SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

24 Eylül 2011 Cumartesi

Îsâ aleyhisselâm ın en büyük müjdesi !


Gerçekten de bir tercüme problemi var, yani isimlerin tercüme edildiğini, ilaveten Îsâ Aleyhisselâmın Yunanca konuşmadığı (Grekçe) gerçeğini lütfen unutmayalım. Paraklet’in okunuşunun öyle veya böyle olmanın ötesinde (her iki mana da Peygamberimiz (sav)’e bakmaktadır esasında), Îsâ (as) ne dediği önemli, çünkü Îsâ (as) ne Yunanca ne de İngilizce ne de Türkçe konuştu, Onun lisânı İbraniceydi.

Hani Meryem oğlu Îsâ: “Ey İsrâil oğulları! Muhakkak ki ben, ben¬den önce (gönderilmiş) olan Tevrât’ı tasdîk edici ve benden sonra gelecek ismi Ahmet olan bir peygamberi müjdeleyici olmak üze¬re size Allâh’ın (gönderdiği) bir peygamberiyim!” demişti . (61: 6)

Kur’ân-ı Kerîm’de, Sûre-i Saff 6. âyette, Cenâbı Hak Îsâ Aleyhisselâm’ın Peygamberimiz (sav)’i ismiyle müjdelediğini haber vermektedir. (Âyetle ilgili Risâle-i Nûr’da geçen veciz tahlil ve kutsal kitapta geçen yerler dipnotta verilmiştir.) Bu âyette geçen her bir ifadenin tek tek doğrulandığı ehli kitabın Yeni Ahit’ten gösterilebilir. Fakat bir ehli kitap mensubu ile karşılaşıldığında, yukarıdaki âyet ve izahını (ezberlemek suretiyle) sunabiliriz. Vereceği tepki umumiyetle: “Hayır benim kitabımda ne Muhammed ne Ahmed var!” şeklindedir.

Türkçe hazırlanan ‘İncil’ internet sayfasında şöyle denilmektedir: “Hıristiyanları ve Müslümanları aynı çelişkiye düşüren tüm yanlış anlama İncili tercüme eden kişilerin ‘teselli edici veya yardımcı’ anlamında kullandıkları paraklet sözcüğünün yazılış ve okunuşundan gelmektedir. Biz bu sözü paraklet olarak mı yoksa periklit olarak mı okuyacağız? ”

“Müslümanlar orijinal Yeni (Ahit) Anlaşma'nın Grekçe yazıldığını çok iyi bilmektedirler (doğrusu çok kimse bilmez! H.İ.Pirahmet). Grekçe dilindeki ‘periklet’ kelimesi ‘yüce, göksel, methedilmiş’ anlamlarına gelirken; İncil'de kullanılan asıl sözcükse ‘teselli edici, avutucu, savunucu’ anlamlarına gelmektedir. Bu nedenle, Müslümanlar Kur'ân’daki (61: 6) bu sureye dayanarak, İncil'de (Yuh. 14: 16 ve 16: 7) geleceği bildirilen kişinin kendi peygamberleri olduğunu ileri sürmektedirler. Çünkü yukarıdaki Kur'ân âyetinde geçen Arapça sözcük ‘Ahmed" Muhammed'in adlarından biridir ve övülmüş, medhedilmiş anlamına gelmektedir.’”



Gerçekten de bir tercüme problemi var, yani isimlerin tercüme edildiğini, ilaveten Îsâ Aleyhisselâmın Yunanca konuşmadığı (Grekçe) gerçeğini lütfen unutmayalım. Paraklet’in okunuşunun öyle veya böyle olmanın ötesinde (her iki mana da Peygamberimiz (sav)’e bakmaktadır esasında), Îsâ (as) ne dediği önemli, çünkü Îsâ (as) ne Yunanca ne de İngilizce ne de Türkçe konuştu, Onun lisânı İbraniceydi.

İki bin lisâna tercüme edilen Kutsal Kitap’ta, Hıristiyanların dehası iki bin defa farklı tercümeyi bir isim için gerçekleştirmişlerdir: Yunancada Paraklit/Periklet; Türkçede, Yardımcı/Tesellici/medh edilmiş; İngilizcede Comforter/Advocate ve Arapçada Muazzî gibi farklı isimler verilmiştir. Ahmed Deedat’ın incelemesine göre, bu isimlerde oynama o dereceye gelmiş ki Îsâ (as) (ve başka peygamberlerin) isimlerine İbranicede olmayan ‘J’ harfi konarak mesela Îsâ Jesus haline gelmiş. Deedat, “Eğer ikinci gelişinde Îsâ (as)’a, ‘Jesus!, Jesus!’ diye seslensek, dönüp bakmaz bile, çünkü hayatında bu ismi hiç duymadı.” Başka önemli bir misâl, İbranicesi mevcut olan Eski Ahit’te Ezgiler Ezgisi’inde (Süleymanın İlahileri) (5: 16), Muhammedim İbranicesinde geçmektedir. Bu dahi tercüme edilerek, İngilizcesi ‘Altogether lovely’, ‘Tepeden tırnağa güzel’ diye tercüme edilmiştir. Bu anlamıyla dahi Peygamberimize (as) baktığı bize göre aşikârdır.

Bu mevzuda Îsâ (as) muhataplarına şöyle diyor: “Bana, ‘Yâ Rab, yâ Rab! ’ diye seslenen herkes Göklerin Egemenliği’ne girmeyecek. Ancak göklerdeki Babam’ın isteğini yerine getiren girecektir. O gün birçokları bana diyecek ki, ‘Ya Râb, yâ Rab! Biz senin adınla peygamberlik etmedik mi? Senin adınla cinler kovmadık mı? Senin adınla birçok mucize yapmadık mı? ’ O zaman ben de onlara açıkça, ‘Sizi hiç tanımadım, uzak durun benden, ey kötülük yapanlar! ’ diyeceğim. ” (Matta, 7: 21–23) Bu mesajın muhatabı kim acaba? Mademki orijinal İbranice ifadeye sahip değiller öyle ise bir tahlil yapma zarureti var.



AHMED DEEDAT’IN İSPATI

Aşağıdaki bilgiler, Ahmed Deedat’ın, Allâh rahmet etsin, kırk yılı aşkın ehli kitabın üniversitesinde, sair üniversitelerde halka açık ehli kitap otoriteleriyle on binleri bulan Müslüman olmayan dinleyicilere sunduğu bu beşâretle alakadar tahlillerinin ana hatlarıdır (kısmen tercümedir). İlgili İngilizce referanslar yazının sonunda verilecektir. Bu yazıyı dikkatle okuyarak yukarıdaki âyeti ve izahı lütfen ezberleyelim çünkü iyice daralan dünyada mutlaka ehli kitapla karşılaşacağız ve bu mesajın ulaşması gerekmektedir yoksa onların (misyonerlerin) fütursuz konuşmalarına muhatap olunacaktır. Buradaki tahlilden sonra Hıristiyanların delilden yoksun, onların sadece programlandıkları görülecektir. Onların ezberini/programlanmışlığını bozmak bize düşmektedir, bu gerçekten de çok kolaydır. Verilen referansları lütfen Eski ve Yeni Ahitten kontrol edelim, bu şüphe ettiğiniz için değil, çünkü verilenler o kadar şaşırtıcı ki, belki abartıyor zehabına kapılabilirsiniz. Gidip yerinde onları görmek gerçekten farklı bir tecrübe, ilaveten sizde daha kalıcı etki yapacaktır.

Hıristiyanlığı tanıtan Türkçe bir sitede şöyle davranmamız istenmektedir: “Pek çok Müslüman, Kitabı (İncil’i) açıp Yuh 16: 7 ile birlikte bu âyeti (Sûre-i Saff: 6) okur ve Kitab’ı kapatır. Onların kavrayamadıkları husus Kitabın bir bölümünü alıp diğer yerleri görmezlikten gelmenin çok sakıncalı olduğudur. Bir okuyucu gerçekten de samimi bir şekilde ilgileniyorsa kendi amacına uygun olan âyetleri veya tümceleri okumadan önce bölümün tümüne bakmalıdır. ”

Açıkça Müslümanları kavramamakla suçlamaktalar (aşağıda nasıl Îsâ (as) onları kavrama noktasında suçladığı görülecektir!), hâlbuki İslam âlimleri dikkatle inceleyerek bu beşâretlerin birçok veçhiyle gerçekleştiğini göstermişlerdir. Fakat kendileri bu âyetleri hiç okuyorlar mı acaba? Teklif ettikleri bu yolu gerçekten de Ahmed Deedat takip edip mükemmel tahliller yaparak bu beşâreti ispatlamaktadır. Öyle kitabın yarısını almak ve mevzu dışı konuşmak sadece kendilerine mahsustur (bunu dahi ispatlıyor). Yuhanna’da “Ama Baba'nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak. (Yuhanna 14: 26)” Bu âyetin bütününe döneceğiz. Bahsinde bulunduğumuz ‘Yardımcının’ mademki İbranice orijinaline sahip değiliz, o halde kim bu yardımcı? Hıristiyanlar tereddüt etmeden “Bu Kutsal Ruhtur” der (oraya sonradan yerleştirildiği belli olan bu ifade aslında parantez içinde olmalıydı). Bu Kutsal Ruh, İngilizcesi Holy Ghost (Kutsal Hayalet anlamına gelen), teslis akidelerinde olan üç şahıstan ikinci-ilâh-şahıs. Bu beşâretin gerçekten Holy Ghost olması mümkün mü? Yukarda teklif ettikleri testin ışığında tahlil edelim…



KUTSAL RUH: KUTSAL PEYGAMBER

Ahmed Deedat, “Hiçbir Kutsal Kitap âlimi Parakliti Holy Ghost’la eşitlememiştir” der. Ayrıca bu Kutsal Ruh’un peygambere eşdeğer anlamı kitaplarında kullanılmaktadır. Yuhanna iki mektub daha yazmıştır orda: “Sevgili kardeşlerim, her ruha inanmayın. Tanrı'dan olup olmadıklarını anlamak için ruhları sınayın. Çünkü birçok sahte peygamber dünyanın her tarafına yayılmıştır. (Yuhanna Mektup 1. 4: 1) Yanlış Ruh, yanlış peygamber; doğru ruh doğru peygamber anlamında kullandığı görülmektedir. Aynı ölçü Matta 7: 13’de tekrarlanmaktadır.

Aziz Yuhanna bizi muğlak bırakmıyarak bir test teklif eder: “Îsâ Mesih'in beden alıp bu dünyaya geldiğini kabul eden her ruh Tanrı'dandır. Tanrı'nın Ruhunu bununla tanıyacaksınız. Îsâ'yı kabul etmeyen hiçbir ruh Tanrı'dan değildir. Böylesi, Mesih-karşıtının ruhudur.” (Yuhanna 1. Mektup 4: 2-3) Ruhu peygamber olarak tanımlamıştı Yuhanna yukarda, dolayısıyla Tanrının Ruhu: Tanrının Peygamberi demek istiyor.

Evet, Îsâ (as) Kur’ânda 25 defa geçmekte, annesi övülmekte ve kendisi Mesih, Rûhullah gibi sıfatlarla anılmakta. Bu gün Müslümanlar Hıristiyanların ispatlamasına gerek duymadan onun yüce bir peygamber olduğuna, mucizevî doğumuna ve ölüyü dirilttiğine inanırlar, vakıa modern Hıristiyanların çoğu bunları ret etmekteler. (Kur’ân 3: 45)



HZ. MUHAMMED (SAV): ÖTEKİ YARDIMCI

“Ben de Baba'dan dileyeceğim ve O, sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhunu verecek.” (Yuhanna 14: 16)

Burada yine Hıristiyanlar ilk Yardımcı için Îsâ (as) diyorlar, öyle ise öteki Yardımcı da onun gibi biri olması icap etmez mi? Yani yiyecek içecek yorulacak üzülecek vb. Ayrıca burada Yardımcının sonsuza dek sizinle kalacak deniyor. Îsâ (as) ölümlü olduğuna göre ötekinin de öyle olması gerekemez mi? İnsanoğlunun hepsi ölümlü değil mi? Ruh gerçekten ölmez fakat bedenden ayrılırken ölümü tadar. Burada ki Yardımcı ebedi bizimle kalacak. Evet, bütün Yardımcılar getirdiği çağrılarla yanımızda değil mi? Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Aleyhümüsselâmlar irşatlarıyla yanımızdalar. Bu benim meseleyi açıklamak için orijinal yorumum değil diyor Ahmed Deedat. Luka 16. bapta ‘Dilenci ile Zengin Adam’ hikâyesini Îsâ (as) şöyle anlatıyor: Zengin ve dilenci vefat edince biri cehennemi diğeri cenneti yaşar. Ceheneme gidecek olan kişi İbrahim’den (as) yardım ister. Hâlbuki İbrahim (as) öleli ne kadar olmuş (Îsâ (as)’a göre fakat yaşamakta). Sonunda İbrahim (as) yardım (veya en azından dünyaya dönüp arkadaşlarını uyarmak) isteyene hitaben: “İbrahim, ‘Onlarda Mûsâ’nın ve peygamberlerin sözleri var, onları dinlesinler.’ demiş.” Îsâ (as) 1300 sene sonra “Benî-İsrail peygamberleri âhirete gitmelerine rağmen, onların irşatları bizlerle beraberdir” diyor.

Yine Hıristiyan internet sitesinde geçen, “Sonsuza dek sizinle kalacak”, ibaresinde sonsuz Muhammed’e uymuyor iddiası böylece hal oldu. Fakat bapta geçen “size” ile kastın, hemen Îsâ (as) ümmetine olduğu 600 sene sonra gelecek kimseye olmadığını söylüyorlar. Hâlbuki teşbihlerle dolu bir Şark kitabını batılı kafasıyla, kelimenin zahiri anlamıyla yorumluyorlar. Ahmed Deedat’ın cevabı şu şekilde: “Dünyanın başladığından, bin yıllar geçene dek ortaya çıkmayan Kutsal Kitaptaki ihbarların tevilinde Hıristiyanlar hiç zorluk görmüyorlar. Mesela Petrus’un ikinci hutbesinde zamanındaki Yahudilere hitaben: ‘Mûsâ şöyle demişti: 'Tanrınız Rab size, kendi kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak. O'nun size söyleyeceği her sözü dinleyin. O peygamberi dinlemeyen herkes Tanrı'nın halkından koparılıp yok edilecektir.’ ( Elç. 3: 22-23)

Buradaki ‘Sana’, ‘Size’, ‘Sizlerin’ (Eski Ahit Yasa. 18: 18) Mûsâ (as) kendi ümmetine hitaben demesine rağmen, Petrus bunun 1300 sene sonra kendilerine baktığını söylüyordu. Ayrıca İncil yazarları benzer ihbaratı Îsâ (as)’ın ağzıyla aktarırlar ki 2000 yıldır hala gerçekleşmesi beklenmektedir. Bir örnek yeter: ‘Bir kentte size zulm ettiklerinde ötekine kaçın. Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu (Îsâ (as)) gelinceye dek İsrailin tüm kentlerini dolaşmış olmayacaksınız.’ (Matta 10: 23)

Hatırlarsak ilk Hıristiyanlar durmadan zulümden kaçtılar ve misyonerler bu iki bin yıldır yerine gelmeyen haber için hiçbir anormal durum görmezler. Hâlbuki Allah onları 600 sene sonra Paraklit, Yardımcı veya Övülmüş Ahmed (sav)’i gönderdi. Evet, Allah’a bu son Resûlünü kabul ederek şükranınızı göstermek zamanı geldi.”

YARDIMCININ/PARAKLİTİN GELİŞİ ŞARTLARA BAĞLI

“Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zira ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.” (Yuhanna 16: 7)

Evet, buradaki Tesellici (Yardımcı) kesinlikle Holy Ghost değildir. Gelecek Yardımcı şarta bağlıdır: “Gitmeliyim yoksa O gelmez eğer gidersem Onu gönderirim.” Kutsal kitaplarında o kadar çok vakıa var ki Îsâ (as) doğumundan ve ayrılışından sonra Holy Ghost’un çok defa geliş gidişi vardır (aşağıda Kutsal Ruh, Holy Ghost olarak okunmalı).

“O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh'la (Holy Ghost) dolacak.” (Luk 1: 15) (Yahya (as) için)

“Elizabet Meryem'in selamını duyunca rahmindeki çocuk hopladı. Kutsal Ruh'la (Holy Ghost) dolan Elizabet, yüksek sesle şöyle dedi…” (Luka 1: 41-42) (Yahya (as)’ın validesi)

Yukarıdaki kısımlar Holy Ghostun Îsâ (as)’ın doğumundan önce geldiğini gösteriyor. Îsâ (as) mucizelerini Holy Ghost’un yardımıyla yaptığını da anlatıyor. Fakat zamanındaki Yahudiler ona yardım edenin Şeytan olduğunu söyleyince, Îsâ (as) bu iddianın en büyük küfür olduğunu şöyle ifade ediyor: “İnsanların ettiği her günah, her küfür bağışlanacak, ama Kutsal Ruha (Holy Ghost) yapılan küfür bağışlanmayacak.” (Matta 12: 31)

Evet Kutsal Kitap alimi olmaya gerek kalmadan Îsâ (as)’a yadım edenin Holy Ghost olduğu anlaşılıyor. Ayrıca havarilere de misyonerliklerinde yardım eden yine odur. Hâlâ şüphe varsa şu ibareyi de okuyabiliriz: “Îsâ yine onlara, ‘Size esenlik olsun!’ dedi. ‘Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum.’ Bunu söyledikten sonra onların üzerine üfleyerek, ‘Kutsal Ruh'u (Holy Ghost) alın! ’ dedi.” (Yuhanna 20: 21-22)

Bu herhalde boş bir vaat değildi. Demek ki havariler, Yahya (as) ve başkaları Holy Ghost la berberdi. Ahmed Deedat burada bize bir ricada bulunur. Mısırlı Kıpti bayana Arapça Yuhanna 16: 7 yi anlattığı zaman hissettiği manevi zevki anlatamayacağını ve bizim de kendi seçeceğimiz bir iki lisânda bu babı iyice hazmederek anlatmanın İslam’ın hayrına olacağını söylüyor.

“ÎSÂ (AS) JAPON OLSAYDI OLANLAR KARŞISINDA HARAKİRİ YAPARDI!”

Yuhanna 16.bap oldukça şümullüdür ve açıkça Îsâ (as) halefinin kim olacağını çözmektedir; burada denmektedir ki: “Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız” (Yuhanna 16: 12) Bu bap ve hemen devamındaki “Çok söyleyeceklerim var”, “Bütün hakikatlere (her gerçeğe)” meselesini bağlıyacağız.

Şimdi “Bunlara dayanamazsınız. ” Yeni Ahitin her tarafında bu cümlenin işaretini buluruz. “Ey îmânı kıt olanlar, neden korkuyorsunuz? (Matta: 8: 26) Ve Petrusa hitaben: “Îsâ hemen elini uzatıp onu tuttu. Ona, ‘Ey îmânı kıt adam, neden kuşkuya düştün? ’ dedi. (Matta 14: 31) Yine Havarilerine hitaben: “Bunun farkında olan Îsâ şöyle dedi: ‘Ey îmânı kıt olanlar! Ekmeğiniz yok diye aranızda ne konuşup duruyorsunuz?” (Matta:16:8) Yahudilerin karasızlıkları karşısında her şeyi o kadar basitçe tekrar tekrar anlatıyor ve sonunda kızarak: “Siz de mi hâlâ anlamıyorsunuz? diye sordu Îsâ” (Matta 15:16) artık onlara dayanamayarak: “Îsâ şöyle karşılık verdi: ‘Ey îmânsız ve sapmış kuşak! Sizinle daha ne kadar kalıp size katlanacağım?” (Luka 9: 41) Kendi akrabaları dahi onu anlamamış ve aklını kaçırmış zan etmişler: “Yakınları bunu duyunca, ‘Aklını kaçırmış’ diyerek O'nu almaya geldiler.” (Markus3:21) Ahmed Deedat diyor ki: “Eğer Îsâ (as) Japon olsaydı bütün bu olanlara karşı Harakiri yapardı.” Kendi ümmeti dahi Îsâ (as)’ı kabul etmedi: “Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı onu kabul etmedi. (Yuhanna 1:11) Havarileri onu terk ettiler, on iki seçilmiş havarileri ki, “Annem ve Kardeşlerim!” (Markus 3: 4) diye çağırdıklarının durumu nasıldı?

Prof. Momeririe o taklit edilmeyen ifadesiyle: “Hemen yanındaki havarileri onu ve işlerini daima yanlış anlıyorlardı: Göklerden ateş getirmesini istediler; onun Yahudilere kendini kral ilan etmesini istediler; krallığında onun sağına ve soluna oturmak istemişlerdi; Allah’ı dünya gözüyle onlara göstermesini istediler; Onun büyük planına uymayacak her şeyi yapmasını istediler. Ve sonuna kadar ona böyle davrandılar. O vakit (krallığın ilanı) geldiğinde hepsi onu terk etti (çarmıha gerilme hadisesi öncesi).” (Sayed Amir Spirit of İslâm, s.31)

Îsâ (as)’ın kendi ümmetini seçme durumu yoktu ve hiçbir ümmet onun gibi peygamberini yüzüstü bırakmadı: “Öğrencilerinin yanına vardığında onları uyumuş buldu. Petrus’a, ‘Demek benimle birlikte bir saat uyanık kalamadınız! ’…Ruh isteklidir fakat beden güçsüzdür.” (Matta: 26: 40–41) Gerçektende Îsâ (as), kendinden sonra gelecek olan “Gerçeğin Ruhu’na” emaneti bırakacaktı.



Faydalanılan eserler:

1- Ahmed Deedat, What the Bible says about Muhummed (pbuh), Kutsal kitap Muhammed (as) hakkında ne diyor?
2- Ahmed Deedat, Muhammed (pbuh) the Natural succesor to Chirst, Mesihin (as) Tabii Halefi: Muhammed (sav)
DEVAM EDECEK…

İnsan kader mahkûmu mudur ?


Hem bilmek başka, yapmak başkadır. Yani bilmek, yapmak demek değildir. Mesela Peygamberimiz (sav) İstanbul’un fethini müjdelemiştir, bilmiştir. Ama fetih fiilini Fatih Sultan Mehmed işlediği için Fâtih ünvanını o almıştır.

İnsan ihtiyar sahibidir. İhtiyar ise, hiçbir dış zorlama olmadan kişinin kendi inanç ve kararına göre en uygununu, en iyisini, en doğrusunu seçip ona yönelmesidir. İhtiyarını kullanan kimseye ‘muhtar’ denir. Muhtarın manası, iki şeyi inceleyip aralarında bir karşılaştırma yapan ve iki şeyin gerçekte veya kendince hayırlısını, bir zorlama olmaksızın, irade eden (seçen) kişiyi anlatır.


Herkes ihtiyarını hisseder. Mesela insan, kalbin çalışması, kanın temizlenmesi, hücrelerin büyümesi-çoğalması-ölmesi fiilleri ile yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerini mukayese etse ızdırârî ve ihtiyarî fiillerini farkeder ve ihtiyarını hisseder.



Risâle-i Nûr külliyatından Kader Risâlesi’nde (26.Söz, Tılsımlar Mecmuası) “Kader, ilim nev’indendir. İlim, ma’luma tabi’dir. Ya’ni nasıl olacak öyle taalluk ediyor. Yoksa malum ilme tabi’ değildir” denilir. “Kader ilim nev’indendir” ifadesinde, kaderin bilmek/bilgi olduğunu; yapmakta, yaratmakta, icatta, müessir ve esas olmadığını anlıyoruz.

Sonraki cümle olan “İlim maluma tabi’dir” ise, bilmek ve bilgi olan kaderin, ma’lumla ilişkisini nazara veriyor. Şöyle ki; İlim, bilmek/bilgi manasına gelir. Malum ise bilinen manasına gelir. Madem,’’ İrâde-i Külliye-i İlâhiye, İrâde-i Cüziye-i İhtiyariye’’ nâzırdır. Yani Allah (c.c.), abdin efâl-i ihtiyariyesini (seçme hürriyeti) irade ve icad için, yine abdin irade-i cüziyesini şart ve sebep kılmıştır.

Demek insanlar, itibari olan ihtiyari fiillerini nasıl işleyeceklerse, Cenab-ı Hakk ezelde öyle bilmiş ve takdir etmiştir. O halde malum (seçme hürriyeti) nasıl bir keyfiyet üzre olursa ilim onu bilir. Yani işlediğimiz bütün itibari olan ihtiyari fiilleri Cenab-ı Hakk’ın ezeli ilmiyle bilmesi ilim, işlediğimiz itibari fiiller ise malumdur.



Madem Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı biliyor. Bu durumda bizim ihtiyarımızdan neşet eden itibari olan ihtiyari fiillerimiz olacak ki bizim hakkımızda sevap ve ikab tahakkuk etsin. Mesela Astronomiye vâkıf bir zât gelecek falan gün ve dakikada güneş veya ay tutulacak diye şimdiden haber verir. Fakat bu zâtın, bu sûretle bilmesinden ay ve güneş tutulmaz. Belki ay ve güneşin tutulması, bu zâtın bilmesine sebep olur. Aynen bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın bizden sudur eden itibari olan ihtiyari efâli bilmesi, Cenab-ı Hakk’ın ilminden sudur etmez. Çünkü ilim, yaratmada müessir ve esas değildir. Demak ki, Cenab-ı Hakk bizim ihtiyarımızla ortaya çıkan itibari efâli(seçme hürriyeti) bilir.

Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı bilir. Yoksa bildiği için o şeyler vücuda gelmez. Cenab-ı Hakk bir şey hakkında böyle olacak diye yazmıştır. Yoksa şöyle şöyle olsun diye yazmamıştır.


Gerçi, işin aslında itibari irademiz (seçme hürriyeti) de Cenab-ı Hakk’ın elindedir. İsterse irademizi de kullandırmaz. Meşiet-i ilahiye esasdır. Cenab-ı Hakk dilemezse hiçbir şey olmaz. İmtihan olduğu için bizim irademize Cenab-ı Hakk karışmıyor serbest bırakmış.


BİLMEK BAŞKA, YAPMAK BAŞKADIR

“Malum ilme tabi değildir” cümlesinde verilen ders ise malum(kulların itibari fiil ve amelleri), ilme isnad edilmez. Çünkü ilim müessir değildir. Yani ilim sıfatı, varlıkları icad etmez ve hadiseleri meydana getirmez. Belki varlıkları ve hadiseleri bilmek ilim olur. Hem bilmek başka, yapmak başkadır. Yani bilmek, yapmak demek değildir. Mesela Peygamberimiz (sav) İstanbul’un fethini müjdelemiştir, bilmiştir. Ama fetih fiilini Fatih Sultan Mehmed işlediği için Fâtih ünvanını o almıştır. Demek ki fail olmak için fiili bilmek yetmiyor. Çünkü fail olmak için irade ve kudret gerekiyor. Demek ki bilip-yazmak kimseyi yapmaya zorlamaz ve fiil üzerinde zorlayıcı bir etkisi olmaz. Mesela biz mektup yazmayı biliyoruz. Fakat bilmemiz mektubu vücuda getirmiyor. Ne zaman kuvvetimizi kullanıyoruz. Mektup yazılıyor.


Hulasa olarak, biz ma’lumu, kadere isnad edersek; ilim nevinden olan kadere, yapmak, yaratmak manasını yükleriz ki bu, kudretin tesiridir. Bu da ilmin esası değildir. Demek bizim hakkımızdaki takdir, ilim nev’indendir. İlim de yaratmada, yapmada esas ve müessir olmadığından bizim itibari olan ihtiyari fiillerimize tesir etmez. Allah (c.c.), insanın amellerini ve fiillerini bilir, ama cüz-i irade ve ihtiyarını sarf eden ve onları işleyen insandır. Mesuliyet de ona âittir.

Kırk senelik ömrün bir mahsulü Niyet


“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyy-yiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsl-ladır.

İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.”
(Mesnevî-i Nûriye, s.58)


İslâmiyet’in en ziyade ehemmiyet verdiği meselelerden birisi niyettir.

Niyet: Azmetmek, bir şeyi kastetmek, kalben tasdik etmek istemek manalarına gelir. İlmin üçte biri veya dörtte birini niyetin teşkil ettiğini âlimler söylemektedirler.

Bütün ameller kıymetini niyete göre kazandığı için âlimler eserlerine niyetle ilgili hadislerle başlamayı âdet edinmişlerdir.



İbâdetlerin ibâdet olabilmesi için niyete muhtaç iken bazen niyet tek başına ibâdet olur.

Bu konu hakkında Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle demektedir:

“Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acîb bir iksir ve bir mayadır.



Ve kezâ niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir ruhtur.

Ve kezâ niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsladır. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.” (Mesnevî-i Nûriye, s.58)

Demek niyet bir iksir, bir maya, bir ruhtur.



KÜLLÎ NİYET

İnsan ‘küllî niyet’ sayesinde daimî zâkir ve şâkir ve âbid olabilir. Küllî niyet adeta bir komutanın kendi neferlerinin yapmış olduğu bütün hizmetleri kendi namına padişahına takdim etmesidir. Veya bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul ve büyük adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?”

Birden der: “Ey seyyidim! Ey padişahım! Bütün şu kıymetli hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”



İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve halkının sadakat ve hürmetlerindeki dereceye alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

Aynen bu misaller gibi bütün varlığa zâbitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve yaratılanlara halifelik etmeye müsait olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insanın, bütün varlığın ibadetlerini ve yardım taleplerini kendi namına Mâbûd-ı Zülcelâl’e takdim etmesidir külli niyet.



Veya âciz bir kul, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” demektir külli niyet.

Veya “Sübhaneke bicemiı’tesbihati cemiı’mahlukatike ve bielsineti cemiı’ masnuatike” diyerek, bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirmektir külli niyet.




Resûlüllah aleyhissalâtü vesselâm buyurdular ki:

“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyle ise kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı kadına ise onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Kütüb-i Sitte, c.16, s.114)

Tarihten takdir alabilmek


İnsanlık tarihi, ibretler manzumesidir. Eğer ona dikkatle bakılırsa farklı cümlelerle başlayıp benzer kafiyelerle bittiği görülecektir. Biz insanlar günübirlik yaşamaktan ziyade geçmiş zamanın hadiselerine bakarak ve onlardan çıkartılması lazım gelen yaşantı, düşünce ve hareket tarzlarını tazallüm ederek istikbalimize yön versek daha isabetli ve esefsiz bir hayatımızın olacağı muhakkaktır.


Bir kısım tarihçiler, tarihi düz bir çizgiye benzetmekten ziyade spiral bir çizgiye benzetmişlerdir. Çünkü onlara göre zaman değişse de, imkân ve teknoloji ilerlese de, sahnedeki dünyalıların isimleri, unvanları farklılık gösterse de, ferdin hayatındaki nefsin sefih arzularına uymak veya vicdanın sesine kulak vermek hakikati değişmemektedir. İçtimaî hayatta ise toplumların birbirlerini tahakküm altına almak veya kendi istiklâliyetlerini temin etmek hakikati hep aynı kalmaktadır.

Bu hal ise, dünyanın, kuruluşundan bu zamana ve kıyamete kadar aynı hakikat üzerinde durduğunu ve duracağını göstermektedir.

Bu durum Üstad Bediüzzaman Hazretlerine göre hakikatte şöyledir: Zaman-ı Âdemden beri âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir ‘Şecere-i Tûbâ’ ile müthiş bir ‘Şecere-i Zakkum’un çekirdeğidir.



O nuranî ‘Şecere-i Tûbâ’yı temsil eden başta yüz yirmi dört bini bulan peygamberler silsilesidir. O nuranî silsilenin hem çekirdeği hem de meyvesi olan Resûl-i Ekrem (sav) ve onun maddi ve manevi ahfadından olan evliyalar, asfiyalar, imamlar, müçtehidînler silsilesi ise o nuranî şecere-i tûbânın kıyamete kadar gelecek insanların hidayet membaları, berrak hayat kaynakları olmuşlar ve olacaklardır. Onlar ki bütün beşeriyete birer ‘urvetü’l-vüska’ ve birer ‘hablü’l-metin’ olmuşlar. Onlara manevi zincirlerle bağlanmış olanlar ne kazanacaklar dersiniz? Hem dünya saadeti hem bütün lezâizi ile cennet ve bütün lezzetlerin fevkinde olan ru’yetullaha mazhar olmak gibi âlî bir makama nâil olacaklardır.

O müthiş ‘Şecere-i Zakkum’u temsil edenler ise afaki âlemde şeytan ve desiseleri, enfüsi âlemde ise nefis ve bitmek bilmeyen arzulara giriftar olmuşlardır. Bu iki düşman ise, perde arkasından dünya sahnesine nemrutları, şeddatları, sanemleri firavunları ve her dönemde ehl-i hakka muarız olan kâfirleri, müşrikleri çıkarmış onları ehl-i imana karşı kukla olarak kullanmışlardır. Onlar ki bütün beşeriyetin etrafını zehirli lezzetlerle süsleyip iptal-i his nev’indeki gençliklerinin ellerinden gitmesiyle dünyada hem kendilerinin hem başka insanların karın ağrılarına gark olmalarına ve ahirette ise şekavet-i ebediyelerine sebep olmuşlardır.

Onlara ihtiyarlarıyla sefih birer asker olmuş olanlar ne kazandılar dersiniz? Hem dünyada felaket hem ahirette helaket hem de en büyük nimetten mahrumiyet!

İşte, tarih, ondan hakikati veya şekaveti görmek ve ders almak için bakanların önündeki iki yol ve o iki yolun neticeleri bunlardır.


Ne mutlu o kimselere ki nübüvvet yolunun yolcuları olup da Rablerini razı etmişler; veyl o kimselere ki şecere-i zakkum yolunu tutup birkaç dünya lezzeti ile ebedi bir azap kazanmışlardır…

Hayat: Samed Aynası


Hayat hakikati bu cihetle pek çok sıfatların tecellisine mazhar çok geniş özelliklere sahip bir ayna hükmündedir. Nasıl ki bir cihazın özelliklerinin fazlalığı nispetinde ihtiyaç duyulan şeylerin artması gibi, hayat da bu geniş özelliğinden dolayı, o nispette pek çok şeylere muhtaçtır. Bu özelliği hayatı Samediyet’in en geniş aynası yapmıştır.

Bir çöldeki taş ile insan arasındaki en mühim fark nedir acaba? Elbette hayat... Çevremize dikkatlice baktığımızda hayatın bu kâinatta temel bir unsur olduğunu görmekteyiz. Hayat hakikati o kadar parlak ve zahir ki inkar edilmesi mümkün değildir. Öyle ki en basit maddelerden dahi çok harika ve sanatlı canlıların var edildiğine şahit olmaktayız. Bir şeyin çokça yapılması, o şeyde çok mühim gayeler gözetildiğini bildirdiği gibi, hayatın bu şekilde yaygın olarak bulunması onun da büyük bir vazifesi olduğunu bildirir.



Evet güneşe baktığımızda, onu bize bildiren ve tanıttıran en parlak şeyin onun ışığı olduğunu görmekteyiz. Yeryüzünde yayılmış olan ışık uzantılarından hangisini takip etsek bizi güneşe götürür. Bununla birlikte güneş ışığının başka bir özelliği daha var ki, o da tek bir ışık gibi görünmesine rağmen, aslında yedi rengi ihtiva ettiğini bilmekteyiz. Yani aynada yansıyan ışıkta bu yedi renk de beraber yansır. Ancak bir prizmadan ışığı geçirmekle veya ışığın varlıklar üzerine düşmesiyle o renkleri fark edebiliyoruz. Hayat da öyle bir hakikattir ki pek çok sıfatı içine almıştır. Hayat tecellisi ile birlikte pek çok sıfat da tecelli eder. Hayat ile tecelli eden bu sıfatları anlamamız için bir prizmadan geçirmek gerekmektedir. İşte hayatın canlılarda tecelli etmesi ve bize görünmesi adeta ışığın prizmadan geçmesi gibi beraberindeki sıfatların ortaya çıkmasına hizmet etmektedir. Yani bir hayat sahibinde görme, işitme, dokunma, tat alma gibi duygular hayat hakikatindeki sıfatların bu şekilde inkişafı olduğu gibi, yine sevmek, tefekkür etmek, anlamak, şefkat etmek, memnun olmak gibi hissiyat dahi diğer birçok sıfatların tecellileridir.

Hayat hakikati bu cihetle pek çok sıfatların tecellisine mazhar çok geniş özelliklere sahip bir ayna hükmündedir. Nasıl ki bir cihazın özelliklerinin fazlalığı nispetinde ihtiyaç duyulan şeylerin artması gibi, hayat da bu geniş özelliğinden dolayı, o nispette pek çok şeylere muhtaçtır. Bu özelliği hayatı Samediyet’in en geniş aynası yapmıştır. Allah Samed’dir. Yani hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi her şey her şeyinde O’na muhtaçtır. İşte hayat bu geniş özelliği ile Cenab-ı Hakk’ın ekser isim, sıfat ve şuunâtının tecellisine vesile olmakta ve o nisbette Samediyet’e aynadarlık yapmaktadır. Yazın şiddetli sıcağı altında, bir çöldeki taş ile yine aynı çölde aç, susuz ve bineksiz kalmış bir insanın Samediyet’e aynadarlığının farkı, ancak hayat ile zevk edilebilir.

İşte yeryüzündeki ışıkları takip etsek bizi güneşe götürdüğü gibi, yeryüzündeki hayat hakikati anlaşılıp takip edilse, onun sanatkarı olan Zât’ı, bütün sıfatları ile bize buldurur ve Samediyet’ini anlamamızı sağlar. Gündüz ortasında güneşi bulamamak ne büyük bir bedbahtlık ise, hayatı görüp de onun güneşi olan Şems-i Ezeliyi bulamamak ondan bin defa daha büyük bir bedbahtlıktır.

Ölüm en güzel ibrettir evlâdım



“Allah rahmet eylesin evladım! Mekânı Cennet olsun. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Kemalettin Amca vefat etmiş oğlum. Osman aradı az önce. Atalar’da öğle namazından sonra namazı kılınıp, Büy-yükbakkalköy

Kabristanı’na defnedilecekmiş. Allah rahmet eylesin! Nûr yüzlü bir adamcağızdı. Sabah namazından sonra duâda kapamış gözlerini…”

Osman’ı düşündüm. Ne çok severdi dedesini. Çocuk yıkılmıştır herhalde. Abdest alıp cenazeye gitmek lazım…

Yağmur altında kılınan bir cenaze namazı, dualar ve tekbirler. “İyi bilirdik! İyi bilirdik! İyi bilirdik!” Ne güzel gerçekten iyi bilinmek…

Büyükçe bir kabristana girdik; mezar taşlarının arasında yürüyoruz. Her yer çamur, sanki toprak bizi de almak istiyor içine. Yeni kazılmış mezarlar… Bir gün buradan tabut içinde geçmek ne kadar acı geliyor insana! Bir an için kurtulmak istedim bu düşünceden. Hiç de hoşuma gitmedi ölüm, soğuk ve yağmurlu bir günde!

İmam efendi ve cemaat hazır. Cenaze kabre indirilecek! Osman, yanında inmek ve cenazeyi yerleştirmek için birini ararken yemyeşil gözleriyle beni buldu. Daha önce hiç yapmadığım bir şey, ama “Hayır!” diyemedim! Beraber indik kabre. Yukardan naaşı uzattılar. Boyun ve diz kısmından şeritle bağlanmış, bembeyaz kefeniyle Kemalettin Amca! Yağmur damlaları saçlarımı, gözyaşlarım yüzümü yıkarken, elimdeki o soğuk vücut sanki vücudumdaki bütün kanı çekip almıştı. Hareket edemez hâle geldim! Soğuk ve kaskatı bir ceset ellerimde! Ancak besmele çekebildim. Zor-zahmet cenazeyi yerleştirdik, dışarı çıktık. Süratle üzeri örtüldü, duâlar edildi. Bense bir mezar taşının kenarında ağlıyordum, öleceğim ve gömüleceğim günü düşünerek!



Omuzlarımdan tutan ellerin desteğiyle kalktım. Baktım ki Osman beni teselli etmek istiyor. “Allah! Allah!” dedim, kendi kendime ve “Dedesi vefat eden o, teselliye muhtaç olan benim! Ne garip şey!” diye düşündüm. Osman, o mûnis sesiyle başladı ölümü anlatmaya: “Ölüm… Önü zahmet, arkası rahmet… Rahmet bunun neresinde mi? Âlemler Sultanı’na kavuşma kapısıdır ölüm. İncil’in Ahmed’i (sav), Tevrat’ın Ahyed’i (sav), Kur’ân’ın Muhammed’i (sav) etrafında milyonlarla evliyalar olduğu hâlde bizi bekliyor. Âhirete göçmüş, bütün sevdiklerimiz bizi bekliyor. Onlara kavuşmaktır ölüm.’’ Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Neredeyse nefes bile almadan onu dinledim. Daha sonra uzun uzun anlattı Osman’ım. Îmanı, nûru, îmandan gelen kuvveti ve huzuru…

O’ndan geldik O’na döneceğiz. Şüphesiz hüküm O’nundur. Ey nûr yüzlü Kemalettin Amca! Mekânın Cennet olsun!
O gece rüyamda Kemalettin Amca’yı gördüm. O mütebessim haliyle şunları söyledi: “Ölüm en güzel ibrettir evladım. İbretini al, îmana sarıl! Îmanla yaşa ki akıbetin hayır olsun! Âmîn.”
Akıbetimiz hayır olsun inşallah! Âmîn.

Nübüvvetin parlak yolu: Sırat-ı Mustakim


Fâtiha’da “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!” dediğimizde Allah’tan şunu istiyoruz: “Ya Rabb! Bizi kuvve-i akliyenin hikmet mertebesine, kuvve-i gadabiyenin şecaat mertebesine, kuvve-i şeheviyenin iffet mertebesine hidâyet eyle! İfrat ve tefrit mertebelerinden bizleri muhafaza eyle!”

Peygamberimizin (sav) nübüvvetinin delil ve burhanları had ve hesaba gelmez. Onların hepsini izah etmek hem bizim haddimizin fevkindedir hem de böyle bir yazı veya sohbet ile de îzah edilecek bir mesele değildir. Ancak nübüvvetin parlak bir delili olan Resûl-i Ekrem (sav) efendimizin güzel ahlâkı ile Rabbimizden bize getirdiği Kur’ân-ı Azîmüşşan ve Hadîs-i Şerîflerin nübüvveti ne sûretle ispat ettiklerinden bir nebze bahsetmeye çalışacağız.

Resûlullah (sav)’in güzel ahlâkını dost ve düşman ittifakla kabul etmişlerdir. Hatta en büyük düşmanları olan Mekke müşrikleri, başta Ebû Cehil olmak üzere Ona Muhammedü’l-Emîn demişlerdir.

Allah ise, Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, “(Habîbim Ya Muhammed) sen azîm (büyük) bir ahlâk üzeresin” diye ferman eder. Sahih rivayetlerde de Hazreti ‘Âişe-i Sıddıka (ra) gibi seçkin sahabeler, Hazreti Peygamber (sav)’ı tarif ettikleri zaman “Hulukuhü’l-Kur’ân” diye tarif ediyorlardı.

Kur’ân’ın beyan ettiği güzel ahlâkın misâli ve bütün güzel ahlâkı yaşayarak gösteren Hazreti Muhammed (sav)’dir. Ve o güzelliği herkesten evvel, bizzat yaşayan ve fıtraten o mehâsin üzerine yaratılan odur. Hem Fâtiha-i Şerîfe’de ‘sırât-ı müstakîm’ diye tâbir edilen dosdoğru yolda giden ve o yolda gidebilecek fıtrat üzere yaratılan en başta Peygamberimiz (sav)’dir.


İSTİKAMET ÜZERE OLMANIN MÂNÂSI

Bedîüzzaman Hazretleri, ‘sırât-ı müstakîm’i, İşâratü’l Î’caz’da ve Otuzuncu Söz’de ve On Birinci Lem’a’da şöyle îzâh etmiştir: İnsanda kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye olmak üzere üç duygu vardır. Hayvanlardaki gibi bunlara bir hudut tâyin edilmemiştir. Bu kuvvelerin her birisinin üçer mertebesi vardır; ifrat (ileri gitmek), tefrit (geride kalmak) ve hadd-i vasat (normalini yaşamak)tır.


Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi ‘cerbeze’dir. Yani bâtılı, yanlışı doğru gibi göstermeye çalışmaktır; bu bir safsatadan ibârettir. Tefriti ‘gabâvet’tir. Yani doğruyu bulmak için aklı kullanmamaktır, bu da bir mantıksızlıktan ibarettir. Hadd-i vasatı ise ‘hikmet’tir. Yani her işin ve her fikrin doğrusunu hikmetlisini yararlısını bulup ona göre yaşamaktır. Bu hikmet mertebesini de en mükemmel şekilde yaşayan en başta peygamberlerdir.

Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi ‘tehevvür’dür. Yani başkasına saldırmak, hak ve hukuk tanımamaktır; bu bir zulümden ibârettir. Tefrit mertebesi ise ‘cebânet’tir. Yani korkudan dolayı hakkına hukukuna sahip çıkmamak, mukaddesâtına, ırz ve namusuna hakaret edildiği halde onları müdafaa etmemektir. Hadd-i vasatı ‘şecaat’tir. Yani cesaret sahibi olup başkasının hakkına hukukuna tecavüz edip zarar vermediği gibi kendi hakkına hukukuna sahip çıkıp hakkını kimseye çiğnettirmemektir. Bu şecaati de en güzel ve en mükemmel bir şekilde hayatlarına tatbik eden başta ‘şehidler’dir.

Kuvve-i şeheviyenin de ifrat mertebesi ‘fücur’dur. Yani Allahtan korkmayıp, insanlardan sıkılmayıp, fuhşiyat başta olmak üzere haramları günahları alenen, açıktan işlemektir. Tefrit mertebesi ise ‘humut’tur. Yani haramları işlemediği gibi helâl dâiresinden dâhî istifâde etmemektir. Âdeta bitkisel bir hayat yaşamaktır. Hadd-i vasatı ise ‘iffet’tir. Yani namuslu olarak bütün âzâlarını, hisler ve duygularını başta fuhşiyat olarak haramlardan muhafaza edip helâl dâiresinde yaşamaktır. Zâten, “Helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfidir; harama girmeye hiç lüzum yoktur.” Bu mertebeyi en başta kendi hayatlarına tatbik eden, başkalarına da güzel örnek olan sâlih insanlardır.

Bu noktada baktığımızda hikmet, şecaat ve iffeti harfiyen kendi hayatına tatbik edip, ifrat ve tefritten; cerbeze ve aklı kullanmamak; zulüm ve korkaklık; fücur ve humuttan tertemiz olarak en mükemmel bir şekilde hayatını devam ettiren, dost ve düşmanın ittifakıyla Muhammed-i Arabî (sav)’dir. İşte böyle bir Zât’ın yaptıklarının, yaşadıklarının, sözlerinin ve hareketlerinin her birisi, nev-i beşere, insanlara birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, îmân eden ve ümmetinden olan gâfillerin onun sünnetine ehemmiyet vermemelerinin veyahut sünnetini bozmak isteyenlerin ne kadar bedbaht ve fenâ olduklarını divaneler de anlar.

Demek ki Fâtiha’da “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!” dediğimizde Allah’tan şunu istiyoruz: “Ya Rabb! Bizi kuvve-i akliyenin hikmet mertebesine, kuvve-i gadabiyenin şecaat mertebesine, kuvve-i şeheviyenin iffet mertebesine hidâyet eyle! İfrat ve tefrit mertebelerinden bizleri muhafaza eyle!”

İşte “Emrolunduğun gibi istikamet bul!” bir cihette “Hikmet, şecaat ve iffetle yaşayınız!” demektir. Bu hakikati bize emrediyor. Hatta katiyetle şunu diyebiliriz: İslâmiyet, hikmet, şecaat ve iffet demektir. İslâmiyet’e inanıp kabul etmek, bunları kabul etmek demektir; Yani zulüm etmemek, cinayet işlememek, başkasının ırzına namusuna el uzatmamak, faiz yememek, ne insanların ne de Allah’ın hukukuna tecavüz etmemek demektir. İslâmiyet’i istememek ise, bütün bu menfî şeyleri kabul ediyorum demek mânâsına gelir.


KUR’ÂN ZAMAN GEÇTİKÇE TAZELEŞİYOR

Esasında Kur’ân ve Hadîs-i Şerîfler Peygamberimiz (sav)’in nübüvvetini ispat için yeter ve artar delilleri ihtiva etmektedir. Çünkü tarihe bakıyoruz, araştırıyoruz ve görüyoruz ki, bir bilim adamının, fikir ehlinin Kur’ân ve Hadis’ten almadan yazdığı kitaplar ve o kitapların içindeki bilgilerin birçoğu sekiz on sene geçtikten sonra geçerliliğini kaybediyor, yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Hatta dünyanın en zekî, en dâhî insanları kabul edilen Eflâtun, Aristo, Sokrat vs. gibilerin, yazdıkları kitapların üzerinden elli-yüz sene geçtikten sonra, neredeyse bu kitapların yüzde doksanı geçerliliğini kaybedip yanlış oldukları ortaya çıkıyor.


Hâlbuki Kur’ân ve Hadîs-i Şerîfler için bu kaide geçerli değildir. Kur’ân’ın 6666 âyetinin, aynı zamanda İmam Ahmet Bin Hambel, bir milyon Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ettiğine göre, milyonu geçen Hadîs-i Şerif’lerin üzerinden bin dört yüz küsur sene geçmesine rağmen bir tek âyetin veya bir tek hadîsin geçerliliğini kaybetmemesi, yanlış olduğu tespit edilmemesi, daima hakkâniyet ve doğruluk üzerinde gitmeleri âyetlerin hem lafzı hem mânâsı Allah’tan olduğuna ve Hadîs-i Şerif’lerin dahi mânâ itibârîyle Allah’tan geldiğine bir delildir. Demek Hazreti Muhammed (sav) hevâ-yı nefsiyle konuşmuyor. Kesinlikle onu Allah konuşturuyor; O da konuşuyor. İşte bu durum Kur’ân-ı Hakîm’in Allah’ın kelâmı olduğunu Hadîs-i Şerîf’lerin mânâsının da Allah’tan geldiğini isbât ediyor. Eğer bunlar bir insan fikrinin neticesi olsaydı, insanların yazdıklarında hata ve yanlışlar olduğu gibi bunlarda da birçok hata ve yanlış bulunacaktı. Mâdem elli-yüz sene değil bin dört yüz sene üzerlerinden geçtiği halde bunlar geçerliliklerini kaybetmiyorlar; Demek onlar Allah tarafından Hazreti Muhammed (sav) vâsıtasıyla bize geliyorlar.

Bedîüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor, tevazzuh ediyor (daha iyi anlaşılıyor).” Evet, nasıl ki insanlar doğuyor, büyüyor, ihtiyarlanıyor onların fikirleri ve bilgileri de onlar gibi ihtiyarlanıyor. Öyle de insanların sanatları tecrübeler neticesinde kemâle doğru gidiyor. İnsanların ilk yaptıkları bir cihazın modeli ile son yaptıkları aynı cihazın modeli ve mükemmelliği bir olmuyor. Bu da insanın âcizliğini ve eksikliğini ifade ediyor. Bu kural Cenâb-ı Hakk için geçerli değildir; İlk yaptığı sanat ile son yaptığı sanat arasında mükemmellik noktasında bir fark yoktur. Çünkü Allah sonsuz İlim, Hikmet ve Kudret sahibidir. İlk yarattığını en son ve en mükemmel model ile yaratıyor. Onun için sanatı arasında bir model değişikliği olmuyor. Aynen öyle de Allah, İslâmiyet’i ve Kur‘ân‘ın hükümlerini ilk olarak indirirken en son mükemmellikle indirmiştir. Zaman geçtikçe Kur’ân ve İslâmiyet’in hükümleri de gençleşiyor. Allah’ın hükümlerinde bir değişiklik söz konusu olmadığı gibi, onlara uymak saadet ve selâmet vesîlesidir. Onlara muhalefette ise şekâvet ve ebedî azap vardır.

Demek hadislerin ve âyetlerin hakkâniyetleri aynı zamanda onları bize getiren Habîb-i Rabbü’l Âlemîn’in de sıdkına ve nübüvvetine en kuvvetli bir delildir.
Allah hepimizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyleyip rızâsına mazhar eylesin. Âmîn.