vermemek nasıl olur? Nasıl iman gitmiyor? “İnne keydeş şeytani kane daife” sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah'a İsyan ediyor. Hatta benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdikle beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsnü zannı ve bağlılığı varken, kalpsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkarca iltifâtına kapıldı, onun lehinde benim aleyhimde bir vaziyete geldi. "Fesübhanallah" dedim, "insanda bu derece sukût (düşüş) olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir adam idi!" diye o bîçareyi gıybet ettim, günaha girdim
Sonra geçen işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlık çok noktaları aydınlattı. O nur ile, hamdolsun, hem Kur'an-ı Hakîm'in bunca terğib ve teşviklerinin tam yerinde olduğunu; hem iman ehlinin şeytanın desiselerine kapılmaları imansızlıktan veya iman zaafından olmadığını; hem büyük günahları işleyenlerin küfre girmediğini; hem mûtezile ve bir kısım Haricîye mezheplerinin "Büyük günah işleyenler kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır" diye vardıkları hükümlerinde hata ettiklerini; hem benim o bîçare arkadaşım da yüz hakikat dersini bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukût ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenab-ı Hakk'a şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü daha önce de dediğim gibi, şeytan küçük bir yokluğa ait şeyle insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise şeytanı her vakit dinler. Şehvet ve öfke duyguları ise, şeytanın bu desiselerine alıcı-vericilik yapan iki cihaz hükmündedir.
İşte, bunun içindir ki, Cenab-ı Hakk'ın Gafur ve Rahîm gibi iki ismi, en büyük tecelli ile iman ehline teveccüh ediyor. Ve Kur'an-ı Hakîm'de peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye dâvet ediyor. Bismillahirrahmanirrahîm kudsî cümlesini her sûre başında tekrar ile ve her hayırlı işte zikrini emretmesiyle, kâinatı kuşatan engin rahmetini melce ve sığınak gösteriyor ve “Festeiz” emriyle “Euzü billahi mineş şeytanir racim” cümlesini siper yapıyor.

ALTINCI İŞARET
Şeytanın en tehlikeli bir desîsesi şudur ki, bazı hassas ve kalbi temiz insanlara, küfrü hayâl etmeyi, küfrü tasdikle karıştırtıyor. Dalâleti tasavvur etmeyi, tasdik etmek şeklinde gösteriyor. Mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hâtıraları hayale aksettiriyor. Ve zatında mümkün olmayı, aklen de mümkün şeklinde gösterip, yakînî olan imanında sanki zıt bir tereddüt varmış telkininde bulunuyor. Ve o vakit o bîçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü zannederek, imandaki yakîninin zail olduğu kanaatıyla ümitsizliğe düşer ve o ümitsizlikle şeytana maskara olur. Şeytan hem ümitsizliğini, hem o zayıf damarını, hem o karıştırmalarını çok işletir; ya aklını bozar veya "Her-çibâd-âbâd" "olan oldu" der, sapıtır gider.
Şeytanın bu desisesinin mâhiyeti ne kadar esassız olduğunu, bazı risalelerde beyan ettiğimiz gibi, burada kısaca bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki, aynada yılanın sureti ısırmaz, ateşin görüntüsü yakmaz ve murdarın aksi pisletmez. Öyle de, hayâl veya fikir aynasında küfre ve şirke ait düşüncelerin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve sövüp sayma gibi çirkin sözlerin hayâlleri, itikatı bozmaz, imanı değiştirmez, hürmet ve edebi de ortadan kaldırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, "Sövüp saymayı hayâl etmek sövüp saymak olmadığı gibi, küfrü hayâl etmek küfür, dalâleti tasavvur etmek de dalâlet değildir."
İmandaki tereddüt meselesine gelince, zatında mümkün olan ihtimallerden gelen tereddüt ve şüpheden, evvelki yakîne zıt değildir ve yakîni ihlal etmezler. Usûl ilmine ait sabit kaidelerdendir ki, birşeyin zatında mümkün olması onun hakkındaki katî ilme ters değildir.
Mesela, Eğirdir Gölü su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz var. Halbuki zatında mümkündür ki o göl bu dakikada batmış olsun. Ve batması da imkân dahilindedir. Madem ki bu zatında mümkün olma bir emareden kaynaklanmıyor, düşünceye ait kesin bir imkân olamaz ki, tereddüt olsun. Çünkü yine usûl ilminde sabit bir kaidedir ki "Bir emareden gelmeyen olabilme ihtimalleri düşüncede kesinlik ifade eden imkânlara dahil olmaz ki şüphe verip ehemmiyetli olsun."
İşte bu şeytana ait desîseye maruz kalan biçare adam iman hakikatlarındaki yakînini böyle zatında mümkün ihtimaller ile kaybediyor zanneder. Mesela: Hz. Peygamber (a.s.m.) hakkında, beşeriyet itibariyle zatında mümkün olabilecek çok ihtimaller hatırına geliyor ki imanın kayıtsız şartsız kabulüne ve yakînine zarar vermez. Fakat o zarar verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazan şeytan, kalp üstündeki lümmesi (**) cihetinde Cenab-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve razı olmayışı delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki şeytanın lümmesinden geliyor veya şeytan tarafından kurcalanıp hayâl ettiriliyor.
Hem insanın lâtifeleri içinde teşhis edemediğim bir iki lâtife var ki ihtiyar ve iradeyi dinlemezler; belki de mesuliyet altına da girmezler. Bazan o latifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: "Senin istidâdın hakka ve imana muvafık değil ki, böyle irade dışı batıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekavete mahkûm etmiştir." O biçare adam ümitsizliğe düşüp helak olur.
İşte şeytanın evvelki desiselerine karşı mü'minin sığınağı, İslam büyüklerinin prensipleriyle sınırları belirlenen iman hakikatları ve Kur'an'ın sarsılmaz hükümleridir. Ve son desîselerine karşı Allah'a sığınarak ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe bütün dikkatleri kendi üzerine çekip büyür, şişer. Mü'minin böyle manevi yaralarına tiryak ve merhem sünneti seniyyedir.

YEDİNCİ İŞARET
Soru: Mûtezile Mezhebi'nin imamları, şerrin yaratılmasını da şer kabul ettikleri için, küfür ve dalâletin yaratılmasını Allah'a vermiyorlar. Güya onunla Allah'ı takdis ediyorlar. "Kişi kendi fiillerinin yaratıcısıdır" diye dalâlete gidiyorlar. Hem derler: "Büyük günahlardan birini işleyen mü'minin imanı gider. Çünkü Cenab-ı Hakk'a itikat ve cehennemi tasdik etmek, öyle günahı işlemekle bağdaşamaz. Zira dünyada gayet cüzî bir hapis korkusuyla kendini kanun dışı herşeyden koruyan adam, ebedî bir cehennem azâbı ve Cenab-ı Hakk'ın gadabını dikkat nazara almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette imansızlığa delâlet eder."
Cevap: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risalesinde İzah edildiği gibi, şerri yaratmak şer değil; belki şerri işlemek şerdir. Çünkü yaratma ve icad etme umum neticelere bakar. Bir şerrin vücûdu çok hayırlı neticelere başlangıç olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibariyle hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ, ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar düşüncesizce ateşi kendilerine şer yapsalar, "Ateşin yaratılması şerdir" diyemezler. Öyle de şeytanların yaratılması insanların mânevi terakkisi gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, bazı insanlar iradelerini yanlış ve kötüye kullanarak şeytanlara mağlup olsalar "Şeytanların yaratılması şerdir" diyemezler. Belki onlar, kendi istekleriyle onları şer yaptılar.
Evet, şerri işlemek ise ferdî bir mübaşeret olduğundan işleyen şer olan o hususi neticeye maruz kalır. Bundan dolayı da şerri işlemek şer olur. Fakat icad umum neticelere baktığı için, şerrin icadı şer değil, belki hayırdır. İşte mutezile bu sırrı anlamadığı için "Şerrin yaratılması şerdir ve çirkinin icadı çirkindir" diye, Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını O'na vermemişler, dalâlete düşmüşler. "Kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna" dair imanın rükünlerini tevil etmişler.
İkinci şık ki, "Büyük günah işleyen nasıl mümin kalabilir" diye sorularına cevap ise, evvela, geçmiş işaretlerde onların hatası katî bir surette anlaşılmıştır kî, tekrara ihtiyaç kalmamıştır.
İkincisi: İnsanın nefsi, peşin ve hazır bir dirhem lezzeti, veresiye ve hazır olmayan bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ilerideki bir sene azaptan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir hazır lezzeti, ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride gelmesi muhakkak büyük bir azaptan daha çok çekinir. Çünkü vehim, heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkar ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, iman mahalli olan kalb ve akıl susarlar, mağlup olurlar. Şu halde büyük günahları işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his, heves ve vehmin galebesiyle, akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.
Hem geçmiş işaretlerde anlatıldığı gibi, fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İnsî ve cinnî şeytanlar, insanları o yola çabuk sevkediyorlar. Gayet hayret verici bir durumdur ki, hadîsin hükmüyle, bekâ âleminin sinek kanadı kadar bir nuru, bâkî olduğundan dolayı, bir insanın bütün ömrünü dolduran dünyaya ait nimet ve lezzete mukâbil geldiği halde, bazı bîçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini o bâki alemin bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider.
İşte bu sır içindir ki, Kur'an-ı Hakîm, müminleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile, günahtan kaçındırıp hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur'an-ı Hakîm'in bu tekrar ile şiddetli irşadları bana bu fikri verdi ki, devamlı surette yapılan bu kadar ikaz ve ihtarlar mümin insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak vaziyetler veriyorlar. Çünkü, bir memur, âmirinden aldığı bir tek emri itaatına kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek, "Beni itham ediyorsun, ben hain değilim", der. "Halbuki en hâlis müminlere Kur'an-ı Hakîm ısrarla ve devamlı surette emretmektedir.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki üç sadık arkadaşım vardı. Onları, insî şeytanların desiselerine kapılmamak için pek çok defa ikaz ve ihtar ediyordum. "Bizi itham ediyorsun" diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki, "Bu devamlı ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum." Sonra birden geçmiş işaretlerde izah ve isabet edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatin yardımıyla, Kur'an-ı Hakîm'in muhatabının durumuna mutabık ve yerinde, insafsız, ithamsız ve hikmetli bir surette ısrar ve tekrarları yaptığı ve bunun da tam bir hikmet ve belağat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın darılmamalarının hikmetini anladım.
O hakikatin hülasası şudur ki: Şeytanlar tahribat cihetinde sevkettikleri için, az bir amelle çok şerleri yaparlar. Onun için hak yolda ve hidayet içinde bulunanlar, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve devamlı ihtarlara ve sıkça yardıma muhtaç olduklarındandır ki, Cenab-ı Hak, o tekrarlar cihetinde bin bir ismi ile müminlere yardımını takdim ediyor ve binler merhamet elini imdada uzatıyor. Şerefini kırmıyor, koruyor. İnsanın kıymetini küçük düşürmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte ey hak ve hidayet ehli! İns ve cinnî şeytanların yukarıda anlatılan desiselerinden kurtulmanın çaresi: Mu'ciz'ül-Beyân'ın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul!.
(**) Şeytanın Lümmesi: İnsana vesvese verdiği merkez veya Şeytanın insanla kontak kurabileceği yer.

FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR 2


Kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (cc), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibâdete aslâ liyakatı olmayan, Allah’ın mahlûku, aciz, zayıf varlıkları kulluk mihrabına dikmiş ve böylece, ulvîlerin ulvîsi kulluk makamından, süflilerin süflisi şirk ve küfür derekesine düşmüştür. Aslında bu netice dahi bize, biraz evvel söylediğimiz hakikati anlatıyor; kulluk, fıtratta var olan bir duygudur. İnsanlar Hakiki Ma’bûd’u bulamadıklarında, bir sürü ma’bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri bu tabiî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.
Halbuki fıtrat dini olan Hanifiyet’in büyük önderi Hz. İbrahim, Kur’ân’ın ifadesi içinde, bütün sebep ve vasıtaları ayaklar altına alarak, Allah’a yükselmenin yol ve usûlünü göstermektedir. O, parıl parıl parlayan ve insana göz kırpan yıldızların ma’bûd kabul edilemeyeceğini, yine onların batıp kaybolmasıyla ilan ederken, ay ve güneşin batmasıyla da aynı hususa parmak basıyor ve batıp gidenlerin ma’bûd olamayacağını, her seviyedeki insanın anlayabileceği bir dil ve üslupla ifade etmiş oluyordu. İşte beşer bunu idrak ettikçe, Hz. İbrâhim: إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا “Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim” (En’âm, 6/79) deyişindeki ma’nânın yükseltici halkasına tutunup, nûranî helezonlarla yükselecek, kemâl ve zirve noktası olan kulluğa çıkacak ve insanlığın ne demek olduğunu da, ancak bu yükselişle anlayacaktır.
İnsanlık, bu seviyeye peygamberler sayesinde ve onların vasıtasıyla ulaşır. Peygamberlerin aydınlık yolunda kalp gözünden perdenin kalkmasıyla insan, Cenâb-ı Hakk’la âdeta yüz yüze gelir ve O’nu seyreder. Zaten mübârek bir sözde O, “Ben arz ve semâya sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” demektedir ki, bu sırra ermek de ancak kullukla olur. Bu öyle bir sırdır ki, sadece yaşanır. Onu kitaplar yazmaz ve velî onu ifadeden acizdir. Hattâ az kimse müstesnâ, insanlar Kur’ân tilâvetinde dahi bu hisse ulaşamazlar. “Bu öyle bir hâldir ki, bütün vasıta ve vesileler artık silinmiştir. Gönül Sultanı kendi sarayına teşrif etmiştir. Ve o anda insan kendinde değildir. Kendisini dahi unuttuğu bir hâl içinde kararsız, hayret ve hayranlığın doruğunda bulunmaktadır. Bu halde olan bir insan ne der? Hâl ve durumunu nasıl anlatır? İşte bu durumda bazıları, لاَ مَوْجُودَ اِلاَّ هُوَ demiş. Diğer bazıları da bu hallerini, لاَ مَشْهُودَ اِلاَّ هُوَ ile anlatmaya çalışmıştır. Bir diğer grup da, “Kâinatta O’nun tecellisinden başka bir şey görmüyorum” diyerek kendisine göre bir üslupla bu hâli anlatmak istemiştir. Fakat ne denirse densin, ne söylenirse söylensin, esâs duyup hissedilenler yanında bu ifadeler sadece insana bir nefes aldırmak içindir. Yoksa mes’elenin esasını kelimelerle ifade kat’iyen mümkün değildir.
Beşer, tevhid ve Allah’a imânla huzura kavuşur. Veاَلْحَمْدُ ِللهِ deyişimizin altında, kendini bize tanıtan ve bu tanıtışıyla bizi tevhide erdiren Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfuna karşı da, şükranımızı arzediş ma’nâsı vardır.
Birlik, Ulûhiyet’in ayrılmaz bir gereğidir. Allah’ı düşünüp de O’nu “Bir” düşünmemek mümkün değildir. Fakat biz bunu lafzen de ifade ediyor ve اَلْحَمْدُ ِللهِ diyoruz. Böylece, Allah’ın bir tane olduğu; hayır-şer, iyilik-kötülük elinde bulunduğu; bütün iyiliklerin ve kötülüklerin O’nun yanında tesbit edildiği ve iyiliklerin mükâfâtını, kötülüklerin cezasını verecek de O olduğu için biz hamdi Allah’a tahsis ediyoruz.
Kâinatta zerre kadar şirke yer yoktur. Bürhân-ı temânü’ ve redd-i müdâhale, yani emsalin, aynı kutupların birbirini itmesi ve müdaheleyi kabul etmeme kanunu şirki şiddetle reddetmektedir. Bir köyde iki muhtar, bir kasabada iki müdür, bir beldede iki kaymakam, bir vilâyette iki vali olmaz; olursa keşmekeşlik olur. Bu durum gösteriyor ki, hâkimiyet ortak kabul etmez. Kâinattaki düzen, intizâm ve nizâmıyla kendini hissettiren Allah’ın eşi, ortağı olamaz. Allah O’dur ki, kudretine nisbeten bir zerreyi yaratmakla kâinatı yaratmak arasında fark yoktur. Aynı kudretle, insanı yarattığı gibi bütün kâinatı; bir çiçeği yarattığı gibi bütün bir baharı; baharı yarattığı gibi bütün dereceleriyle cenneti; ve bütün tazeliğiyle ebediyeti yaratır. Öyleyse hayâli ifsât edip fâsık kılacak ve gönül huzurunu silecek ortak tasavvuru insanı tedirgin ve rahatsız etmeden başka, onun düşüncesini dağıtacak, düşünce sistemindeki birliği bozacak zihnî bir hastalıktan başka bir şey değildir.
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتاَ “Gökte ve yerde Allah’tan başka bir ilâh olsaydı, gök ve yer fesada uğrardı” (Enbiya, 21/22) âyet-i kerîmesi kelâmcıların “bürhan-ı temânü” adını verdikleri delille çok açık olarak bize bu hakikati anlatmaktadır. Onun için biz sebepleri azlediyor, Hristiyanların düştüğü vartaya düşmekten kaçınıyor, hatta gönüllerimizin sultanı Hz. Muhammed (sav)’e dahi, şirki hissettiren bir muhabbetin kalbimize girmesine asla meydan vermiyoruz. “Allah’ın hakkı Allah’a ait, Peygamberimizin vesileliği de Peygamberimize aittir” diyor, dengeyi muhafazaya çalışıyoruz. Allah, o Allah’tır ki, gökleri ve yeri elinde tutup bütün kâinatı idare eder. Hz. Muhammed (sav), o Sultan’dır ki, Ma’bûd-u Mutlak’ı görmüş, O’ndan emirler almış, itikat ettiğimiz akâidi, ayne’l-yakîn müşâhede etmiş, yaşadığımız şeyleri bizzat yaşamış, müşâhedenin, yaşamanın, görmenin kendisinde hasıl ettiği yakîn ile karşımıza çıkmış, kendisi tereddüt etmeden inandığı gibi, bizleri de böyle bir inanışa davet etmiştir. O’nun gönlünden çıkan en tonlu ifade ve sözler bütün mü’minlerin gönlünde de ma’kes bulmuştur. Düşünün ki, aradan ondört asır geçmesine rağmen Resûlullah’ın ma’rifet deryasına attığı cevherlerin meydana getirdiği dalgalar iç içe daireler gibi yirminci asrın sâhiline kadar gelip ulaşmıştır. لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ kudsî hakikati, Allah’ın Ma’bûd-u Mutlak olduğunu, kulluk ve ibâdetin sadece O’na yapılıp, sadece O’nun karşısında baş eğilmesi gerektiğini anlattığı gibi, Hz. Muhammed’in (sav) O’nun elçisi ve kâinat sarayında O’nun teşrifatçısı olduğunu da dile getirmektedir. Bu kelâm, gönül evimizde bir hisse Allah’a, bir hisse de Resûlullah’a ayırıyor ve biz لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ hakikatini böyle anlıyoruz.
Mü’min işte bu imânı elde edip her şeyi Allah’ın yed-i kudretine verdikten sonra, kâinattaki bütün eşya ile bir münasebet kurar. Artık onun ruhunda vahşet, tiksinti ve ürküntü yoktur. O taş, toprak, kuş, ağaç, hülasa bütün hayvanat ve bütün nebâtâtla kardeş olur. Mü’min, kâinata mehd-i uhuvvet (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakar. Çünkü her şey “Bir” den gelmiş ve neticede “Bir”e dönecektir.
İnsan, ceset ve şekliyle haşrolacağı âna kadar, ruhuyla Allah’a bağlı kalacaktır. Daha sonra da yere dönecek ve Mevlâ’sını apaçık görüp mevcûdiyetini hissedecektir.
Uhud Savaşı’ndan dönerken Allah Resûlü, başı yarılmış, dişi kırılmış, yaralı bir haldeydi. Emir dinlemedeki nezaketi o gün için kavrayamamış olan sahabe yüzünden, mutlak bir galibiyetten olunmuştu. Buna rağmen O, bütün varlıkla kurduğu sevgi ve dostluğu perçinleştirircesine: اُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحُبُّهُ “Uhud bir dağdır. O bizi, biz de onu severiz” buyurmuştur. Bu sevgi atmosferi, hata işlemiş sahabe ruhunda öyle bir emniyet hasıl etmiştir ki, o anda söylenecek başka bir söz belki bu tesiri icra edemezdi. Ancak, biz bu hâdiseyle, mes’elenin ayrı bir yönüne bakmak istiyoruz. O da, Allah Resûlü’nün eşya ile olan münasebetidir. Sanki o anda Uhud dağı, üzerinde birçok mü’min şehit düştüğünden ve kâinatın yaratılış gayesi olan Nebî’nin dişinin kırılmasından dolayı ürkmüş, irkilmiş vaziyetteydi. Ve işte Allah Resûlü, bu ifadesiyle Uhud’a teselli veriyordu.
Başka bir defasında da, üzerinde bulunduğu dağ sarsılınca: اُثْـبُتْ يَا جَبَلُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ النَّبِىُّ وَالصِّدِّيقُ والشَّهِيدُ buyurarak, “Dur ey dağ senin üzerinde Nebî, Sıddîk ve bir de Şehit var” demiş ve O’nun emri üzerine de dağ durmuştu. Belki son durum itibariyle bu bir mu’cizeydi. Ancak evvelki hâl Efendimiz’in her zamanki tavrıydı. O, eşya ile münasebete geçiyor ve bütün bir kâinata ‘kardeşlik beşiği’ nazarıyla bakıyordu. O’nun, hayvan, ağaç, taş ve daha nice varlıklarla konuştuğu tarihen sabit hakikatlerdendir. Ve bir mü’minin de, Allah Resûlü’nün bu hareketinden alacağı ders ve ibret cidden büyüktür.
Bu hakikate ulaşma da, ancak, tevhide ermek ve her şeyin “Bir”den gelip “Bir”e döneceğine tam ve yakînî bir imânla inanmakla mümkündür.
Onun içindir ki Allah Resûlü (sav), imânın tercümanı olan لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُcümlesini şu mübarek sözüyle şöylece anlatıyor: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى: «لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ» “Ben ve benden evvel bütün peygamberlerin söylediği en faziletli, en hayat bahşedici, en ma’nâlı, en tonlu ve çaplı ifade لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ifadesidir.” Allah’tan başka yaratıcı ve Ma’bûd, Allah’ tan başka kendisi için mest ve sermest olunacak varlık yoktur.
Tevhid akîdesini اَلْحَمْدُ ِللهِ kudsî cümlesinde bulduğumuz gibi, meleklere imânı da aynı cümle içinde bulmaktayız. Zira bu cümlede, en ulvî şekilde Allah’a hamd etmek ma’nâsı vardır. Halbuki zaaf ve isyanlarıyla insan, çok kere, esas ulviyetine layık şekilde hamdetmekten uzaktır. Demek ki, isyan ve unutma kendilerine ârız olmayan ve daima Allah’a kulluk yapıp O’nu yâd eden kullar olmalıdır. Evet, Allah’ın böyle mükerrem kulları vardır ve dinde onlara “melek” denir.
Hz. İbrahim Hakkı:
“Hakk’ın mükerrem ibâdı melekler yerde, göklerde,
Avâmından avâm-ı nâsı efdâl eylemiş Allah.”
ifadesiyle bize bu hakikati anlatmaktadır.
Ayrıca, bu kudsî cümle içinde, yapılacak kulluk ve ibadette, meleklere benzemeye teşvik vardır. İsyansız ve nisyansız kulluk yapmak isteyenler meleklere benzemelidir. Bir fark var ki, insan, meleklere benzer kulluğu sayesinde meleklerden üstün hâle gelir. Zira, ondaki zaaflar kemâle ermesi için bir vesile olur. Halbuki meleklerin makamı sabittir. Diğer taraftan, insan halife olarak yaratılmıştır. Melekler mutlak bir itaat içinde, fıtratlarına yüklenen vazifeyi yapmaktadırlar. O melekler ki, Rabbleri onları şöyle anlatmaktadır.لاََ يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Onlar Allah’a, Allah’ın emrettiği şeylere asla ve kat’a başkaldırmazlar ve harfiyyen Allah’ın emirlerine itaat ederler” (Tahrim, 66/6).
İnsan da en az onlar kadar yaratılış gayesine uygun hareket etmelidir ki, hilâfet gibi bir pâye ile şereflendi-rilmenin şükrü edâ edilmiş olsun. Aynı zamanda bu kudsî cümlede, Allah’a karşı ibadetlerini takdim eden diğer varlıklara -sadece bu yönleriyle- benzemeye de teşvik yapılmıştır. O varlıklar ki, Rabbilerine karşı: قَالَتَا اَتَيْنَا طَائِعِينَ “Biz itaat ederek geldik” demişlerdi (Fussilet, 41/11).
اَلْحَمْدُ ِللهِ Kur’ân-ı Kerîm’i ve sair kitapları da içinde taşımaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’i bize gönderen Allah (cc)’a hamd ve sena olsun. Biz Allah (cc)’a kulluk yapmayı, O’nu sena etmeyi, peygamberlere karşı hürmet ve saygıyı ancak Kur’ân sayesinde öğrendik. O Kur’ân gelmeseydi biz hamdetmeyi bilemeyecek ve Allah’a nasıl kulluk yapılacağını anlayamayacaktık. Allah (cc), Kur’ân’ı indirdi ve biz kulluğu ve Allah (cc)’ı öğrendik. Allah’a karşı kulluğumuzu ancak o kitaptaki programa göre yapıyoruz. Böyle bir program olmasa idi, kulluk da olmayacaktı. O zaman yaptığımız hareketler bir toteme, bir puta ve bir heykele yapılan şeylerden farksız olacaktı. Öyleyse kulluk dediğimiz zaman, kulluğun programı olan kitabı düşünmemeye imkân yoktur.
Meleğin dilinde, Nebinin tebliğinde, Allah âleminde, kelâm sıfatı muhtevasında kitabı düşünmeden kulluğu ve Ma’bûd-u Mutlak’ı düşünmek mümkün değildir. Böylece, bir taraftan bize hamd ettiren kitap, diğer taraftan hamd, senâ ve şükrün keyfiyetlerini öğretmesiyle اَلْحَمْدُ ِللهِ kudsî cümlesinde bir çekirdek halinde yer almaktadır. Kitap, melek ve meleğin emir getirmesi düşünülür de, şu kâinatı en güzel bahçe gibi hazırlayan, en debdebeli bir bağ haline getiren, bizleri çeşit çeşit nimetleriyle besleyip büyüten, sonra bu nimetlerin arkasında kendisini bize tanıttırmak isteyen, tanıttırmak isterken de ezelî ve ebedî hutbesi olan Kur’ân-ı Kerîm’le o nimetleri anlatan Allah (cc)’ın, o kitabı bize tebliğ edecek bir keşşâfı, bir Yaver-i Ekrem’i ve şu kâinat sarayına gelecek seyircilere, şu muhteşem sergideki sırları anlatıp açıklayacak bir dellâlı olmaması muhaldir. Onun içindir ki, peygamberlerin gönderilmesi lüzumlu bir keyfiyet arzetmektedir. Ve اَلْحَمْدُ ِللهِ ifadesinin altında peygamberler de vardır. Aslında bu kelimeyi telaffuz etmekle sanki biz Allah’ın peygamberler göndermesine karşılık da hamd etmiş oluyoruz. Zaten peygamberlik kafilesinin kâfiyesi olan Hz. Muhammed (sav)’in adı da hamd kökünden gelmektedir.
“Ahmedi Mahmûdu Muhammed derler sana” diyen şair, O’nun hem Ahmed, hem Mahmud ve hem de Muhammed olduğunu anlatmaktadır. Evet O, hem çok hamd eden, hem Allah’ın matmâh-ı nazarı, hem de ferd-i ferîd makamının tek ve yekta sahibidir.
اَلْحَمْدُ ِللهِ kudsî cümlesini candan ve gönülden söylemek ve buna devam etmek, bize öldükten sonra dirilmeyi de hatırlatır. Zira devam etmeyen nimet, nimet değil nikmettir. Nikmet ise, insandaki dostluk ve muhabbet duygularını düşmanlık ve nefrete dönüştürür. Dünyada kendisini bunca nimetleriyle tanıtan, sevdiren bir Rahmeti Sonsuz, bu dünyada kendisine hamdettirirken, nimet ve rahmetini kesmek suretiyle, edilmekte olan hamde bir son verdirmeyecektir. Aksine, ebedî bir hayatta, insanlara ebedî olarak hamdettirecektir. İnsanlar hamdederek yaşıyor ve ahirette hamdederek yeniden dirilecek ve mü’minler meleklerin teşrifatçılığı ile cennete girdiklerinde, اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى صَدَقَنَا وَعْدَهُ diyerek va’dinde duran ve kendilerine cenneti bahşeden Rablerine hamdedeceklerdir.
Demek oluyor ki, bu kudsî ve mübarek cümle, Kur’ân’ın esas gaye ve hedefi olan dört ana mes’eleyi öz olarak içinde sakladığı gibi, imânın bütün rükünlerini ve ibadetin bütün çeşitlerini de ihtiva etmektedir. Hakiki hamd madem ki, cennette devam edecektir. O halde cennete ehil hâle gelmek dünyada hamdetmek ile mümkün olacaktır. Ve insanı cennete ehil hâle getiren de ancak ibadet ve takvadır ki, bu hususlar Kur’ân’da detaylarıyla anlatılmıştır. Dolayısıyla hakiki olarak اَلْحَمْدُ ِللهِ demek, bütün Kur’ân’ı kendine rehber edinmek ve bütünüyle İslâm’ı yaşamakla olacaktır.
İstidrâdî (antrparantez) bir aradan sonra, şimdi de اَلْعَالَمِينَ kelimesi üzerinde duralım. ربّ kelimesine yukarıda bir nebze temas etmiştik. Mevzûnun sonunda bu iki kelimeyi yine değişik bir açıdan tahlil edeceğiz.
اَلْعَالَمِينَ “Âlemler” ma’nâsına gelir. Bu kelimenin başında ال, yani lâm-ı tarif dediğimiz “-el” belirlilik takısı vardır. Lâm-ı tarif ahd için kabul edilecek olursa Cenâb-ı Hakk’ın bildiği, sayısız ve sınırsız bütün âlemler kasdolunuyor, demektir. Âlem ise alâmetten gelen bir kelimedir. Zerreler âleminden, yıldızlar âlemine kadar her âlem, Cenâb-ı Hakk’a ait bir alâmet ve bir delil olması hasebiyle, âleme âlem denilmiştir. Ruhlar âlemi, eşbah âlemi, misal âlemi, berzah âlemi ve daha nice âlemler...
Bu ma’nâsıyla âlem ne güzel şeydir ki, onunla Allah bilinir, kâinat ne kadar eşsiz bir tablo ki, o tabloda Allah müşâhede edilir; elvan elvan kâinattaki cemâl dalgaları ne tatlı şey ki, onda mutlak cemâl ve mutlak kemâl Sahibi’nin cemâl ve kemâli görülür. Cemâl ve kemâle ermek ise görmeye bağlıdır. Bu da ancak devamlı düşünen bir beyine ve gönüle müyesser olur. Kâinatta hiçbir varlık abes ve boş yere yaratılmamıştır. Bu hakikata sürekli düşünme ve tefekkürle ulaşılır. Bu ulaşmadır ki, رَبِّ الْعَالَمِينَ olarak kendini tanıtan Mevlâ’yı anlama ve idrâk mevzûunda önümüze yeni yeni ufuklar açar.
Hz. Ömer (ra) devrinde, çekirge kıtlığı oldu ve çekirgeler birden bire ortadan kalkıverdi. Hz. Ömer buna çok üzüldü. Yemen, Şam ve Irak’a gidenlere “Oralarda çekirge görürseniz bana haber verin” diye tembihlerde bulundu. Sonra Yemen’den birisi elinde bir avuç çekirge ile geldi ve bunları halifenin önüne attı, atınca da halife: “Allahu Ekber” dedi. Orada bulunanlar: “Ey Allah’ın Peygamberi’nin Halifesi, biz bu hareketinizi anlayamadık!” dediler. Cevaben şöyle buyurdular: “Allah Resûlü’nden şöyle işittim: ان الله خلق ألف أمة ست مائة منها فى البحر وار بع ما ئى منها فى البر فأوّل شيئ يهلك منها الجراد (او كما قال) ثم تتابعت فا ذاهلك تتابعت مثل النظام إذا قطعت فى ‘Allah bin ümmet yaratmıştır. Bunlardan altıyüzü denizde, dörtyüzü de karadadır. Ümmetlerden biri de çekirge ümmetidir. Yeryüzünde ilk defa helâk olup yok olacak çekirgedir. Onlar yok olduktan sonra, diğerlerinin yok olması onu takip edecek ve teker teker her ümmet helâk olup gidecektir.’ Ben de âlemin nizamının benim zamanımda bozulmasından ve ahengin değişip kıyametin kopmasından endişe ettim.”
Hz. Ömer’in bu sözünde, yukarıda arzetmeye çalıştığıÂmız tefekkür ve tedebbürün ma’nâsı gizlidir.
Batılı bir uzman “kelaynaklar” öldüğü zaman endişesini açığa vurmuş ve “Niye endişe ediyorsun?” diye soranlara da şöyle cevap vermişti: “Sâni-i Âzam’ın, âlemler adına kâinatta yarattığı her şey bu kâinatın tamamlayıcı parçalarıdır. Bunlardan bir tanesi eksildiğinde dünyada bir eksiklik meydana gelir. Yılan, akreb, bit, pire ve sizin ağaçlarınıza musallat olan parazitlerin varlık içinde birer yeri vardır ve bunlar âdeta kâinatın tamamlayıcı unsurlarıdır. Hâlık-ı Âzam bunlarla kâinatı tamamlamış ve hikmetini bunlarla ikmâl etmiştir. Bu sebeple birinin eksilmesi kâinatta bir eksikliktir ve bu eksiklik birbirini takip edecek ve kâinat sona doğru gidecektir. Nasıl ki insan vücudunda, vücut için lüzumlu maddelerden bir tanesi dahi eksik olsa, bu eksiklik başka arızalar doğurur, derken vücuttaki ahenk bozularak, daha başka maddeler de eksilmeye başlar ve insanın gelişmesi durur ve çöküşü başlar; öyle de, insan-ı ekber olan kâinat da, onu tamamlayan parçalardan birinin eksilmesiyle aynı âkıbete düçâr olur.”
**** Hikmet Işık ***

Kur'an-ı Kerim ! ! !


Günümüzde pek çok düşünür, gelecek yılların Kur’an’a açık yıllar olabileceği hususunda hemen hemen ittifâk halindedir. Aslında, az dikkat edildiğinde, içinde bulunduğumuz çağın, düşünce ve tasavvurlarımızın üstünde bir süratle Kur’an’a doğru kaydığı hemen sezilecektir.
Evet, artık bugün, en âmiyâne bakışlar dâhi, Kur’an’ın ne denli kâinatla içli-dışlı olduğunu sezebiliyor, O’nun varlık adına beyanlarındaki isabeti görüyor, mesajlarındaki güç ve nûrâniyet karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlar.
Bugün, bu yüce Kitab’ın; varlığın bağrındaki sırları, tabiatın ruhundaki incelikleri zevkle mütalaa edilecek bir kitap şeklinde, ilim ve irfân erbâbının gözleri önüne serdiğini, yine ilim ve hikmetle uğraşanlar söylüyorlar.
Evet, varlığı didik didik edip, onun, gâye, muhtevâ ve esaslarını herhangi bir tereddüde meydan vermeyecek şekilde açıklayıp ortaya koyan bu Kur’an’dır!
İnsanın; kalbî, ruhî ve fikrî hayatını tanzim edip ona en yüksek hedefleri gösteren ve elinden tutup gösterdiği hedeflere ulaştıran; ona, lütufla, merhametle, şefkatle, adaletle muameleyi emredip ve onunla kötülükler arasında, âdetâ aşılmaz engeller koyan yine o Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’dır.
Allah’ın insanoğluna bahşettiği sıhhat ve âfiyeti, istîdât ve kabiliyeti, imkân ve kuvveti en iyi şekilde değerlendirme ve bu mevhibelerden hakkıyla istifâde etme yollarını gösterip insanları birbirine “bâr” olmadan kurtaran yine bu ilâhî beyandır.
Bu öyle ışık kaynağı bir Kitab’dır ki; gönül verip arkasına düşenlerin ruhlarında hürriyet düşüncesi, adalet anlayışı, kardeşlik ruhu ve başkaları için yaşama arzusunu tutuşturarak, etten-kemikten varlıklara melekleşme âdâbını öğretip, onlara, iki cihan mutluluğuna giden yolları gösterir ve bu yolda kapıları ardına kadar açar...
O, öyle rehber bir Kitab’dır ki; sâyesinde hakikate uyanmış gözlerin önüne geçer, onları ötelerde gezdirir, itmi’nan ve doygunluğa ermiş kalbleri mehâbet iklimlerinde dolaştırır, mütefekkir ruhları hayret ve hayranlıklarla sarhoş eder ve temiz vicdanlara her an ayrı bir nefhâ üfler...
Bu öyle parlak bir Beyân’dır ki; ruhların en yükseği ve şekillerin en mükemmeliyle dünyâya gönderilen insana, mutluluk ve saadetin en idealini, teâlî ve terakkînin en erişilmezini ve yaşamanın en insancasını göstererek ona, yolların en doğrusuyla “insân-ı kâmil” olma zirvelerini vaad etmektedir.
Bu şânı yüce Kitap değil midir ki; bütün cihân, derin bir gaflet ve dalâlet içinde bocalayıp durduğu bir dönemde O, insan ferd ve cemaatlerinin birbirine karşı hukuk ve muamelelerini, hareket ve davranışlarını, vazife ve mükellefiyetlerini tanzim ederek, hürriyet, adalet ve müsâvât hakikatlarını, bir hamlede, gerçek manalarıyla tahakkuk ettirmiş; zulüm ve haksızlığa karşı mücadelelerin en çalımlısını vermiş; beşeri, hatta bütün canlıları içine alabilecek şekilde âlemşümûl şefkat ve merhamete çağırarak, harb ve sulhu insanî değerler çizgisine çekip, etrafında toplananları yeryüzü emniyet ve huzurunun, denge ve muvazenesinin temsilcileri haline getirmiştir.
Bu öyle pırıl pırıl nûrefşân bir Kitab’tır ki; bir taraftan insana acz ve fakrını hatırlatarak onun gurur ve bencilliğini firenlerken, diğer taraftan onu aşk u şevkiyle coşturarak nâmütenâhîliklere yelken açmaya çağırır.
Bu öyle bir ilâhî nefhâlar mecmuasıdır ki, bizlere, her emriyle binlerce faydalar temin ederek ve her yasağıyla da akla, hayale gelmedik zararları hatırlatarak bizleri emniyet ve güven yamaçlarında dolaştırmaktadır. Evet O, emanet, ihsan ve adalet mesajlarıyla gönüllerimizi coşturup, Cennet ufuklarını gösterdiği aynı anda, ahlâksızlık, münkerât ve başkalarının mal, can, ırz ve hukukuna tecavüz gibi gayyâlara çeken duygu ve düşüncelere karşı da tahşidât yapıp, bizleri, sürekli Hakk’ın siyânet ve himâye çizgisine çağırmaktadır.
Bu bir Kitab’dır ki, kendinden evvel gelip geçmiş bütün peygamberleri Kudsi bilmiş, onların suhuf ve kitaplarını mübârek tanımış, hususiyle Tevrat, Zebûr, ve İncil’e tazimde bulunmuş; onlardaki ihtilaflı noktaları hal ve fasl, tağyir edilmiş yerleri tashîh, mahfuz kalmış bölümleri de tesbit ederek bir manada kaybolmuş kitapları bulup ortaya çıkarmış ve o kitapları tebliğle serfirâz peygamberleri saygıyla anmış hususiyle Hz. Musa ve Hz. İsa aleyhimesselam’ı “Ulu’l-azm” peygamberler arasında sayarak hak ve hakkâniyetin dili olduğunu göstermiş... Sonra bu iki şanlı peygamberin vâlidelerinin de ilhâma mazhar, ötelere açık, beşerüstü ruh ve vicdana sahip bulunduklarını ihtâr ederek ihkâk-ı hak maksadıyla nâzil olduğunu bütün selim kalblere duyurmuş ve kabul ettirmiştir.
Bu Kitab’dır ki, insanları türlü türlü sapıklıklardan kurtararak fazilet yoluna irşâd edip, Allah’ın emirlerini yerine getirenlere gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kimsenin tasavvur edemeyeceği mükâfatlar; o emirleri ihlâl edenlere de bakışları bulandıracak, başları döndürecek ve yürekleri hoplatacak cezâlar varolduğunu ifâde ederek akılları hayrette bırakan muvâzeneler vâz’etmiştir.
Bu Kitap, düşmanlıktan başka bir şey bilmeyen münkir tâlihsizlerin ve dostluğun hakkını veremeyen iz’ansız dostların bunca tecâvüz, tebdil ve tağyir gayretlerine rağmen, yeryüzünü şereflendirdiği günden bu yana hep olduğu gibi kalmış ve kitaplar arasında vahy orijinini koruyan biricik Allah mesajı olmakla serfirazdır.
Kur’an, levh-i mahfûzun en nâdide pırlantası olarak nâzil olduğu zaman, eşi-menendi olmama gibi bir mazhariyetle nâzil olmuştu... Bugün de aynı parlaklık ve kıymetini, hatta daha da arttırarak bütün ihtişâmıyla devam ettirmektedir. Gelecek yıllar ise O’nun, güneşlere tâç giydireceği yıllar olacaktır.
Kur’an-ı Mübîn, ilk zuhuruyla, şarkı, garbı, şimâli, cenubu ışıktan kollarıyla sardığında, uğradığı heryere bütün ilimleri de beraber götürmüş ve dünyânın dört bir yanını Cennet yamaçlarına çevirmişti. O gün O’na sahip çıkanlar, O’nun o nurdan mesajlarını en mükemmel şekilde temsil ediyor ve insanlığa “Kur’an medeniyetine” açılan yolları gösteriyorlardı. Bu öyle yüksek seviyede bir temsil ve gösterme idi ki, bugün dünyânın muallimi olduklarını iddia edenler, o gün olsalardı Kur’an talebelerine ancak çırak olabilirlerdi.
Kur’an-ı Mecîd, öyle nurdan ezelî ve ebedî mesajlarla gelmiştir ki, beden ve cismâniyetimizin yanında, kalb, ruh, akıl ve vicdanlarımızı da terbiye ederek bizleri geleceğin insanları olarak hazırlamakta ve bizlere hedef olarak maddî-mânevî zirveler ötesi şâhikâları göstermektedir -ki bir kısım körler, sağırlar görüp duymasalar dahi- O, aklı başında millet ve devletlerin sık sık başvuracakları bir kevser kaynağı haline geleceğinde şüphe edilmemelidir.
Şayet günümüzün müslümanları Kur’an çizgisinde ve ilk müslümanlar safvetinde hareket edebilselerdi -ki bugün o istikamette ciddi gelişmelerin olduğu söylenebilir- bir hamlede sıçrayıp devletler muvâzenesindeki yerlerini alacak ve taklid vâdilerinde başkalarının türküleriyle tesellî olmaktan kurtulacaklardı...
Kur’an’ın ilk talebelerinin cihânı hayret ve dehşetlere sevkeden îmân, ahlâk, fazilet ve aksiyonları, günümüzün insanının bir kere daha hassâsiyetle ele alıp incelemesi gerekli olan önemli hususlardandır. Evet, bir zamanlar, Mekke’nin yalçın kayaları arasında zuhur edip, bir hamlede dünyânın dört bir yanını aydınlığa kavuşturan birkaç bin Sahabînin, Kur’an’ın aydınlık ikiminde gerçekleştirdikleri büyük inkılâb, herzaman üzerinde düşünülüp-değerlendirilmesi iktizâ eden hârikalar cümlesinden bir hâdisedir ve mü‘minlerin dâima müracaat edecekleri tertemiz, dupduru bir kaynaktır.
Bu itibarla diyebiliriz ki; Kur‘ân, dünden-bugüne kendisine gönül verenleri aldatıp-şaşırtmadığı gibi, bundan sonra da aydınlık iklîmine teveccüh edenleri aldatmayacak hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Zirâ, inanıyoruz ki, zihinler müsbet fenlerle aydınlandığı, gönüller Hakk mârifetiyle şahlandığı ve varlık, ilim ve hikmet adesesi altında tedkîk ve araştırmaya tâbî tutulduğu sürece, ilimler adına verilen her hüküm Kur’an’ın ruhuna uygunluk içinde cereyan edecektir.
Evet O, her zaman insanları ilme, ilmî araştırmaya, düşünce ve düşüncede sisteme, kâinat kitabını okumaya ve varlığın esrarını kavramaya davet edip yol gösteren bir kitap olmuş ve hakikî çıraklarını hep düşünen ve araştıran insanlar arasından seçmiştir.
İşte, o geniş deryâdan kısa meâller halinde sadece bir kaç damla:
1. “Allah’ın rahmetinin eserlerine bakınız ki, arz ölüp gittikten sonra nasıl diriltiyor; O herşeye kâdirdir” (Rum/50).
2. “De ki: Göklerde ve yerlerde neler var, bakıp ibret alınız! Fakat, inanmayan yığınlara, deliller, uyarılar fayda vermeyecek” (Yunus/101).
3. “Şüphesiz semâvat ve arzın yaratılmasında, gece ve gündüzün deverânında, insanlara yararlı şeyleri denizlerde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği yağmur ile ölmüş toprağı diriltmesinde, derken hertarafa canlıları yaymasında, rüzgârları, yerle gök arasında emre musahhar bekleyen bulutları evirip çevirmesinde aklını kullanıp düşünen bir cemaat için pek çok âyet ve işâretler vardır” (Bakara/164).
4. “Onlar, göklerin ve yerin melekûtuna (varlığın perde arkası) ve Allah’ın yarattığı şeylere bakmadılar mı?” (A’raf/185).
5. “Onlar, üstlerindeki semâya bakmıyorlar mı? Hiç bir çatlaklığı olmadığı halde onu nasıl binâ etmiş ve donatmış” (Kâf/6).
6. “Yakîne açık kalbler için yeryüzünde işaretler vardır. Görmüyor musunuz sizin nefislerinizde de..!” (Zariyât/20-21).
7. “De ki, yeryüzünde gezip dolaşınız... Allah ilk başta nasıl yaratmışsa, sonra âhiret hayatını da öyle inşâ eder” (Ankebût/20).
8. “Göklerde ve yerde nice hârikalar vardır ki, onlara uğrar geçerler ama, yüz çevirerek...” (Yusuf/105).
gibi âyetleriyle, insanı kâinattaki hârikaları düşünmeye, varlığın çehresindeki ince manaları tedkîke, çevremizdeki baş-döndürücü güzellikleri temâşaya ve dört bir yanda duyulan sesleri dinlemeye davet edip onun ruhunu tefekkürle şahlandırdığı gibi...
9. “Âfâk ve kendi nefislerinde onlara âyetlerimizi göstereceğiz. Böylece Kur’an’ın hakkâniyeti onlar için iyiden iyiye belli olacak” (Fussilet/53).
fermanıyla da Yüce Yaratıcı’nın, âfâk ve enfüsde gösterdiği başdöndürücü âhenk ve nizâmı, güzellik ve ihtişamı nazara vererek, seyrine doyulmayan en muhteşem tabloları müşâhedeye davet etmektedir.
10. “Gökleri ve yeri ve bunlar içinde yaratıp ürettiği canlıları varetmesi de O’nun hârika icraatındandır” (Şura/29).
11. “Yerin sakinleri, insanlar ve henüz mahiyetini bilemedikleri şeylerden yaratılan her varlığı çift olarak yaratan Allah’ı tesbîh ve takdîs ederiz” (Yunus/36).
12. “Sen dağları görür ve onları yerlerinde duran câmidler sanırsın... Oysa ki onlar, bulutların yürüdüğü gibi yürümektedirler. Bu, herşeyi sağlam yapan Allah‘ın san’atıdır” (Neml/88).
13. “Güneş, kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiridir. Ay için de bir kısım yörüngeler tayin ettik. Nihayet o eğri bir hurma dalı gibi hilâl olur, geri döner” (Yâsîn/38).
14. “Semâyı Biz kendi elimizle kurduk ve onu sürekli genişletmekteyiz” (Zariyat/47).
15. “Görmez misin Allah bulutları sürüyor, sonra onları toplayıp birleştiriyor, daha sonra da üst üste yığıyor ve sen yağmurun bunun arkasından çıktığını görürsün. Ayrıca, gökten içinde dolunun bulunduğu dağlar gibi bulutları indirir de onu dilediğine dokundurur, dilediğinden de çevirip uzaklaştırır” (Nur/12-13). gibi sihirli beyânlarıyla da, bugün hemen herkesin merakla takip ettiği medeniyet hârikalarına esas teşkîl eden, hatta bir kısmını henüz tam anlayamadığımız, pek çok ilmî buluşlara parmak basmakta ve ehl-i insâfı dikkate davet etmektedir.

İLAHİ ADALETİN ÜÇ BUUDU


Ferdin mutluluğundan, toplum ve kâinatın kurtuluşuna varıncaya kadar, her şey ilâhi buudlu adâletin eksiksiz ve çarpıtılmaksızın yerine getirilmesine bağlıdır.
Bu sebeble, varlığımızı içten dışa doğru kuşatmış olan adâletin bozulması her şeyin kaos içine düşmesi demektir. Bir anlamda bu, insanın kendisine, mutluluk içinde yaşayabileceği salih topluma ve nabız atışlarını âdeta ruhunun derinliklerinde sezdiği kâinata, onun itaat ve uysallığına yabancılaşmasıdır.

Kur'an-ı Kerim, kendine has dünya gerçeğini "Adâlet" kavramı üzerine bina etmiştir; bir anlamda, Kur'an'ın her ifadesi ve beyanı, bütün zaman ve mekânları ihtiva eden bu cihanşümûl adâlet binâsının, elimizdeki yazılı tarifleridir.
"Adâlet" kavramının, hassaten kullanılmış olduğu hukukî çerçeveden taşarak, varoluşun her alanına yayıldığını görmekteyiz; yani umumî ve şumüllû bir telakkî.. Meselâ Cenab-ı Hakk'ın zâtında ve sıfatlarında birliğini ifade eden "tevhid", adâletin zirvesine işaret etmektedir. Çünkü, "tevhid" akidesinin zıddı olan "şirk", kendilerine muhayyel varlık elbisesi giydirilmiş olan bazı nesne ve güçleri "ulûhiyyet" makamına yükseltmektir ki, bu ise zulümlerin en büyüğüdür. Nitekim Lokman (a.s.), oğluna vermiş olduğu öğütlerinden birinde şöyle demektedir: "Ey oğulcuğum, Allah'a şirk koşma! Çünkü şirk, muhakkak ki büyük bir zulümdür" (Lokman, 13). Çok geniş bir kavram alanı olan, "zulüm" terimi ise, genel bir ifadeyle "bir şeyi, müstehak olmadığı bir makama yükseltmek.." diye tarif edilir. Bu mânâda zulüm ve onun bir nev'i olan şirk, "adâlet" mefkûresinin yokluğu, kaybolması demektir. "Adâlet'in, yani şaşmaz ve dosdoğru olan kıstasın "de jüri et de facto" "hukûken ve fiilen" yokluğu bir kaos olacağından, akîde ve inançta "adâlet'in eksikliği ya da yokluğu akîde buhranı, sınırsız bir izafiyet ve şaşkınlık olacaktır. Bu noktada Cenab-ı Hakk'ın şu mealdeki ayetlerini hatırlamamamız mümkün değildir: "Şimdi o kimseyi gördün ya: Hevâsını kendisine ilâh edinmiş, Allah da bir ilim üzere onu şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiştir. Artık, onu Allah'tan başka kim yola getirebilir?.." (Casiye, 23) ve "Andolsun ki, eğer sen sana gelen bunca ilimden sonra, (muhalfarz) onların hevâlarına uyarsan, bu taktirde muhakkak zâlimlerden olursun" (Bakara, 145).
"Adâlet", bilhassa Asr-ı Saâdet'ten itibaren, İslâmî yapılanmanın en karakteristik bir göstergesi haline gelmiş olan bir "ruh", bir hayat üsaresi, bir hayat menba'ıdır. Mezkur kelimenin özünde melhuz bir mânâ olan "ince ayar vermek", "eksiksiz müstakim ve pürüzsüz yapmak", "şaşmaz bir hesap üzerine oturtmak", vb. mânâlar, insanın kendi yaratılışından, toplum ahengi, kâinatın makro sistem ve işleyişine kadar uzanan gerçeklikler manzumesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Öyleyse, insanın yaratılışındaki "adâlet" buudu nedir?
Bu soruya cevap verirken şunu belirtelim ki, Cenab-ı Hakk'ın"Esmâ-i Hüsnâ"sından ikisi, el-Barî ve el-Musavvir isimleridir. Bunlar, Hak Teâlâ'nın tarihî ve kozmik zaman içinde, fiilleriyle, tezahür ve tecellîsine işaret etmektedirler. Bir anlamda bu iki isim, bizim insanî tarihimizin en önemli vechesini gösterir: el-Barî ve el-Musavvir olan Allah tarafından yaratılmak, insan olarak bir şekle bürünmek..
Bu kısa açıklamamızdan sonra, ana konuya dönerek diyoruz ki: İnsanın yaratılışındaki adâlet, onun, en güzel bir şekilde; çok ince bir düzen ve nizam üzere; eşsiz incelikleri ve sırları; güzellikleri ve estetikleri ihtiva edecek şekilde yaratılmış olmasıdır. Onun bu emsalsiz güzel yaratılışı, O Yüce ve Muteâl "Müreccih"in, Yaratıcı'nın onun varlık sahnesine çıkmasını tercih edenin mevcudiyetine dikkat çekerken, bizi kendi yapımızda müşahede ettiğimiz "adâlet" mefhumuyla iç içe bir hale getirir. Hz. Peygamberin söylediği rivayet edilen şu hadis ise, adâletin bu nev'ine başka açıdan bir işarettir: "Muhakkak ki Allahu Teâlâ Adem'i, kendine has, sıfatı ve sureti üzere yalatmıştır". Kur'an-ı Kerim'deyse, Allahu Teâlâ adâletin insandaki bu buuduna, onu kendisinin sübût bulmuş bir vasfı olarak takdim etmek suretiyle, dikkatimizi şöylece çekmektedir: "Ey insan! Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan ne? O Rab ki seni yarattı, seni inceden inceye ayarladı, sana uygun bir biçim verdi. Seni, dilediği bir şekilde terkip etti!.." (İnfitar, 6-8)
Öyleyse, Cenâb-ı Hakk'ın emsalsiz bir Adâlet üzere yaratmış olduğu bu "insanî" yapımızı, ve onun maddî ve manevî terkibini bozmamak, İlahî Adâlet'in insandaki bu tecellîsini ayakta tutmak olacaktır.
"Adâlet" kavramı ikinci mertebede, insanın muhitini, sosyal muhtevasını alâkadar etmektedir. Cenâb-ı Hak, sosyal sahada Adâletin tahakkuku için, sırlı ve en üstün bir bilgi edinme yolu olan vahiy ile, "yap-yapma" manzumeleri ihtiva eden emirler göndermiştir. Çünkü, insanın yapısını ilgilendiren "adâlet'in eksiksiz sürdürülmesi, müsait ve gerekli şartları hazırlayacak olan âdil bir muhît ile mümkün olabilecektir. Aksi halde, niteliği âdil olmayan bir ortamda, insanın ferdî yapısını alâkadar eden adâlet de yok olur; zulüm ve taşkınlık hakim olur. Aralarındaki bu sıkı münasebetten dolayı Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de bilhassa "adâlet"in bu nev'ine dikkatlerimizi çekmiştir. Her şeyden önce, Hz. Peygamber (s.a.s.) dahi, "adâlet'i uygulamakla emrolunmuştur: "Aranızda Adâleti yerine getirmekle emrolundum" (Şûra, 15). Bu mefhumun mevcudiyyeti ve tahakkuku; mutlak güzelliğe ve ahenge yaklaşmış, ona ma'kes olabilmiş bir cemiyetin teşekkülü için, "olmazsa olmaz" kabilinden gerekli olduğundan, Hak Teâlâ bunu doğrudan "Adâlet" kelimesi ve aynı kökten gelen diğer kelimeleri kullanmak suretiyle beyân buyurmuştur:
"Adil olunuz, âdil olmanız, Allah'tan ittikaya en yakın olanıdır. Ve, Allah'tan ittika edin!" (Maide,8).
"Konuştuğunuz zaman, âdil olunuz. Velev ki, akrabanız dahi olsa" (En'âm, 152).
Toplumu ilgilendirdiğinde "adâlet", benlik duygusundan, ana-baba yakınlığından, bizi teyit ve takviye eden akrabalık realitesinden dahi üstün, her zaman gözetilmesi zorunlu ve tartışılması kabil olmayan bir hakikattir:
"Ey iman edenler, adâleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahidlik edenler olunuz. Kendinizin veya ana-babalarınızın en yakın akrabalarınızın aleyhine dahi olsa.. Eğer onlar zengin veya fakir iseler, bil ki Allah onlara daha yakındır. Sakın, adâletten saparak hevânıza uymayın..." (Nisa, 135).
Çünkü, "insanlar arasında hükmettiğinizde, (Hak Teâlâ) adâletle hükmetmenizi emreder" (Nisa, 58). Öte yandan O'nun mutlak vasfıdır “adâlet”i emretmek: "Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsanı, ... emreder" (Nahl, 90).
Emretmiş olduğu bu ve benzeri pozitif emirler ve buyruklar ile, Yüce Yaratanımız, insanın, nisbî ölçüler içinde kendi mutlak sıfatlarının bir mazharı, bir tecelligâhı olmasını dilemiş, böylece mutlak kemâl vasıflarının mükemmelliği ile tenzihîliği konusunda bazı sırlara muttali olmasını istemiştir. Hak Teâlâ'nın adâleti bu dünyada, kafire dahi bol rızık ve güzellikler vermesini nasıl engellemiyor, O'nun Rabbulâlemîn olmasına mani olamıyorsa, bunun gibi adâlet nokta-i nazarından başkalarına duyduğumuz kin ve husûmet ya da muhabbet ve yakınlık, “adâlet”i ifa etmeye mani olmamalıdır: "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adâletsizliğe götürmesin" (Maide, 8). Bu yasaklama, bir yandan Mutlak Adil'in ihtişamını, diğer yandan da, O'nun nizam ve yapısının üstünlüğünü ilândır. Kendi gazabına mağlup olmayarak adil olabilen kimse, Sırat-ı Müstakim üzeredir. Ayet Meâli: "...Şimdi bu (adam), doğru yolda giderek adâleti emreden kimse gibi olur mu?" (Nahl, 76)
Kısaca, içtimai planda adâlet, her hak sahibine hakkını eksiksiz vermek; hak etmeyenin ise, başkasına ait bir hakkı gayr-ı âdil bir biçimde ele geçirmesini önlemek, şeklinde kesin ve tartışılmaz bir kanundur.
Kâinat planındaysa bu "İlahî adâlet''in tecellîsi, her şeyden önce Yüce Yaratan'ın ince nizamını; tabiatın her bir zerresine ve her bir tecellîsine ikame etmiş olduğu şaşmaz kanunlarını, "cihanşümul ezelî-ebedî teshîr"ini ilgilendirmektedir. Böylesi bir objektifle her nereye baksak, “ilâhî adâlet”in ihtişamı gözlerimizi kamaştırır: Bir tavan gibi üzerimize çatılan "semâ"; bir beşik gibi altımıza serilen "yeryüzü".. Berekete müjdeler yüklü olarak üzerimize inen yağmur; dünyamızı aydınlatan güneş. Bir kutlu hayatın kurulması için, içinde fırınlandığımız gündüz, sonsuzluk meyvelerinden, öte dünya muştularından demetler devşirebilmemiz için, içine serildiğimiz gece.. Ve bizi, hayallerimizi, adımlarımızı kendilerine doğru çeken âlemler dolu; yıldızlar ve gezegenler yüklü; bir tutam pamuk gibicesine ortasında kalakaldığımız meçhul kâinat gemisi: uzay...
"Adâlet" mefhumunu bu alana taşıdığımızda, hayranlık duygularıyla dolup taşıyor; Yüce Rabbimizden, hayranlıklarımızı "ilm-i yakîn"e dönüştürmesini istiyoruz. Çünkü "Rabbim, hayretimi arttır!" buyurulmamış mıdır? Bizi, kendisinin hayranlık burçlarına doğru yükselten bu tarifi imkânsız mükemmellik ve şaşmazlık ölçüsü, adâlet esintisi değil midir mütefekkir her insanı dize getiren, o Yüce Adil'i ikrara sevkeden!.. Yine bu adâletin hayranlık iklimleri değil midir ki, bize meçhul, "Mutlak Bilgi"ye açık sessiz, isimsiz ve gölgeler gibi gezinen müminlerin de bulunacağı; işte bundan dolayı da, O'na iman eden kulların adedinin sandığımızdan daha çok olacağı sevincimize kaynaklık eder...
Bakışlarımız, hislerimiz kendi ruh alemimizden, buutları daima genişlemekte olan âlemlere kadar uzanmakta... Rahmeti Rahman'ın, şimdilik bu varlık tabakalarında zuhûr eden "Adâlet" burçlarına; sistemine bakışlarımız yönelmekte.. Bu Adâletin tezahürü olarak, gece ile gündüz daima birbirini izlemekte (Zümer, 5; Furkan; 62); kendilerine hakim olan "teshir" (buyruk altına alma) sebebiyle (İbrahim, 33;Nahl,12) gece; ne ebedî bir gece olmakta, ne de gündüz, ebedî bir gündüz olmaktadır (Kasas, 71-72). Çizilen rotadan çıkmama, şaşmama demek olan “adâlet”in bir yansıması olarak "Ay ve Güneş" kendi kaderlerini izlemekte, ve çok derinlerden nefes alan bu kevnî düzene bir el dokununcaya, lâmbaların fitili söndürülünceye kadar yollarını izlemektedirler (Lokman, 29; Fatır, 13; Zümer, 5). Çünkü şimdi, henüz kıyametten önce Allah'ın kevnî adâleti yürürlüktedir; ta ki, cemâl ve celâl sıfatlarının başka bir tecelligâhı olan "Gaybler Ülkesi"nin gongu çalınıncaya kadar..
"Güneş durulduğu zaman; yıldızlar (etrafa) saçıldığı zaman; dağlar yürütüldüğü zaman; kıyılmaz mallar terkedildiği zaman; bütün hayvanlar toplandığı zaman; bütün denizler kaynayıp birbirine karıştığı zaman; ruhlar çiftleştirildiği zaman; diri olarak gömülen kıza; hangi günahtan ötürü öldürüldü" diye sorulduğu zaman; defterler açıldığı zaman; gök yerinden söküldüğü zaman; cehennem kızıştırıldığı zaman; cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes ne hazırlamışsa bilecektir..." (Tekvir, 1-14) Bu “adâlet”in nüfuzu iledir ki, göklerde ve yerde bulunan her şey (Lokman 20), denizler (Casiye, 12), dağlar, kuşlar (Enbiya, 79), rüzgarlar (Sad, 36) şaşmaz, ince yollarını takip etmekte, varoluş şemasında kendilerine ayrılmış olan fonksiyonu yerine getirmek suretiyle, "kevnî adâlet" kendi kanununu icra etmektedir.
Sözümüzü bağlarken diyebiliriz ki: "Adâlet", insanın kendi varlık atmosferinden, kademeli bütün varoluşları kat ederek, bizi kuşatan ufku meçhûl âlemlere kadar her şeyin ayakta durmasına imkân veren ve ahengi, düzeni temin eden yüce bir kavramdır. Ferdin mutluluğundan, toplum ve kâinatın kurtuluşuna varıncaya kadar, her şey bu ilâhî buudlu adâletin eksiksiz ve çarpıtılmaksızın yerine getirilmesine bağlıdır. Bu sebeple, varlığımızı içten dışa doğru kuşatmış olan adâletin bozulması her şeyin kaos içine düşmesi demektir. Bir anlamda bu, insanın kendisine, mutluluk içinde yaşayabileceği sâlih topluma ve nabız atışlarını adeta ruhunun derinliklerinde sezdiği kâinata, onun itâat ve uysallığına yabancılaşmasıdır. Bütün bunlar ise, şu ilâhî sözün bir teşhis ve isbatı olacaktır: "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu" (Haşr,19).

*******Doç.Dr. Sadık Kılıç **********

Bilim adamları İslam ve Kur'an ve Hz.Muhammed Mustafa


Mademki Kur’ân'ın, birbirine düşman kabileleri, birbirleriyle mücadele eden unsurları, derli toplu bir millet haline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz; o halde, Kur’ân'ın belagatının mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü Kur’ân'ın bu belagatı, vahşi kabileleri medeni bir millet haline getirmiş. Dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilave etmiştir. Zaman ve mekân itibariyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikri inkişafı itibariyle de birbirinden çok farklı insanlara harikulade bir hassasiyet ilham eden; karşı çıkanların muhalefetini hayrete ve beğenmeye çeviren Kur’ân, en şayan-ı hayret kitap olarak tanınmaya layıktır. Kur’ân, beşerin geleceği ve mukadderatı ile meşgul âlimler için tedkik ve araştırmaya şayan en faydalı mevzu sayılır!
Dr. City Youngest

Hz. Muhammed (s. a)'in insan olması itibariyle, bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü: O zat, ümmi olmasıyla beraber, on üç asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatına yetişsek en mesut, en saadetli nesiller oluruz.
Shebol

"İslamiyet, saf ve halis vahdaniyeti dünyaya tebliğ etmiş ilk din olmak şerefini iddia etmekte haklıdır. İslâm'ın o muazzam sadeliği iste bu saf ve halis vahdaniyetten doğmuştur ve onun kuvvet ve kudreti de iste bu sadelikte aranmalıdır."
"İslamiyetten daha eski dinler, insanların ruhları üzerindeki hakimiyetlerini günden güne kaybetmekte oldukları halde, Hz. Muhammed'in dini bütün kudret ve hakimiyetini muhafaza etmektedir."
Dr. Gustave le Bon

İlâhi hakikatler zekâdan kalbe değil, kalbden zekâya doğru giderler. Allah'ı hisseden kalbdir.
Pascal


Bilim sonsuzlukla olan ilgisini sürdürebilmek için her zaman metafiziğe ihtiyaç duymuştur. Zira, sonsuzluk olmaksızın bir bilim odamı, ne kadar usta bir teknikçi olursa olsun gerçek bir araştırıcı olamaz. Dünyanın her yerinde, sonsuzluk kavramının kaçınılmaz ifadelerini görüyorum. Louis Pasteur
İslâmiyet kitaplarda okunan değil, yaşanan bir hakikat olduğu ölçüde kıymet kazanacaktır.
Prof. Dr. Erol Güngör

Tabiat ne bir zihne ve ne de bir vücuda mâlik değildir. Şu halde, tabiat ilah değildir. Belki Allah'ın her şeye kadir olan iradesinin bir mahsulüdür. Tabiatın ilâh olduğunu düşünmek saat ile saatçiyi birbirine karıştırmak demektir.
Lamarkx

İslâmiyet'i öyle diri yaşa ki, seni Öldürmeye gelen, sende dirilsin.
Sezai Karakoç sen ki, Allah'ın "bak" diye hitab ettiği varlıksın. Niçin bu yoldan körler gibi yürüyor geçiyorsun? Bahar rüzgârı gibi güllerin üzerinden geçip gitme, gülistanın mânâsına dal.
Dr. Muhammed İkbal bu aklılığının menbaı ve düsturu olan Kur’ân, cihan medeniyetinin dayandığı temelleri, içine almıştır. O kadar ki, bu medeniyetin İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten bu âit din; Avrupa'ya Dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir. İslâmiyetin bu üstünlüğünü itirafa hacet yok. O'na borçlu olduğumuz şükranı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şüphe yok.
Gaston Çare

YARATILIŞ HAKİKATİ KARŞISINDA EVRİM TEORİSİ


İnsanoğlu Dünya'ya gönderildiği günden beri nesiller boyunca, çoğalarak beş milyara erişmesine rağmen, geçen zaman içinde daima akılları meşgul eden, küçük büyük herkesin sorduğu bir soru ile karşı karşıya kalmıştır.
"Nasıl Dünya'ya geldik? İnananların tabiriyle nasıl Yaratıldık? Veya inanmayanların deyimiyle nasıl oluşup evrimleştik?"
Bugüne kadar herkesin tefekkür seviyesine ve merak derecesine bağlı olarak değişik derecelerde alâkasını celbeden bu soruya cevap olarak zikredilen bütün görüş ve teoriler "Yaratılış Mucizesi"nin karşısında iflas etmiş ve iflas etmeye mahkûmdurlar.
Yaratılış hakikaten bir mucizedir; yani bizim normal olarak bilebildiğimiz ve "tabiat kanunları" olarak isimlendirdiğimiz; Allah'ın (c.c) ayrı birer sanatı olan fizik dünyasının esasları ile, canlılık ve hayat dediğimiz mucizevî hadisenin nasıl başladığını izah etmemiz mümkün değildir. Zaten bütün arıza da buradan doğmaktadır. Elindeki küçük bir kova ile okyanusun suyunu, doldurup boşaltarak ölçmeye çalışan kısır akıllı adam gibi; vahyin bildirdiği mucizeyi reddederek herşeyi elindeki çok kısa fizik ve kimya cetveliyle ölçmeye kalkan, sözde ilim adamları da bu husustaki bütün gayretlerinde yaya kalmaya mahkûmdurlar. Yaratılışa iman edenlerin böyle bir sıkıntısı yoktur; zira bu yol gayet geniş, rahat ve selametlidir. Bu husustaki bütün düsturlar, içine tek bir yabancı parmağın karışamadığı ilâhi Kelâm'da safha safha izah edilmiş, birer işaret taşı hükmündeki yaratılışa ait ayetleriyle akla kapı açılmış ve perdeler arkasından bazı izler gösterilmiş, fakat bütün ayrıntılarıyla da tasvir edilmemiş ve edilmesine de gerek yoktur.
Çünkü Kur'an-ı Kerim bir biyoloji, fizik, kimya veya astronomi kitabı olmadığı gibi, bir ekonomi, sosyoloji veya tarih kitabı da değildir; fakat hepsine ait ilâhi hakikatler insanlığa lüzumu kadar meyve verecek çekirdekler şeklinde insanoğlunun incelemesine sunulmuştur. Bugün doruk seviyedeki ilim dalları içinde Kur'an'ın hakikatlerine zıt bir gerçeğe rastlayamayız. Aynı şekilde Yaratılış mevzu'unda da Kur'an'da bahsedilen hakikatler dışında birşey bilmiyoruz ve bilmemiz de mümkün değil; zira burası artık fizik ilimlerinin ötesine geçen mucize denilen harikuladelikler sahasıdır. Allah (c.c) buraya sınır çekmiş ve ne yaparsak yapalım, öteye geçemeyeceğimizi ve bu hususta ileri sürülen sözde teorilerin de birer safsatadan öte gidemeyeceğini şu tehditkâr âyetle ifade ederek, bu hususta ileri geri konuşan imanlıları da ikaz etmiştir:
"Ben onları ne göklerin, yerin, yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurmadım; yoldan saptırıcıları (kendime) yardımcı tutmuş da değilim" (Kehf, 51)
İnkârcılar Yaratıcıyı kabul etmemek için kırk dereden su getirerek, binbir teori uydurarak, tesadüfen ve tabiat kanunlarıyla ilk canlının ortaya çıktığını; diğerlerinin de bu ilk basit canlıdan mutasyon, adaptasyon ve seleksiyon gibi mekanizmalarla türediğini iddia ederler. Bunun için ilim kılıfı giydirilmiş cüzî haki katları kendi inkarcılıkları hesabına çarpıtarak, ilim adına piyasaya sürmüşlerdir.
İlk atmosferdeki metan, hidrojen, su buharı, karbondioksit, sıcaklık ve ultraviyole ışınları gibi sebeplerle, basit elementlerden kompleks organik bileşiklerin tesadüfen meydana geldiğini; bu bileşiklerin de tesadüfen proteinler, hücre organelleri ve hücre şeklinde organize olup kendi kendine DNA programını kurup üremeye başladığını, bir hücreden insana kadar bütün hayvan ve bitki nevilerini netice veren şaşmaz ve mükemmel bir programın işlemesini, şuursuz, akılsız, ilim ve kudretten yoksun evrim denilen teoriye bağlayanlar; maalesef çok büyük bir sıkıntı ve zorluk içinde beyhude uğraşmaktadırlar. Böylece bir tek Yaratıcıyı kabul etmemek için, atomlara, fiziki ve kimyevi sebeblerin meydana getirdiği reaksiyonlara, yaratıcılık, ilim ve kudret sıfatları vermek gibi bir akılsızlığa düşmektedirler.
Yaratılış hakikatindeki kolaylık ve rahatlığı göremiyen, evrim safsatasını da mutlak ve doğru bir kanunmuş gibi ilim adına yutturmaya kalkanlar, buyursunlar 20. yüzyılın bütün fen ve teknolojik imkânlarını kullanarak reaksiyonları hızlandırsınlar, maddelerin tesadüfen karışması yerine kendileri en hassas ölçülerle bileşikleri toplasınlar, en modern laboratuvarlarda, elektron mikroskoblarıyla yıllarca uğraşsınlar; bir tek bölünerek üreyebilen "canlı" dediğimiz hücreyi yapamayacaklardır. Bugünkü imkânlarla bir tek hücre inşa edemeyenler nasıl olup da, dünyanın ilk yaratıldığındaki şuursuz sebebler ve atomların ilk canlıyı tesadüfen meydana getirebileceğine inanırlar..!
Bugün ilim adamları bir tek protein molekülünün bile tesadüfen meydana gelemeyeceği hususunda hemfikirdirler. Çeşitli kitaplardaki ihtimal hesapları incelendiğinde, görülen korkunç rakamlar her nasılsa evrimcilere hiç tesir etmemiş gibidir. Birçok tavizler ve kolaylıklara rağmen bir tek proteinin 10 üzeri altmış dörtte bir meydana gelme ihtimali; en basit bir canlıda bile 300-400 farklı protein zinciri bulunması gerektiği ve bu kadar proteinin de ittifak ederek bir hücreli canlıda buluşma ihtimalinin ise yaklaşık 10130000 (on'un sağına 130.000 tane sıfır konulacak) olduğu bilgisayarları çatlatırcasına hesaplanırken; çok daha mükemmel organizasyonlu canlıların plan ve programlarının DNA zinciri halinde kendi kendine şifreleneceğine inanmak herhalde ilim adamlığı değildir.
Hele yaratılışa inananları çağdışılık ve gayri ilmilikle suçlamak daha da abes bir davranıştır. Bütün ilimlerin Kudreti Sonsuz'u haykırdığı, neredeyse perdelerin aralanıp apaçık görülecek kadar bizlere yaklaştırıldığı zamanımızda, müsbet ilimleri kendi bozuk anlayışlarına göre tefsire tabi tutmak ilim adamlığı değildir.
Evet, mutasyon da, adaptasyon da, seleksiyon da içinde bazı hakikatların bulunduğu birer biyolojik vaka olarak bizim sadece ismini koyduğumuz, Allah'ın (c.c) birer kanunudur. Fakat bu prensibler hiçbir zaman Evolusyoncuların yorumladığı gibi "bir türden diğerini çıkaran" mekanizmalar değil; bilakis canlının en mükemmel şekilde yaşayarak neslini muhafaza edebilmesi ve ekolojik dengenin korunması için kendilerine verilmiş birer ihsandır.

Mutasyon denilen biyolojik hadiseler sadece hücre seviyesinde ve onların nukleus'(çekirdek)larındaki harika DNA programı üzerindeki değişikliklerdir ve katiyyen tesadüf kabul etmeyen reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkar. Evrimciler büyük bir hırsla sarıldıkları "mutasyon"u çok ustaca bir göz boyamasıyla evrimin en birinci faktörü olarak gösterirler.
Halbuki vücuda ait hiç bir sistem, organ veya doku, bütünüyle tesadüfi bir program değişiklikliğine maruz kalmaz. Evrimcilerin mutasyon ismini verdiği DNA programındaki değişiklikler ancak milyonda bir hücrede meydana gelir ve bunların da %99.9'u zararlıdır.
Gerek dış çevrenin, gerekse vücudun kendi iç vasatının herhangi zararlı bir tesirle (kimyevi maddeler, zehirler, radyasyon v.s...) bozulması neticesinde bazı hücrelerin DNA programlarının zarar görmesiyle mutasyon denilen hadise olur. Hücrenin programı bozulunca ekseriyetle o hücre ölür, veya vücut için zararlı bir hale dönüşebilir. Fakat vücudun müdafa ve muafiyet sistemi bu zararlı hücreyi derhal yiyerek yok ederler, böylece vücudun dıştan gelen zararlı enfeksiyonlara karşı uyanık kalması temin edilir. Vücudumuzda hergün yüzlerce arızalı hücre meydana gelmektedir, fakat bunlar çok hassas bir şekilde kontrol altında tutulmakta ve vücudun ahenkli çalışması sürmektedir. Bazen muafiyet sistemindeki zayıflama neticesinde ise kanser dediğimiz hastalık ve tümörler meydana gelir, fakat hiçbir zaman faydalı bir organ veya doku meydana geldiği görülmemiştir. Hele bu program değişikliği üreme hücrelerinde meydana gelirse telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar ki, henüz daha yumurta, embriyo veya yavru halindeyken böyle hilkat garibelerinin gelişmesi Allah (c.c) tarafından durdurularak türün sınırlarının muhafazası sağlanmıştır. Böylece canlılara verilen organların onlar için ne kadar büyük nimetler olduğu, nasıl bir programla korunduğu ve istediği takdirde küçük bir genin yerini değiştirerek ne gibi hilkat garibelerini halk edebileceğini bizlere ibret olarak göstermiştir.
Adaptasyon da Yüce Rabbi'miz tarafından her canlının DNA programı içine, türünün karakterlerini taşıyan genlerle yazılmış, neslin muhafazasını temin eden bir mekanizmadır. Böylece canlı değişen çevre şartlarına göre hemen ölerek neslini kaybetme durumuna girmez. Genetik programıyla kendisine verilmiş olan gücün sınırları içinde kalmak şartıyla o değişik çevreye dayanıklı hale gelir. Mesela bakterilere karşı kullanılan antibiotikler ve hamam böceklerine karşı kullanılan DDT gibi ilaçlar, ilk bulunduklarında bu canlılara karşı çok tesirli olmakla birlikte nesillerini tüketememiştir. Bu maddeler ilk kullanıldıklarında, zararlıları büyük miktarda öldürdüyse de genetik programının sınırları daha geniş olanlar, yani daha dayanıklı olanlar yaşamış ve bunlardan üreyen yeni nesillere ise aynı dozdaki maddeler tesir etmemiştir. Maddenin dozu artırılınca bu nesillerden de bir kısmı ölmüş, fakat yine dayanıklı olan bazıları yaşamış ve bunlar da nesillerine DNA programlarıyla bu dayanıklılık hususiyetini geçirmişlerdir. Bu şekilde devam ede ede bugün artık antibiyotikler ve böcek ilaçları bakterilere ve böceklere tesir etmez hale gelmiştir ve yenilerini bulmak için ilaç firmaları harıl harıl çalışmak zorundadırlar. Neticede ise bakteri yine bakteri, hamam böceği de yine hamam böceği olarak kalmış, sadece mukavemetleri artmıştır. Bu da bize adaptasyonun aslında neslin muhafazası için genetik programa konulan bir güç olduğunu gösterir. Eski devirlerde nesilleri tükenen Dinazor ve Mamut gibi hayvanların bulunduğu çevre ise o kadar süratli ve telafisi mümkün olmayacak şekilde değiştirilmiş olabilir ki, tür sınırları içinde kalarak o şartlara uyum gösterme kâbil olmadığından ve kısa sürede hepsi birden olduğundan yeni nesillere DNA programı aktaracak kadar yaşayamamışlardır. Evrimciler, adaptasyonu kendi inançsızlıkları istikametinde tefsir ettikten sonra tabiatta sadece güçlülerin yaşayacağını, zayıfların ise ölüp yok olacağını ve dolayısıyla da hayat sahnesinden çekilerek yerlerini, çevreye uyabilen yeni türlere bırakacağını iddia ederek "Tabii Seleksiyon" (tabiatın seçerek ayıklaması)(!) gibi bir mefhum uydurmuşlardır. Buna göre çevre şartları değiştikçe canlılar da değişmek mecburiyetindedirler, değişmezlerse elenip giderler. Şayet böyle olsaydı bir canlıda onun hayatını idame ettirecek kadar bazı basit organların bulunması kâfi gelmeliydi, halbuki her canlıda en mükemmel organların, o hayvan için gerekli en ideal tarzda bulunduğunu görüyoruz. Ayrıca birçok evrimci bile göz ve beyin gibi mükemmel organların tabii seleksiyon denilen şuursuz ve ilimsiz bir mekanizma ile ortaya çıkamayacağını itiraf etmektedirler. Şayet zürafalar üç metrelik boylarıyla tabiata intibak ettikleri için yaşıyorsa, boyları ancak 50-60 cm olan koyunları nasıl izah etmeli? Acaba canlılar gözleri olduğu için mi görürler, yoksa görmek için mi gözleri vardır? Yürümek için mi ayakları vardır yoksa ayakları olduğu için mi hareket ederler. Bu sorular açıkça gösteriyor ki, hayvanlardaki çeşitli organlar, canlının belirli fonksiyonları yapabilmeleri için tesadüf veya deneme-yanılma yoluyla meydana gelmiş değil; aksine hem çevre şartlarını hem de hayvanların ihtiyaçlarını bilen ilmi ve Kudreti Sonsuz Allah (c.c) tarafından bu organlar en mükemmel surette yaratılmışlardır.
Gerek türler arasındaki geçiş fosillerinin bulunmayışı, gerek DNA programının akılları durduracak mükemmelliği ve gerekse "hızlı evrimcilerin" yaptıkları fosil sahtekârlıklarının ortaya çıkışı; bugün artık "evrim teorisini" bitirmiş ve tarihin karanlıklarına "fosil bir teori" olarak gömmüştür. Zaten bizim de esas maksadımız artık tutar yani kalmamış zavallı bir teoriye yeni darbeler vurarak gündeme getirmek değildi. Fakat bazı inançlı arkadaşlarımızın da -belki insaflı düşünmelerinden olsa gerek- evrimin bazı iddialarına hayat hakkı tanıdıkları veya onlarla uzlaşma zemini oluşturma gayreti içinde oldukları müşahede edilmektedir.
Bazıları hem Yaratıcı'yı hem de evrimi kabul etme gibi garip bir tenakuz içine girerken, bazılarının da evrimin bazı yönlerinin doğru olabileceği gibi fikirlere sahip olduklarını görmekteyiz. Halbuki temeli maddeciliğe ve tesadüflere dayanan evrim fikri ile ilmi ve kudreti sonsuz olan Allah (c.c) hakikati hiçbir zaman bağdaşamaz.
Bununla beraber şayet evrim teorisindeki bazı hususlar yaratılış mucizesine benziyorsa (sudan yaratılma, çamurdan şekil verme, altı günde yaratılma, önce bitkilerin sonra hayvanların ve en son insanın yaratılması vs. gibi) bunlar evrim teorisinin kerametini değil, Kur'an'ın mucizeliğini gösterir.
İnanan araştırmacıların vazifesi ise evrim teorisine bir değer verip Kur'an'ın buna nasıl uydurulacağı anlayışı değil, Kur'an'daki Yüce hakikatların bugünkü müsbet ilim ışığında nasıl anlaşılabileceği olmalıdır.
****Doç.Dr.Arif Sarsılmaz***********

Onbirinci Lem'a'dan




لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ
Şu âyetin birinci makamı Sünnet-i Seniyyenin geniş caddesi, ikinci makamı Sünnet'in dereceleridir.
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Bu iki ayet-i kerimenin yüzer nüktesinden onbir nüktesi kısaca beyan edilecek.

BİRİNCİ NÜKTE
Rasül-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ferman etmiş:
"Ümmetimin fesadı zamanında kim benim sünnetime yapışırsa ona yüz şehidin ecir ve sevabı vardır."
Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etme, mutlaka çok kıymettardır. Özellikle bid'aların istilası zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Özellikle ümmetin bozulma zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına uymak, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı hissettirip duyuruyor. Doğrudan doğruya, Sünnete ittiba etmek, Rasul-ü Ekrem (a.s.)i hatıra getiriyor. O hatırlatma sebebiyle, o hâtıra, bir huzur-u ilâhî hâtırasına inkılâb edip, dönüşür. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeye uygun hareket ettiği dakikada, o yapılan normal iş ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünkü o normalde yapıla gelen hareketle Rasulü Ekrem (a.s.)e uymayı düşünüyor ve şeriatın bir âdâbı olduğunu tasavvur ediyor. Ve şeriat sahibi O olduğu hatırına gelir. Ve ondan şeriatın hakiki sahibi olan Cenab-ı Hakk'a kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır.
İşte bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye uymayı kendine âdet eden, âdetlerini ibâdete çevirir, bütün ömrünü semereli ve sevaplı yapabilir.

İKİNCİ NÜKTE
İmam-ı Rabbani Ahmed-i Fârukî demiş ki: "Ben rûhânî seyr-i sülûkda mertebeler katederken, evliya tabakaları içinde en parlak, en haşmetli, en sevimli, en emniyetli Sünnet-i Seniyyeye uymayı, tarikatlarının esası kabul edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmi velileri diğer tabakaların has velilerinden daha muhteşem görünüyordu."
Evet, Müceddidi Elfi Sâni (İkinci Bin Senenin Mücedidi) İmam Rabbani hak söylüyor. Sünnet-i seniyyeyi esas tutan, Habibullah'ın zilli altında mahbûbiyet makamına mazhardır.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bu fakir Said, Eski Said'den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve mânevi bir fırtınada akıl ve kalbim hakikatlar arasında yuvarlandılar. Kâh Süreyya'dan serâya kâh serâdan Süreyya'ya kadar inip çıkma içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşahade ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hatta küçük adâbı, gemilerde hareket yönünü gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, karanlıklı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o rûhî seyahatta, çok tazyikler altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine uydukça, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hafiflik hissediyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, "Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?" diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum tazyikler çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım kısa, yol da karanlık. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlanıyor, selametli yol görünüyor. Yük hafifleşiyor, tazyikler kalkıyor gibi bir hal ve durum hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam Rabbanî'nin hükmünü bizzat görerek tasdik edip doğruladım.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Bir zaman ölümü tefekkür edip düşünmekten ve (Ölüm haktır) hükmündeki tasdikten ve âlemin gidiş ve yokoluşundan gelen bir ruh halinden kendimi acip bir âlemde gördüm. Baktım ki ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
Birisi: Benim hayatımla ilgili ve mâzi kabrine giren canlı varlıkların hemen hepsinin mânevi cenazesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Yeryüzü kabristanında, beşer nev'inin hayatıyla alâkadar bütün canlıların yine hepsinin mâzi mezarına defnedilen büyük cenazenin başında bulunan bir mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi vukuu muhakkak olduğundan nazarımda vâki hükmüne geçti. O azim cenazenin sekerâtından dehşet ve vefâtından şaşkınlık ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de vaki olacağı muhakkak olan vefatım o zaman vuku buluyor gibi göründü ve "fein tevellev" sırrıyla, bütün mevcudat, bütün sevgililer benim ölümümle bana arkalarını çevirip beni terkettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbâle ruhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lazım geliyordu.
İşte o pek acip ve çok hazin durumda iken, iman ve Kur'ân'dan gelen bir medetle
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
ayeti imdâdıma yetişti ve gayet emniyetli ve selametli bir gemi hükmüne geçti. Ruh gayet emniyet ve sürurla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki, âyetin sarih mânâsından başka bir işârî mânâsı beni teselli' etti ki sekîne verdi ve sükûnet buldum.
Evet, nasıl ki, sarih mânâsı Rasul-ü Ekrem(a.s.)e der: Eğer dalalet ve sapıklık ehli sırt çevirip senin şeriat ve sünnetinden yüzlerini dönüp Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. Ve deki "Cenab-ı Hak bana kafidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittiba edip uyacakları yetiştirir. O'nun saltanatı herşeyi kuşatmıştır; ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de yardım isteyenler yardımsız kalırlar." Öyle de işârî mânâsıyla der ki:
"Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcûdât seni bırakıp fena yolunda yokluğa giderse, eğer canlılar senden ayrılıp ölüm yolunda koşarsa, eğer İnsanlar seni terk edip kabristana girerse, eğer gaflet ehli ve sapıklar seni dinlemeyip karanlıklara düşerse, merak etme. De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde o gidenler yokluğa gitmediler; O'nun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline O büyük arşın sahibi, sayısız nefer ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel hak yolu takip edecek itaatkâr kullarını gönderebilir. Madem öyledir, O herşeye bedeldir. Bütün eşya birtek teveccühüne bedel olamaz." der.
İşte şu işârî mânâ vasıtasıyla, bana dehşet veren üç müthiş cenaze başka şekil aldılar. Yani, hem Hakîm, hem Rahîm, hem Adil, hem Kadîr bir Celâl sahibi Zât'ın tedbir ve rubûbiyeti altında ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet ve ibret veren bir gezinti, belli bir vazife için yapılan bir seyahat ve yolculuktur ve bir vazifelendirme ve terhistir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.

BEŞİNCİ NÜKTE
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
âyeti, Sünnet-i Seniyyeye uymanın ne kadar mühim ve lüzumlu olduğunu pek kat'i bir surette ilan ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, mantık kıyasları içinde istisna kıyası kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyasıdır.
Nasıl mantıkça istisna kıyasına misal olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa gündüz olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki şimdi gündüzdür." Menfi netice için deniliyor: "Gündüz yok. Öyle ise netice veriyor ki güneş çıkmamış". Mantıkça bu müsbet ve menfi iki netice kafidirler.
Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur. Allah'a olan muhabbet ve sevgi, Habibullah'a ittibâ ve onun sünnetine uyma neticesini verir. Evet, Cenab-ı Hakka iman eden elbette O'na itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası hiç şüphesiz Habibullah'ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur."
Evet, kâinatı bu derece nimetlerle dolduran Kerîm ve Cemâl sahibi Zât, şuur sahiplerinden o nimetlere karşı şükür istemesi, zaruri ve bedîhîdir. Hem bu kâinatı bu kadar sanat mucizeleriyle süsleyip tezyin eden O Celâl sahibi Hakîm Zât, elbette ve açıkça, şuurlular içinde en seçkin birisini kendine muhatap ve tercüman ve kullarına bir tebliğ edici ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez Cemâl ve Kemâl tecellilerine mazhar eden o Kemâl sahibi Cemîl Zât, elbette ve bilbedahe sevdiği ve açıklanmasını istediği Cemâl ve Kemâl ve isimlerinin ve san'atının en câmi ve en mükemmel bir ölçü ve odak noktası olan bir Zât'a herhalde en mükemmel bir kulluk vaziyeti verecek ve onun durumunu diğerlerine uyulması gereken bir örnek kılıp herkesi ona uymaya sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Özetle: Muhabbetullah, Sünneti Seniyyeye uymayı gerektirip netice veriyor. Ne mutlu o kimseye ki Sünnet-i Seniyyeye uymaktan hissesi ziyade ola. Yazık o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyenin kıymetini bilemeyip bid'alara giriyor.

ALTINCI NÜKTE
Resul-ü Ekrem (a.s.) ferman etmiş: "küllü bid’atin dalaletün" Yani “elyevme ekmeltü…” sırrı ile, parlak ve yüce şeriatın kaideleri ve Sünnet-i Seniyenin düsturları tamam olup kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyaut -hâşâ ve kellâ- noksan görmek hissini veren bid'alan icad etmek dalalettir, ateştir.
Sünnet-i Seniyyenin dereceleri var:
Bir kısmı vaciptir terk edilmez. O kısım Şeriat-ı Garra'da tafsilatıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemâttır; hiçbir cihetle değiştirilemez. Bir kısmı da nafileler kısmındandır. O da ayrıca iki kısımdır.:
Bir kısmı, ibadete tabi Sünnet-i Seniyye kısmıdır. Onlar dahi Şeriat kitaplarında açıklanıp beyan edilmiş; onlann değiştirilmesi bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tâbir ediliyor ki Siyeri Seniyye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete Bid'a denilmez; fakat Nebi'nin âdâbına bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdetlerin fıtrî muamelelerde Resul-ü Ekrem (a.s.)ın tevâtürle bilinen hareketlerine tabi olup uymasıdır. Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek, içmek ve yatmak gibi hallerin adabını açıklayıp beyan eden ve toplu halde yaşamayla ilgili çok Sünnet-i Seniyye var. Bu çeşit sünnetlere "âdâb" ismi verilir. Fakat o âdâba uyan, âdetlerini ibadete çevirir. O âdâbtan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbı gözetmek, Resul-ü Ekrem(a.s.)ı hatırlatıyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta umûmî hukuk nev'inden, cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umûmen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mesul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilan edilir. Nafile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

YEDİNCİ NÜKTE
Sünneti Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nûr, bir edep bulunmasın. Resul-ü Ekrem (a.s.) ferman etmiş: "Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş" Evet, Siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, katiyyen anlar ki, edebin çeşitlerini Cenab-ı Hak, Habibi'nde toplamıştır. O'nun Sünnet-i Seniyyesini terk eden edebi terk eder. "Edebi terkeden de Rabbin bütün lütuflarından mahrum kalır" kaidesine düçar olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer.
Sual: herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey O'ndan(sav) gizlenemeyen Allâm'ül-Guyûb'a karşı edep nasıl olur? Utanma sebebi olan durumlar Ondan gizlenemez. Edebin bir çeşidi tesettürdür, çirkin görünüp yadırganan vaziyet ve durumları örtmek ve gizlemektir. Allam'ül-Guyub'a karşı tesettür olamaz.
Cevap: Evvelâ; Sâni-i Zülcelâl nasıl ki gayet ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve çirkin görünen şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlûkatını ve kullarını diğer şuurlu varlıklara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl, Müzeyyin, Lâtif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve edep dışı oluyor. İşte Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Celâl sahibi Sani' in isimlerinin sınırları içinde bütünüyle bir edep vaziyetini takınmaktır.
İkincisi: Nasıl ki bir tabib, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir, edep dışı denilmez. Belki" tıp edebi öyle gerektirir", denilir. Fakat o tabib, herhangi bir erkek olarak yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve bu yönüyle ona göstermek hayasızlıktır. Öyle de, Sâni-i Zülcelâl'in çok isimleri var; herbir ismin çok cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların, Settâr ismi de kusurların bulunmasını gerektirdiği gibi, Cemîl ismi dahi çirkinliği görmek istemez. Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi cemâl ve kemâli ifade eden isimler varlıkların güzel bir surette ve olabilecek vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını gerektirirler. Ve o cemâl ve kemâl manalarını ifade eden isimler ise, melâike ve ruhânî ve cin ve insanların nazarında güzelliklerini, varlıkların güzel durumlarıyla ve edep güzelliğiyle göstermek isterler. İşte Sünnet-i Seniyyedeki edepler, bu ulvî edeplerin işaretidir, prensipleri ve örnekleridir.

SEKİZİNCİ NÜKTE
“Fein tevellev fe kul hasbiyellah”dan evvel olan “lekad caeküm rasulün” âyeti, Resulü Ekrem (sav)ın, ümmetine karşı son derece şefkat ve merhametini gösterdikten sonra, şu “fein tevellev” âyetiyle der kî:
"Ey insanlar! Ey Müslümanlar!.. Böyle hadsiz şefkatiyle sizi irşâd eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini harcayan ve mânevî yaralarınız için, sonsuz şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem süren şefkatli bir Zât'ın apaçık şefkatini inkar etmek ve gözle görünen merhametini ittiham etmek derecesinde O'nun sünnetinden ve tebliğ ettiği hükümlerden yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz."
"Ve ey şefkatli Resul ve ey merhametli Nebi! Eğer senin bu büyük şefkatini ve ulu merhametini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Yerlerin ve göklerin orduları emri altında olan, herşeyi kuşatan Yüce arşı altında, rubûbiyet saltanatı hükmeden Celâl sahibi Zât sana kâfidir. Hakiki itaatkâr tâifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin hükümlerini onlara kabul ettirir!"
Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediye'de hiçbir mesele yoktur ki birçok hikmeti bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddiâ ediyorum ve bu dâvânın isbâtına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Nûr risaleleri Sünnet-i Ahmediye'nin ve Şeriat-ı Muhammediye'nin (a.s.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş-seksen sadık şahid hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedibin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda görüp tattığım belki bin tecrübem var ki, şer'i meselelerle Sünnet-i Seniyye düsturları, kalbî ruhî ve aklî rahatsızlıklarda ve özellikle ictimaî rahatsızlıklarda gayet faydalı birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, açıkça kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde hissettirebildiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Nûr Risalelerine müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir Zât'in Sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak ne kadar kârlı ve ebedî hayat için ne kadar saadetli ve dünya hayatı için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
DOKUZUNCU NÜKTE
Sünnet-i Seniyyenin herbir nev'ini bütünüyle yaşamak en seçkin insanlara dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da niyetle, kasıtla, taraftarlıkla ve lüzumuna inanarak talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vacip kısımlara zaten uyma mecburiyeti var. Ve ibadetlerdeki, müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi büyük sevabın elden kaçırılması var. Değiştirilmesinde ise büyük hata vardır. Âdet ve muamelelerdeki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba ettikçe o âdetler ibadet olur. Etmese itab yok; fakat Habibullah'ın hayat edebinin nurundan istifadesi azalır. Ubudiyete ait hükümlerde yeni icatlar bid'attır. Bid'atlar ise, “elyevme ekmeltü leküm dineküm” sırrına münafi olduğu için, merduttur. Fakat, tarikatta evrad ve ezkar ve meşrepler cinsinden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten alınmak şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, kabul olunan usul ve esaslar Sünnet-i Seniyyeye muhalefet etmemek ve onu değiştirmemek şartıyla bid'a değillerdir. Fakat, bir kısım ilim ehli, bunlardan bazılarını bid'aya dahil edip, ancak "Bid'a-i basene" nâmını vermiş. İmam Rabbani diyor ki:
"Ben seyri sülûk-i rûhanide görüyordum ki, Resul-ü Ekrem (a.s.)dan rivayet olunan kelimeler nurludur, Sünnet-i Seniyye şuaı ile parlıyor. O'ndan rivayet olunmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyyenin şuaı bir iksirdir. Hem o sünnet nur isteyenlere kâfidir; dışarda nur aramaya ihtiyaç yoktur."
İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir Zât'ın bu hükmü gösteriyor ki, Sünnet-i Seniyye, iki dünya saadetinin temel taşıdır ve kemale erip olgunlaşmanın madeni ve menbaıdır.

ONUNCU NÜKTE
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
âyetinde mucizeli bir vecizlik vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde yerleştirilmiştir. Şöyle ki:
Şu âyet diyor ki: "Allah'a (c.c.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise; Allah'ın sevdiği Zat'a benzemekle olur. O'na benzemek ise, Ona uyup ittiba etmektir. Ne vakit O'na ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah'ı seversiniz, ta ki Allah da sizi sevsin."
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki, insan için en önemli yüksek gaye Cenab-ı Hakk'ın sevgisini kazanmaktır. Bu âyet açıkça gösteriyor ki, o yüce gaye ve idealin yolu Habibullah'a uymaktır ve Sünnet-i Seniyyesini tatbiktir. Bu makamda üç nokta isbat edilse, yukarda geçen hakikat tamamıyla anlaşılır.
Birinci Nokta: Beşer fıtrat olarak, şu kâinatın yaratıcısına karşı hadsiz bir sevgi ve muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü beşer fıtratında güzele karşı bir sevgi ve kemâle karşı saygılı davranmak ve ihsana karşı bir minnet vardır. Cemâl, kemâl ve ihsan derecelerine göre o sevgi artar, aşkın en son noktasına kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan hafıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, insan kalbi, kâinatı içine alabilir ve o kadar sevgi taşıyabilir.
Madem beşer fıtratında ihsan, cemâl ve kemâle karşı böyle sınırsız bir sevgi ve muhabbet kabiliyeti vardır. Ve madem bu kâinatın Yaratıcısı kâinatta görünen eserleriyle açıkça varlığı sabit olan sonsuz mukaddes cemâli, varlıklarda görünen sanat nakışlarıyla zaruret derecesinde varlığı sabit olan sonsuz mukaddes kemâli ve bütün canlılarda görülen sınırsız ihsan ve nimetlendirmesiyle katiyetle hatta gözle görülür derecede varlığı sabit olan sonsuz ihsanları vardır. Elbette şuurlu varlıklar içinde en mükemmeli, en muhtacı ve en mütefekkiri ve en arzulusu olan beşerden, sınırsız bir sevgiyi gerektiriyor.
Evet, herbir insan o celâl sahibi Yaratıcı'ya karşı sınırsız bir sevgi beslemeye kabiliyetli olduğu gibi, o Yaratıcı dahi herkesten ziyade cemâl, kemâl ve ihsanına karşı sınırsız bir şekilde sevilmeye layıktır. Hatta inanan insanda hayatına, bekasına, vücuduna, dünyasına nefsine ve varlıklara karşı türlü türlü sevgileri ve şiddetli alâkaları, O ilahî sevgi kabiliyet ve istidadının belirtileridir. Hatta insanın şiddetli hisleri, o sevgi kabiliyetinin başka hallere dönüşmüş ve değişik şekillere girmiş sızıntılarıdır. Malumdur ki, insan kendi saadetiyle zevklendiği gibi, ilgili olduğu şahısların mutluluk ve saadetleriyle de zevklenir. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini kurtaranı da öyle sever.
İşte bu ruh haline binâen, insan eğer bir insana ait her çeşit ilâhî ihsandan yalnız bunu düşünse ki: "Benim Hâlıkım beni ebedî karanlık olan yokluktan kurtarıp bu dünyada güzel bir hayatı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni ebedî idam olan yok olup gitmekten yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin bütün çeşitli lezzet ve güzelliklerinden istifade edecek ve dinlenmek için gezip dolaşacak dış ve iç duygulan bana verdiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akraba, sevgili ve hemcinslerimi de öyle sınırsız ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir yönüyle bana ait oluyor. Zira onların mutluluklarıyla mutlu ve sevinçli oluyorum. Madem "insan, ihsanın kölesidir" sırrıyla böyle sınırsız ebedî iyilik ve ihsanlara karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı sevgiyle dolması gerekir ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o sevgiyi yapamasam da, istidadımla, imanımla, niyetimle, kabulümle, takdirimle, iştiyakımla, iltizamımla ve irademle yapıyorum" diyecek ve hâkeza...
Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet, kısaca işaret ettiğimiz ihsana karşı olan muhabbet ve sevgiye kıyas edilsin. Kafir ise, küfründen dolayı, sınırsız bir düşmanlık eder. Hatta kâinata ve varlıklara karşı zalimane aşağılayarak bir düşmanlık taşıyor.
İkinci Nokta: Allah'ı sevmek, Muhammed aleyhisselamın Sünnet-i Seniyyesine uymayı gerektirir. Çünkü Allah'ı sevmek, O'nun razı olacağı şeyleri yapmaktır. Razı oldukları ise en mükemmel bir surette Muhammed aleyhisselamın Zât'ında tezahür ediyor. O'nun zatına hareket ve fiillerde benzemek iki cihetledir.
Birisi: Cenab-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve rızası dairesinde hareket etmek, öyle bir uymayı gerektiriyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam Muhammed aleyhisselamın zâtıdır.
İkincisi: Madem Ahmed aleyhisselamın zâti insanlara olan hadsiz ilâhî ihsanların en mühim bir vesilesidir; elbette Cenab-ı Hak hesabına sonsuz bir sevgiye layıktır. İnsan sevdiği zâta, eğer benzemek kâbilse, fıtrat olarak benzemek ister. İşte Habibullah'ı sevenlerin, katiyyen Sünnet-i Seniyye'ye uymakla ona benzemeye çalışmalar iktiza eder.
Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakkın sonsuz merhameti olduğu gibi, sonsuz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki sanatlı varlıkların güzellikleriyle ve süs-lendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi, kendi sanat eserlerini, özellikle, sevdirmesine sevmekle mukabele eden şuur sahiplerini sever. Cennetin bütün iyilik ve güzellikleri ve nimetleri Rahmetinin bir cilvesi olan bir Zâtin sevgi bakışını kendine celbe çalışmak ne kadar mühim ve yüce bir gaye olduğu açıkça anlaşılır. Madem, kelâmının hükmüyle, O'nun sevgisine yalnız Muhammed aleyhisselamın Sünnetine uymakla ulaşılır, elbette bu Sünnet insanın en büyük gaye ve hedefi ve beşerin en ulvî vazifesi olduğu tahakkuk eder.

ONBİRİNCİ NÜKTE
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Resul-ü Ekrem aleyhisselamın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Sözleri, fiilleri ve halleri. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Farzlar, nafileler ve güzel âdetleridir.
Farz ve vacip kısmında uymaya mecburiyet var; terkinde azap ve ceza vardır. Herkes ona uyma zorundadır. Nafileler kısmında daha güzelini yapmak prensibinden hareketle iman ehli yine mükelleftir; fakat terkinde azap ve ceza yoktur. Yapılmasında ise büyük sevap var. Ve bunları tebdil edip değiştirmek bid'a, dalalet ve büyük hatadır. Herşeyi ile güzel âdet ve hareketleri ise, hikmet, maslahat ve ferdî ve ictimâî hayat açısından onu taklit etmek ve ona uymak her zaman en uygun olanıdır. Çünkü onun normalde yapa geldiği herbir hareketinde hayat için çok faydalar olduğu gibi O’na tabi olmakla âdetler ibâdet hükmüne geçer.
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Ahmed aleyhisselamın Zâtı ahlakî güzelliklerin en yüksek mertebesine ermiştir. Ve madem ittifakla beşeriyet içinde en meşhur ve seçkin bir şahsiyettir. Ve madem binler mucizelerin delâletiyle ve şekillendirdiği İslâm âleminin ve kendi olgunluğunun şahidliğiyle ve tebliğ edip tercümanlığını yaptığı Kur'an-ı Hakimin hakikatlarının tasdikiyle en mükemmel bir kâmil insan ve en mükemmel bir mürşiddir. Ve madem Ona uyma neticesinde milyonlarca kemâl ehli olgunluk mertebelerine terakki edip iki dünya saadetine kavuşmuşlardır. Elbette o zatın sünneti, hareketleri uyulacak en güzel nümûnelerdir ve takip edilecek en güzel rehberlerdir ve prensip kabul edilecek en sağlam kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu sünnete tabi olmada hissesi fazla ola. Sünnete ittiba etmeyen, tembellik ederse, büyük hasaret; ehemmiyetsiz görürse büyük cinayet; yalanlamayı hissettiren tenkitlerde bulunursa büyük bir sapıklık işlemiş olur.
İkinci Mesele: Cenab-ı Hak Kur'an-ı Hakimde “ve inneke leala hulukin azim” ferman eder. Sahih rivayetlerin bildirdiğine göre, Hazreti Aişe gibi seçkin sahabeler Hazreti Peygamber aleyhisselamı tarif ettikleri zaman, "Hulukuhu 'I Kur'an" diye tarif ediyorlardı. Yani Kur'an'ın beyan ettiği güzel ahlâkın misali Muhammed aleyhisselamdır. Ve o güzel ahlâka en çok uyan ve fıtraten o güzellikler üstünde yaratılan Odur.
İşte böyle bir Zât'ın fiilleri, halleri ve sözleri ve hareketlerinin her biri beşeriyete model hükmüne geçmeye layık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gâfillerin (Sünnetine ehemmiyet vermeyen veya değiştirmek isteyen) ne kadar talihsiz olduğunu divaneler de anlar.
Üçüncü Mesele: Resul-ü Ekrem aleyhisselam yaratılış olarak en mûtedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette yaratıldığından, hareket ve duruşu itidal ve istikamet üzere olmuştur. Bütün hayatı kati bir surette gösterir ki, her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten kaçınmıştır.
Evet, Rasul-ü Ekrem aleyhisselam “Festekim kema ümirte” emrini tamamıyla yerine getirdiği için, bütün fiillerinde bütün söz ve hallerinde kati bir surette istikamet görülüyor. Meselâ, akıl gücünün fesat ve karanlığı hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabilik ve cerbezeden uzak olarak, vasat yol ve istikametin odak noktası olan hikmet üzere akıl gücü daima hareket etmiştir. Gadap duygusunun fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve saldırganlıktan uzak olarak, gadap duygusunun istikamet noktası ve vasat durumu olan kudsî şecaat ile gadap duygusu hareket kazanmıştır. Şehvet duygusunun fesadı olan ifrat ve tefritten (humûd ve fücurdan) duru olarak, o duygunun istikamet şekli olan iffette, şehvet duygusu dâima iffeti, masumiyetin en doruğunda olmak kaydıyla rehber kabul etmiştir. Ve... Bütün Sünnet-i Seniyyesinde, fıtrî hallerinde ve şer'î hükümlerinde istikamet çizgisini seçip, zulüm ve karanlık olan ifrat ve tefritten, saçıp savurmaktan kaçınmıştır. Hatta konuşmasında, yeme ve içmesinde iktisadı rehber ve israftan katiyyen içtinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilatına dair binler cilt kitap telif edilmiştir. Arife bir işaret yeterlidir, sırrınca bu denizden bu katre ile yetinip, meseleyi kısa keseriz.