SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

4 Ağustos 2010 Çarşamba

İslâm İlim Tarihinde Coğrafya


Coğrafî keşiflerle ilgili ilk yazılı bilgiler M.Ö. 530 yıllarına kadar uzanır. Denizci asker Hamonl'un hatıraları ve (uçsuz bucaksız denizlere dair) yolculuk hikâyelerinde, varılan yerler ve kurulan sömürgelerden bahsedilir. M.Ö.495–425 yıllan arasında yaşayan Heredot, dünyayı o zamanki bilgiler ışığında üçe ayırmıştı; Orient (Asya), Occident (Avrupa) ve Libya (Afrika). Dünyayı tanımak için, Akdeniz dışına çıkan Fenikeliler'den başka, Yunanlı, Mısır ve Kartacalı gezginler de ilk öncülerdendi. Ancak yine de dünya hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıydı. Asya'nın derinlikleri ve okyanusun ötesi bilinmiyordu. Sahip olunan bilgiler de yerlerini zamanla muharref Tevrat ve İncil'in akılla çelişen (aklın açıklayamadığı değil), dogmatik metinlerine bırakıyordu. Sonraları gerçek bilgiler efsaneler arasında kayboldu; dünya dümdüz bir mekân olarak tasavvur edilmeye başlandı.

İslâmiyet'in doğuşu ile birlikte, bilimde ve sanatta dünyayı daha gerçekçi bir şekilde tanıma yolunda önemli adımlar atıldı. Yeni dînin gerçeklerini anlatmak isteyen insanlar bütün dünyaya dağılıyordu. Ve dünya, maceracı-sömürgeci gelenekleri reddederek bütün insanları aynı ana-babanın çocukları ve hakikatin tebliğinde eşit muhatablar olarak kabul eden müstesna bir ahlâk anlayışıyla tanışıyordu.

Müslümanlar Amerika'ya ulaştığında, Henri'nin kurduğu okula mensup olan batılı gezginler "sis ve kaynayan dalgalar denizi" efsanesiyle meşguldüler ve yeni yürümeye çalışan çocuk gibi okyanus sularına ayaklarını daldırıp çekmeye başlamışlardı. Gerçekte Henri dünya tarihini değiştiren bîri değildi. Müslüman denizci ve gezginlerin birikimlerini kendi devleti için bir malzeme olarak kullanmak istiyordu. Ne yazık ki daha sonra herşey batılıların yazdıkları ile kaldı. (Ayrıntılı bilgi için bkz. M. Hamidullah, Makaleler ve A. Dilipak, Coğrafi Keşiflerin İçyüzü).

İSTİKRARLI ÇİZGİ:
Müslüman coğrafyacılara ait ilk ciddi ve çaplı eserlerin Halife el-Me'mun döneminde verilmiş olduğu görülür. "Me'mûniye haritası" olarak bilinen dünya haritası da onun zamanında yapılmıştır. "Mesalik ve Memalik" (Yollar ve Memleketler) adlı seyahatnamenin yazan İbni Hurdanbih ve "Suret-el Arz" (Yeryüzü Şekilleri) adlı kıymetli eserin sahibi Musa el-Harizmî'nin yanısıra, 'Kindî, Serahsî, Bettanî, Ferganî ve İbni Yunus gibi eser veren zatlara yine aym dönemde rastlıyoruz.

"Murûc-uz Zeheb" (Altın Çayırlar) adlı coğrafya ansiklopedisini derleyen el-Mes'udî, "Hudûd el-Âlem" (Dünyanın Sınırları) yazan Zeyd el-Belhî, ayrıca İbni Havkal ve İstahrî, takip eden dönemin önemli isimleridir.

Müslümanların, üzerinde yaşadıkları dünyayı tanıma arzusu, onları Hindistan'a, Çin'e, Sumatra'ya, Java'ya hatta Amerika'ya kadar götürmüştür. Bu hususta, Tacir Süleyman'ın "Ahbâr es-Sîn" (Çin Hakkında Bilgiler) ve "Ahbâr el-Hind" Şehriyar Ramehurmuzî'nin "Acâib-ül Hind" (Hîndistan'ın İlginç Yönleri) adlı çalışmaları zikredilebilir. Bkz. "The Ship of Suleiman", London, 1972).

JEODEZİ:
Jeodezinin kurucusu Birunî'dir. Müslümanlar, enlem ve boylan, dağların yüksekliklerini, Arz'ın çapını hesaplama çalışmalarının yanısıra, Yer yüzeyinin özellikleri ile ilgili matematikî araştırmalarda da bulundular. (Baranî, Sh. H., "Müslim Researcher in Geodesy" Islamic Culture, s.336-339).

Jeodezi ve matematikî coğrafya üzerine onbeş eser kaleme alan Birunî'yi detaylı ve hassas çalışmaları ile İbni Yunus takip eder. On üçüncü yüzyılda Ebu'l Ali el-Markuşî " Cami el-Mebadî vel, Gâyat" (Başlangıç ve Neticelerin Birleşimi) adlı eseriyle aynı konuda çığır açmıştı. Sarton, onun eserleri hakkında şunları yazacaktır: "Sadece İslâm dünyasında değil bütün dünyada matematikî coğrafyaya en büyük katkıyı yapmıştır." (Sarton, G. "An Introduction to the History of Science", c.II. Baltimore s. 41–42, 1931).

ZİRVE DÖNEM: İslâm coğrafya araştırmalarının Ortaçağda ulaştığı zirve, Birunî'nin "Tahdid Nihayet el-Amakin" (Şehirlerin Koordinatları) adlı eserinde görülür.

Müslümanlar onikinci asırdan Rönesans'a kadar coğrafya ilmini sistematik temellere oturttular. Bu dönemde "Muhbet-ed Dehr" (çağın seçimi) isimli eseriyle Dimeşkî, "Acaib-el Buldan" (Ülkelerin İlginç Yönleri) isimli çalışmasıyla Zekeriya el-Kazvinî, ayrıca Ebu'l Fida, İdrisî, Yakut ve İbni Batuta akla ilk gelen zirve şahsiyetlerdir. İdrisî'nin 1154'de tamamladığı, Batı Anadolu, Trakya, İstanbul ve Balkanlar'ın bir kısmını gösteren, yerleşim merkezleri ve bölgelerin ayrıntılı olarak tanıtıldığı coğrafya haritasının orijinali hâlen (Doğu) Berlin'deki İslâm Müzesi'nde bulunmaktadır.

Avrupa Rönesans'ının hemen arefesinde Müslümanlar denizcilik coğrafyasında önemli ilerlemeler kaydettiler. İbni Mâcid, Avrupa'yı kayda değer ölçüde etkileyen "Kitab el-Fevâid fi Usûl-i İlm el-Bahr vel Kavâ-id" (Deniz İlminin Temel Prensipleriyle İlgili Faydalı Bilgiler) adlı eseriyle oşinografinin temellerini atıyordu. "Tufan" (Typhoon) ve "Mevsim" (Monsoon) gibi birçok kelimeler aynı araştırmacının çalışmalarıyla batıda meteoroloji terminolojisine girmiştir.

Osmanlılar döneminde "Menâzır el-Âlem" (Dünya Manzaraları) adlı eserin sahibi el-Âşık ve Çin hakkındaki risalesiyle Hitaî belli başlı araştırmacılardandır. Fakat bu dönemde coğrafya ilmine en önemli ve çağını aşar nitelikteki katkıyı Piri Reis'in 16. yüzyılda çizdiği, Afrika ve Amerika kıtalarının da yer aldığı haritalar yapmıştır. Kâtib-i Rum olarak bilinen Seyyid Ali Reis ise "el-Muhît" adlı eseriyle deniz coğrafyasının gelişmesinde pay sahibi olmuştur.

Modern çağ coğrafyasına geçiş ise Kâtip Çelebi'nin "Cihannümâ"sıyla oldu. Bu eser, Evliya Çelebi'nin kendi devrinin beşerî coğrafyasına ışık tutan "Seyahatname" isimli eseriyle çağdaştır. Diğer yandan altını çizmeliyiz ki, İslâm, ilmi diğer sahalarda olduğu gibi coğrafyada da yalnızca gayretinin bazı sonuçlarını geliştirip Batı'ya aktarmakla kalmadı; aynı zamanda Rönesans’ı da hazırlayarak son dönem batılı kaynaklardan da yararlanmasını bildi ve batıdan kendisine bu geçici, diğer disiplinlerin geçişindeki türden bir tahribata yol açmayacak tarzda gerçekleştirdi (Nasr, S.H. İslâm ve İlim, s. 45).
***Jeo. Müh. Nevzat BAYHAN********

Dökülür deyip geçmeyin!!!


Dünya üzerinde çok sayıda ekosistem bulunmaktadır. Mükemmel bir denge içinde, âhenkli şekilde işletilen bu sistemler, vazife, yapı ve büyüklük bakımından birbirlerinden farklılık arz eder. Meselâ göller, akarsular, ormanlar, meralar ve tarlalar birer ekosistem olduğu gibi, ağaçların gövdesinde bulunan yosunların teşkil ettiği çevre de, kendine has bir mikro ekosistem olarak kabul edilir.

Ekosistemler, canlı (mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar, insanlar) ve cansız (kayaçlar, topraklar, yeryüzü şekilleri, iklimler, organik bileşikler vb.) varlıkların bir arada mükemmel bir bütünlük teşkil etmesiyle kurulmuştur. Bu varlıklar arasında; enerji alışverişi, beslenme, barınma, ayrıştırma, rekabet, göç ve benzeri birçok karmaşık hâdise cereyan etmektedir. Madde devridâimi (gıda maddelerinin, karbon, oksijen ve suyun devamlılığı) ve enerji transferi gibi iki temel vazifeyi yerine getiren bu hâdiseler, canlıların hayatı açısından büyük ehemmiyet arz etmektedir. Bir ekosistemdeki canlılar ile hayat ortamları arasındaki münasebetler, biyolojik ve fizyolojik aktiviteler problemsiz bir şekilde devam ettiği sürece, ekosistemdeki tabiî denge (dinamik denge) devam ettirilir.

Orman ekosistemleri ve dökülen yapraklar
Orman ekosistemi; ağaçlar, bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar gibi canlı varlıklar ile ısı, ışık, hava, su ve toprak gibi cansız çevre arasında karşılıklı münasebetlerin yaşandığı bir hayat mekânıdır. Bu karşılıklı münasebetlerden birinde meydana gelen bir aksaklık, bütün orman ekosistemi üzerinde menfî tesirlere sebep olabilir. Meselâ böcek istilâsı veya hava kirliliği gibi anormal hâdiseler sebebiyle yaprakların solması ve dökülmesi, sistemin temel unsuru olan ağacın vazifesine de menfî yönde tesir edecek ve bunun neticesinde orman ekosistemi zarar görecektir. Yaprağın sonbaharda tabiî seyrinde dökülmesine ise, sistemin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlayacak bir dizi hikmet dercedilmiştir. Yaprakların dökülmesiyle, onlarda birikmiş bazı zararlı maddeler (kalsiyumoksit kristalleri) ve tozlar bitkiden uzaklaştırılmış olur. Ayrıca, büyüme dönemindeki vazifelerini yerine getirdikten sonra, sonbahar yaklaşırken ağacı terk etmeye hazırlanan yaprağın içindeki gıda maddelerinin bir kısmı; sürgün, dal ve gövde kısımlarına gönderilerek depo edilir. Bu organlarda depolanan gıda maddeleri, ilkbaharda yeni filizlenecek yaprak ve sürgünlere gıda kaynağı olarak saklanır.

Topraktaki canlıları donmaktan korumakla vazifeli dökülen yaprak örtüsü olmasaydı, kışın havaların soğuması ile birlikte toprak içerisinde bulunan suyun viskozitesi (suyun kendi akışkanlığına karşı göstermiş olduğu iç direnç) artacak, bunun neticesinde de ağaçlar, ihtiyaç duydukları suyu, yeterli miktarda alamayacaktı. Şiddetli soğuklarda topraktaki su donar, buna karşılık dökülen yaprak örtüsü, toprağın üzerini bir yorgan gibi sararak donmaya mâni olur, böylece bitki ve ağaç köklerinin zarar görmesi engellenmiş olur. Yaprak örtüsü, sıcak ve kurak mevsimlerde de, toprağın kurumaması ve neminin muhafazası için mühim vazifeler görür.

Dökülen yapraklarda, topraktaki canlılar için 50’den fazla gıda maddesi bulunur. Bu canlılar tarafından parçalanıp ayrıştırılan yapraklar, bir taraftan bitkiler dışındaki canlılar için organik gıda maddesi olarak kullanılırken, diğer taraftan da, toprağın su tutma özelliği başta olmak üzere, birçok hususiyetini iyileştiren humus (en ince boyutta ayrışmış organik madde) meydana gelmesine vesile olur. Bu humus maddesi mikroorganizmaların muamelesinden geçtikten sonra, inorganik şekilde bitkilerin gıda maddesi olarak kullanılır. Görüldüğü gibi, ölü yaprak örtüsü, bir taraftan, topraktaki solucan benzeri hayvanlar ve mikroorganizmalar için yorgan vazifesi görürken, diğer taraftan da onların rızkı olur.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise, topraktaki canlıların kendi aralarındaki iş bölümüdür. Sayıları milyonları bulan çeşitli canlı (bakteri, mantar, hayvan) türleri, ölü örtüdeki bitki materyallerini, son derece modern bir fabrika gibi hiyerarşik bir sistem takip ederek ayrıştırma vazifesi görmektedir. Bir kısmı, lignin bakımından zengin, sert yaprak damarlarını yerken, bir kısmı da yaprağın yumuşak kısımlarını (protein, yağ, şeker, vb) yer. Böylece hem kendi hayatları, hem de yeni doğan yavrularının büyüyüp gelişebilmesi için gerekli gıdaları, dökülen yapraklardan temin ederler. Bu ayrıştırma sürecinin sonunda fotosentezin temel maddesi olan karbondioksit ve su açığa çıkarken, yaprağa ait şeker, nişasta, protein, selüloz, pektin vb. maddeler ile 50’den fazla mineralin toprağa karışması sağlanır.

Dökülen yapraklara gördürülen bir başka vazife de, toprağın fizikî ve kimyevî hususiyetlerinin iyileştirilmesidir. Zîrâ ana kayanın ayrıştırılmasıyla oluşturulmuş toprakta, bitki gelişimi için gerekli olan azot bulunmaz. Ancak yaprak gibi organik maddelerin ayrışma ürünlerinden elde edilen azot, diğer elementlerle birlikte su vasıtasıyla topraktan alınarak odun, kabuk, yaprak ve çiçek gibi organlara gönderilir.

Dökülen yapraklar ayrışıp, kadife gibi yumuşak humusa dönüşünce, toprağa sünger gibi bir yapı kazandırır. Bu ise, toprağın, hem bitkiler hem de içindeki mikroorganizmalar için gerekli su, gıda ve havayı depolamasını sağlamaktadır. Diğer taraftan toprağa, yaprağın bütün yaz biriktirmiş olduğu zehirli ve zararlı maddeleri temizleme, gelecek yapraklar için temiz gıda maddelerini ve suyu, kökler vasıtasıyla bitki organlarına göndererek gıda devridâimini sağlama vazifesi verilmiştir. Bu yolla orman toprağına kazandırılan mineral gıda maddesi miktarının, yüzlerce kilo mineral gübreye eşdeğer olduğu ifade edilmektedir.

Bu biyolojik faaliyetler, dökülen tek bir yaprağın bile boşuna yaratılmadığını, toprağın yaşanabilir bir sistem ve üretim yapılabilen bir çevre olmasındaki ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Dünyada mevcut bitkilerdeki yaprakların her yıl yarısı dökülseydi, belki de topraktaki birçok canlı gıdasız kalacak, toprağın kendisi de, kıraç arazilerde gördüğümüz gibi, bitkilerin yetişebileceği kıvama erişemeyecekti. Yeryüzünün kuzey ve güney yarımkürelerindeki mevsim dengesi de, dünyada her an yeşillikler vasıtasıyla oksijen üretilebilmesini mümkün kılmaktadır. Ayrıca kışın dahi dökülmeyen yapraklarıyla bazı bitkiler, dünyanın oksijen üretim kapasitesine her mevsim katkıda bulunmaktadır.

Her sonbaharda şahit olduğumuz yaprakların dökülmesi hâdisesi, bizlere ihtiyarlığı ve âhireti hatırlattığı gibi, yeryüzündeki hayatın devamlılığı açısından da ekolojik ve biyolojik hikmetler taşımakta ve hiçbir şeyin gâyesiz olmadığını düşündürmektedir. ***Alptuğ İMAMOĞLU***

Polenler Delil Olabilir mi?


Polen denince akla genelde bahar mevsiminde uçuşan tanecikler gelir. Bunlar, alerjik bir bünyeye sahip olanlar için, sıkıntı sebebidir. Çiçek üreme hücreleri olarak da tarif edebileceğimiz polenler, bitkilerin büyük çoğunluğunun, nesillerini devam ettirebilmesi için, hayatî öneme sahiptir. Toprağa düştükten sonra yeşeren tohum, mensubu olduğu bitkinin neslinin devamına vesile olur. Tohumdan hemen önce açan çiçeklerin ortasındaki erkek üreme organlarının baş kısmında, çiçeğin genel görünüşünden ayrı, ancak bitkinin bütün genetik özelliklerini taşıyan toz şeklinde hücre kümesi vardır. Bitki cinsine göre, bu erkek üreme hücresi tozcuklar, Kudreti Sonsuz'un emriyle ya ait olduğu çiçeği veya rüzgâr, sinek, böcek, karınca, kelebek, arı gibi vasıtalarla başka yerdeki aynı cins bir çiçeği döller. Bitkilerin çiçekli dönemlerinin akabinde, vazifesi biten polenler kaybolur. Polenlerin ömrü türden türe değişiklik gösterdiği gibi, polenin türü de, polen bırakma zamanına ve ağacın cinsine göre farklılık arz eder. Polenlerin ömrü, çevre şartlarına ve mevsim değişikliklerine bağlıdır. Polenlerin ortalama canlılık süreleri 30–40 gündür. En kısa ömürlü polenler yarım gün yaşarken, en uzun ömürlüler 56 gün yaşayabilmektedir. Başlangıçta sadece çiçek üreme organı olarak bilinen polenlerin, zamanla yüksek besin kaynağı ve önemli bir ilâç hammaddesi olduğu keşfedilmiştir. Kâinatta bulunan her şey gibi, bitkilerin bu minik canlı yapıları da, keşfedilmeyi bekleyen çeşitli özelliklerle donatılmıştır.

Palinoloji [Yunanca paluno (serpmek) ve pale (toz)] tâbiri ilk defa Hyde ve Williams tarafından 1944'te kullanılmıştır. Son yıllarda özellikle Avrupa, ABD ve Avustralya'da adlî vakaların çözümünde, adlî palinoloji (çiçek tozu, spor, polen ve tohumların adlî tıpta kullanılması bilimi) önem kazanmıştır. Adlî palinolojiye, adlî vakalarda elde edilen deliller üzerindeki polen ve spor tiplerinin tespit edilmesinde ve sözkonusu polen ve sporların daha önce tespit edilmiş ve sınıflandırılmış polenler ile karşılaştırılarak davaların aydınlatılmasında başvurulmaktadır. Polen analizleriyle çeşitli hırsızlık ve cinayet hâdiseleriyle, yasadışı madde bulundurma ve tarihî eser kaçakçılığı gibi vakalar aydınlatılabilmektedir. Dünyada bu konuda en tecrübeli kuruluş, Yeni Zelanda'daki Jeoloji ve Nükleer Bilimler Enstitüsü'dür.

Hemen her yerde polen bulunur. Adlî vakalarda, hâdisenin şekline göre polenlerin toplanması gerekmektedir. Adlî palinologlar, cesedin üzerinden veya vaka mahallinden alınan polenlerle; bunların tabiî olarak bulunduğu yer, zaman; şüpheli şahıslar ve şüpheli objelerle vaka mahalli arasında münasebet kurmaya çalışırlar. Alınan örnekten elde edilen polenler, önceden hazırlanmış detaylı polen haritalarıyla mukayese edilerek, hâdise aydınlatılmaya çalışılır. Meselâ bir ceset üzerindeki çamur, adlî palinologlar tarafından incelenir ve içindeki polenler tespit edilir. Bir bölgede çok nadir görülen bir ağaç türünden tabiata salınan polenlerin, o bölgeden tamamen farklı bir bölgedeki ceset üzerinde bulunması, maktulün başka bir yerde öldürülüp, daha sonra taşındığı konusunda bilgi verecektir.

Yeni Zelanda'da, motosiklet çalındığına dâir bir ihbar üzerine, polisler vaka mahalli incelemesini müteakiben bölgede arama yaparlar. Vaka mahallinin yakınlarındaki çamurlu bir tepede motosiklet terk edilmiş olarak bulunur. Başka bölgede şüpheli bir şahıs polisler tarafından yakalanır. Polisin, çalınan motosikletle ilgili soruları karşısında şüpheli şahıs, motorun çalındığı ve daha sonra bulunduğu ifade edilen bölgeye hiç gitmediğini belirtir. Şüpheli şahsın botları çamurludur. Polisin sorusu üzerine zanlı, çalıştığı fabrikanın bulunduğu bölgenin çamurlu olduğunu söyler. Bunun üzerine polis, zanlının botlarından, motorun bulunduğu yer ile hırsızlığın yapıldığı bölgeden ve şüphelinin çalıştığını söylediği fabrikanın civarından alınan çamur numuneleri incelenmek üzere lâboratuvara gönderir. İnceleme neticesinde, şüphelinin botlarından alınan çamur içerisindeki polen örneklerinin, motorun bulunduğu ve hırsızlığın olduğu bölgedeki çamurdaki polenlerle uyumlu, ancak çalıştığını ifade ettiği fabrika civarından alınan örneklerden farklı olduğu görülür. Deliller kendisine sunulduğunda zanlı, hırsızlık yaptığını itiraf eder.

Meşhur adlî bilimci Edward Locard'ın: "Her temas, bir iz bırakır." dediği gibi, her adlî vakada da suçlu farkında olmadan ya vaka mahallinden bir şeyler alır veya oraya kendisinden bir şeyler bırakır. Tabiattaki her şeye kendi lisanıyla bir şahitlik vazifesi yüklenmiştir. Bu yüzden adlî bilimcilerin, vakaları çözerken neyi, nerede arayacağını çok iyi bilmesi ve tabiatın lisanına kulak vermesi gerekmektedir.

İnsanoğlu, çevresinde sıradan gibi duran şeylerin aslında basit olmadığını fark ettiğinde, onların dilini anladığında ve kendi içlerinde ayrı birer âlem olduklarını idrak ettiğinde hâdiseleri daha iyi değerlendirebilecektir. Tabiatta bulunan canlı cansız bütün varlıkların, bildiğimiz ve bilemediğimiz birçok vazifesi olduğu, Yüce Yaratıcı'nın hiçbir şeyi boş yere yaratmadığı, gerçek mânâda bakmayı bilenlerin, her şeyden ayrı ayrı mesajlar çıkarabileceği muhakkaktır.

Kaynaklar
- www.msxlabs.org/forum/botanik/89159-palinoloji-polen-bilimi.html-30k
- www.gns.cri.nz/services/paleo/forensic.html
- Milne, L (1998) Forensic Palynology. Pollen and spores, Nature's Fingerprints of Plants.
30 Ekim–2 Kasım 2003. Kayseri
- Mildenhall DC. Institute of Geological and Nuclear Sciences, P.O. Box 30368, Lower Hutt, New Zealand.

Bitkiler Kuraklığa Nasıl Dayanır?


Yetiştikleri ortamlardaki iklim ve çevre şartları bitkilerin gelişmesine müsait olduğu gibi, hayatta kalmasını zorlaştıran çok aşırı uçlarda da olabilir. İnsanların sıkıntıda olduğunda 'strese' girmeleri gibi, bitkiler de hayatı zorlaştıran tabiat şartlarına karşı mühim derecede 'fizyolojik strese' maruz kalır. Bitkilerde stres; çevre kaynaklı veya biyolojik faktörlerin ayrı ayrı yahut beraberce bitkinin fizyolojisinde belirgin değişiklikler meydana getirmesi hâdisesi olarak ifade edilebilir. Bitkilerin mâruz kaldığı streslerin bazısı, patojenler (hastalığa sebep olan her türlü organizma ve madde) sebebiyle veya diğer organizmalarla rekabet durumlarında gerçekleşir (biyotik stres). Diğer stresler ise, kuraklık, tuzluluk, yüksek sıcaklık veya don gibi çevre şartlarından kaynaklanmaktadır (abiyotik stres). Ayrıca bitkilerde, birbirlerine yakınlıktan kaynaklanan stres tipleri de (coğrafî konum) mevcuttur. Bunların dışında gölge, ışıklandırma, yükseklik, topraktaki su ve mineral madde eksikliği-fazlalığı gibi şartlara bağlı stresler ile tabiî ve sun'î kirlilik veya iyonize edici radyasyonun tesirlerinden kaynaklanan stresler de mevcuttur.

Yeryüzünde bitki yetişebilen sahaların dağılımı göz önüne alındığında, kuraklığın sebep olduğu stresin, bitkiler üzerinde diğer stres türlerine nazaran daha tesirli olduğu görülebilir. Bitkilere, büyümeye ve verime tesir eden en yaygın çevre faktörü olan kuraklık stresine karşı, fizyolojik, biyokimyevî ve moleküler seviyede birçok uyum mekanizması bahşedilmiştir.

Kuraklık, uzun zaman yağmur yağmamasını ifade eden meteorolojik bir tabirdir. Kuraklığın sebep olduğu su kayıplarının bitkiler üzerindeki doğrudan tesirleri; genel olarak bitki hücrelerinde dokuların pörsümeye başlaması (turgor basınçlarının kaybolması), hücre uzaması ve bölünmesinin yavaşlaması-durması, çeşitli metabolik faaliyetlerin azalıp durma noktasına gelmesi, hücre çeperlerinde mekanik bozulmaların ortaya çıkması olarak sayılabilir. Kuraklığın dolaylı zararları ise; gözeneklerin (stomaların) kapanması sebebiyle azalan CO2 yoğunluğuna paralel olarak, fotosentez yoluyla madde üretiminin azalması, birçok enzimin aktif olmaması, fosfor gibi çeşitli besin maddelerinin hücre içerisine alımının yavaşlaması ve proteinlerin ayrışmaya başlaması olarak özetlenebilir.

Koruyucu Mekanizmalar
Kuraklığın menfî tesirlerine karşı, Cenab-ı Hak bitkileri savunmasız yaratsaydı, ne bitkilerin, ne onlar vesilesiyle hayatını sürdüren canlıların varlığı devam edebilirdi. Allah'ın (celle celâlühü) bitkilere bahşettiği koruma mekanizmaları, hücre kadar küçük bir birimde olabileceği gibi, fizikî olarak bitkinin çeşitli yerlerinde de kendini gösterebilir. Bitkilere bahşedilen bu koruma mekanizmaları, bitkinin yaprağı, kökü ve hücre içerisinde farklı şekillerde cereyan etmektedir.

Yapraklardaki koruyucu mekanizmalar
Varlıkları gayet nizam ve intizam içinde idare eden ve onların hayatlarını devam ettirebilmeleri için şartları hazırlayan Müdebbir Rabb'imiz, kurak bölgelerde yaşayan bitkilere (kserofitler) yaprak açılarını değiştirerek yüzeylerine gelen ışık miktarını azaltacak bir mekanizma bahşetmiştir. Bilindiği gibi ışık, yaprakta ısınmaya sebep olarak su kaybını artırabilmektedir. Bu sebeple, kurak bölgelerdeki bitkilerde ışık tesirinden korunmak için, yaprak yüzeyinde tüy ve kalın bir mum tabakası (kutikula) yaratılmıştır. Ayrıca, kuraklık tesiri ile yaprak yüzey alanında küçülme de meydana getirilerek su kaybı azaltılır. Meselâ, bir süs bitkisi olan Ctenanthe setosa'da rulo şeklindeki kıvrılma hususiyetiyle, ışığa maruz kalan yaprak alanı % 68'e düşürülmekte ve böylece terleme % 70 nispetinde azaltılmaktadır. Yaz boyunca kendilerine biçilen vazifeleri yerine getiren, ateş saçan hararete karşı da "Ey ateş, serin ve selâmetli ol."(Enbiya, 21:69) âyetini okuyarak yemyeşil kalabilen yapraklar, sonbahar gelince renkten renge dönüştürülerek sararmış hâlde kendilerini yere düşürmeye vesile olan rüzgârı bekler ve bu hâl dilleriyle Cenab-ı Hakk'ı zikreder.

Köklerdeki koruyucu mekanizmalar
Yapraklardaki koruyucu mekanizmaların yanında, kuraklığın artmasıyla birlikte bazı bitki köklerinin büyümesi hızlandırılarak, onların toprağın daha derin kısımlarından su emilimi yapmaları sağlanmaktadır. Böylece toprağın derinliklerinden gönderilen besin maddeleri ve su ile bitkilerin hayatları idame ettirilir. Herhangi bir duyu organına ve muhakeme kabiliyetine sahip olmadığı hâlde, bitkilerin suyun bulunduğu tarafa yönelmesini (Şekil 1) bazı fizik ve kimya kaideleri ile izah etmemiz, onların birer sebep perdesi olarak görülmelerine engel olmamalıdır.

Hücre içindeki koruyucu mekanizmalar
Sonsuz Kudret Sahibi, bitki hücresi içerisindeki absisik asit, prolin, karbonhidratlar ve potasyuma bazı vazifeler yükleyip, onlarla hususi mekanizmalar kurarak bitkinin kuraklığa karşı hayatını devam ettirebilmesini sağlamaktadır. Araştırmalar, kuraklık zamanında bitkilerin yapılarındaki absisik asit, prolin ve karbonhidrat miktarının arttığını göstermiştir.

Absisik asit
Kuraklık zamanında çevrede meydana gelen yıkıcı değişmelere cevap olarak yaprakta diğer hormon miktarlarında herhangi bir değişme olmazken, absisik asit miktarının 40 kat kadar artabileceği kaydedilmiştir. Bu değişme, kuraklık ve su stresinden bitkileri korumak için yapraklardaki gözeneklerin (stomaların) kapanmasına, bu da terlemeyle (transpirasyon) su kaybının azalmasına vesile olur. Lâboratuvarda kuraklık şartları meydana getirilerek yapılan deneyde kök dokularına absisik asit uygulandığında su ve iyon akışının arttığı gözlenmiştir. Absisik asite verilen bu vazife sayesinde, sadece azalan terleme ile turgor basıncı düzenlenmez, aynı zamanda köklere giren su da artırılır. Bunun için su geçirgenliği artırılır ve toprak-kök arasında su potansiyel farkında artışa sebep olan iyon alımı hızlandırılır. Ayrıca, bu mu'cizevî madde, bitkinin yaprak büyümesini baskı altına alma, ana köklerden ayrılan köklerin çıkışını ve kök büyümesini uyarma ile vazifelendirilmiştir. Kökler ve yapraklar üzerindeki absisik asitin bu tesirleri, aklı olmamasına ve herhangi bir matematik hesaptan mahrum olmasına rağmen, bitki köklerinin su emme alanında artışa, aksine yaprak alanında ise azalmaya yol açar.

Prolin
Proteinlerin temel yapıtaşı olan 20 aminoasitten biri de prolindir. Bu aminoasit, absisik asit ile benzer faydalara sahiptir. Meselâ, bitki kuraklık stresine maruz kaldığı zaman, bilemediğimiz bir mekanizma vasıtasıyla bünyesindeki prolin miktarı birkaç saniye içinde 80–100 kat artırılarak su kaybı engellenir.

Karbonhidrat
Bitkilerdeki karbonhidrat miktarının değişmesi, osmoz hâdisesine bağlı olarak, hücre içerisindeki suyun fizikî olarak kaybını engellemek için artırılması şeklinde olmaktadır. Osmoz yarı geçirgen bir zar vasıtasıyla, su nispeti fazla olan ortamdan az olan ortama su geçişi olarak ifade edilebilir. Kuraklık ile birlikte bitki hücresi içerisindeki karbonhidrat miktarına artma emri verilerek su potansiyelinin düşmesi, böylece suyun osmoz hâdisesiyle hücre dışına çıkışının engellenmesi sağlanmış olur.

Potasyum
Kuraklığa karşı bitkilere bahşedilen koruyucu mekanizmalarda potasyum mühim bir vazifeye sahiptir. Araştırmalar, potasyumun hücrelerde osmoz hâdisesinde görevli olduğunu ve kök uçları gibi aktif gelişmenin olduğu dokularda bulunduğundan, su alımını ve tutulmasını kuvvetlendirdiğini göstermektedir. Potasyumun bu vazifesi sayesinde yapraklardaki gözeneklerin açılması ve kapanması kuraklığa karşı bitkilerin lehine değişir. Gündüzleri gerçekleşen solunum sebebiyle teşkil edilen enerji kullanımı esnasında potasyum iyonları, gözenek kenarlarındaki destek (muhafız) hücrelerinin içine pompalanır ve neticede turgor basıncı artar. Böylece gözenek açık kalır. Geceleri ise, potasyum iyonları bu hücrelerin dışına çıkarılır. Bu durumda turgor basıncı düşer ve gözenekler kapanır. Bu sayede bitki, bünyesindeki suyu kaybetmemiş olur.

Cenab-ı Hakk'ın bitkilere bahşettiği bu koruyucu mekanizmalar son derece hassas bir muvazene ile işlemekte ve bu sayede yeryüzünde hayatiyet devam etmektedir. İnsanlar, kuraklığın sebep olabileceği tehlikelere karşı akıl ve irade gibi bütün imkânlarını kullanarak seferber olurken, Yaradan'ın bahşettiği koruyucu mekanizmalar sayesinde bitkiler, insanın aciz kaldığı ve kuraklıktan ölebileceği çöl şartlarında bile, uygun donanımlarıyla hayatta kalarak, Yaratıcılarına hâl diliyle şükürlerini arz ederler.

Kaynaklar
- Genç, M., Yahyaoğlu, Z., Fidan Standardizasyonu, SDÜ, Orman Fakültesi, Yayın No:75, Isparta, 2007.
- Kadıoğlu, A., Bitki Fizyolojisi, KTÜ, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Trabzon, 2007.
- Levitt, J., Responses of Plants to Environmental Stress. Akademic Pres, New York, 1972.
- Kalefetoğlu, T., Ekmekçi, Y., Bitkilerde Kuraklık Stresinin Etkileri ve Dayanıklılık Mekanizmaları, G.Ü. Fen Bilimleri Dergisi, 18(4): 723-740(2005).
***Zekeriya ŞÜKÜR***

Bilimde hamle için hangi zihniyet


İnsanoğlu mâhiyeti itibarıyla sıra dışı özelliklere sahiptir. Meselâ o özne-nesne, tesir eden-edilen, yapabilen-yıkabilen, icat-tahrip, zorunluluk-şans, otomatik-iradî, aklî-hissî, içedönük-dışadönük, öğrenmeye açık-kapalı, gelenekçi-değişimci gibi çeşitli unvanlarla anılan zıt kuvvetlerin ve tercihlerin tesiri altında hayatı idrâk eder, duyar ve yaşar.

Sosyolojik zâviyeden bakıldığında ise, insanda açık-kapalı, gelenekçi-ilerlemeci, yenilikçi-statükocu, teslimiyetçi-hamleci, statik-dinamik gibi zıt yönelişleri okumak mümkündür. Fert ve cemiyetin gelişme seviyesini, hayat standardını, bilim yapma derinliğini, araştırma ve geliştirme kapasitelerini belirleyen, yukarıda zikredilen birbirine zıt düşünce motifleridir.

Varlıklar arasında adalet ve barışı tesis edip korumayı gerektiren halifelik misyonunu yüklenen insan, bu âlemde tecrübe ve imtihana tâbi kılınmıştır. Bu tecrübe ve imtihanlardan birisi, fıtratına potansiyel olarak konmuş “varlık ve hâdiseleri değiştirme; tasarım ve yeniden inşa etme izin ve kapasitesini” ne ölçüde ve nasıl kullanabileceği konusudur. İnsan ve toplumların bu izin ve kapasiteyi kullanma biçim ve seviyelerini belirleyen zihin kalıpları (düşünme paradigmaları-değerler dizisi) vardır. Sağlıklı bir düşünce ve inanç sistemine sahip fert ve topluluklarda, ‘araştırma ve gözleme dayalı nimetlere şükür zihniyeti ve teslim-tevekküle dayalı sabır ve emniyet düşüncesi’ birlikte bulunur. Ayrıca bu iki zihniyetin ferdin dünya görüşünde sağlıklı şekilde temsil edilmesi, hakiki imanın gereğidir. Bu iki zihin şeması hakikatin birbirini tamamlayıcı ve dengeleyici iki yüzüdür. Ancak insanların akılla ‘ne bilinebilir, ne bilinemez; ne öngörülebilir, ne öngörülemez; ne önlenebilir, ne önlenemez; ne değiştirilebilir ne değiştirilemez’ gibi hususlarda algı ve idrak seviyelerinde mutabakatlar tek tip değildir. Fıtrat ve kişilikleriyle uyumlu olarak herkes, kendi anlayış ufkunda sınırlar çizmektedir. Başka bir ifadeyle hangi problem ve ihtiyacın; irade ve aklın kullanılmasına bağlı olarak çözülebileceği veya önlenebileceği konusunda mâkul çok sayıda doğru olabilir. Bu sorulara verilen cevaplara bağlı olarak, yukarıdaki iki anlayış ufkundan birisi, zihinlerde ağırlıklı olarak temsil edilir.

Akl-ı selim, sağduyu ve vicdan; her iki değer dizisini bir arada sağlıklı şekilde kullanmamız gerektiğini söyler. Şöyle ki, eğer problemin çözüm zamanı geçmemişse, birinci değer dizisine göre hareket edilip gerekenler yapılır. Alternatif çözümler üretilir ve(ya) en mâkulü seçilir. Ancak ilgili problemin çözümü noktasında geç kalınmış ise, o zaman ikinci değer dizisi tercih edilerek teslim-tevekküle dayanan sabır, emniyet ve kanâatin güzelliklerinden istifade edilir. Ancak zamanın geç mi, yoksa erken mi olduğunda; söz konusu problemlerin erken teşhisi, önlenmesi ve çözümünde pratikte ihtilaf yaşanmaktadır. Bazı durumlarda ihtilaf çözülse bile, yeterince azim ve kararlılık sergilenememektedir. Birçok durumda da nelerin aklın sınırlarını aşan ve teslim-tevekkülü gerektiren zorunluluklar içinde olduğu; nelerin de irade ve aklın sınırları içinde kaldığı konusunda belirsizlikler yaşanmaktadır. Bu belirsizliklere verilen cevaplar her durumda uygun bir insan fıtratına karşılık geldiğinden, tercih edilen cevaplarla bazı kişilikler birebir örtüşürken, bazıları da ayrışır. Bu durum eş zamanlı olarak farklı insan tabiatlarında, farklı anlayışların gelişmesine zemin hazırlar. Toplum liderleri ve yöneticileri, sözü edilen iki farklı değer dizisi ekseninde bu belirsizlikleri yönetmekle mükelleftir. Milletler de entelektüel kadrolarının sahip olduğu yukarıdaki zihin kalıplarından biriyle, bilim anlayışlarını ve politikalarını inşa ederler.

Tercih edilen zihin şemasına göre inşa edilen bilim politikaları, plânlanan araştırmaları farklı seviyelerde destekler. İki zihniyetin ortaya koyduğu bilim anlayışından birincisi, varlık ve hâdiseleri modelleyip anladıktan sonra, onların geleceğini kurgulayıp, yenilik ve çeşitliliğe dönük icat ve tasarım ağırlıklı araştırmalar yapmadır. Bu tür bilim yapma tarzında, var olanla yetinmeme karakteristiktir. ‘Araştırma ve gözleme bağlı olarak gelen nimetlere şükür’ eksenli paradigmayla daha çok örtüşen bu bilim yapma tarzında, yenilik üretme, problem çözme alternatiflerini çoğaltma ve Allah’ın genetik potansiyellere verdiği kabiliyetleri açığa çıkartarak yeni canlı ırkları üretme daha çok desteklenir. Hayatı kolaylaştıran tercih, çözüm ve teknolojiler; tefekkür ve hayret ufuklarında gezen bilim adamlarının daha çok şükretmesini gerektirir.

Bilimin ikinci boyutu; varlık ve hâdiseleri mevcut bilgilerin ışığında anlama, tasnif etme, onlardaki mânâları deşifre etme, tefekkürle hikmet azığına ve teslimiyet sırrına dönüştürme çalışmalarıdır. Bu seviyedeki bilim yapma tarzı, sağlıklı inanmanın veya hakiki imanın diğer yarısını teşkil eden ‘teslim-tevekküle dayanan sabır ve emniyet’ değerler dizisiyle daha çok örtüşür. Bu anlayış ufkuna göre, aklın temel fonksiyonu, var olanı anlamak ve ondaki hikmetleri devşirdikten sonra Yaratıcı’nın takdirine teslim olmaktır. Bu paradigmayı benimseyenler, koruma bilimini, var olan kaynak ve imkânları daha iyi yönetme stratejilerini ve risk yönetimini iyileştirmeye öncelik verirler. Teslimiyet ve sabrın derecesini yükselten bu zihin şeması, kanaatkârlığa ve mevcuda razı olma gibi bir davranışla oldukça uyumludur.

Birinci değerler dizisi, “eşya ve hâdiseleri teshir etme” imkânı veren aklı; hayal kuvvetini; sorgulayıcı, sentezleyici, icatçı ve keşfedici, inşa edici düşünme modüllerini sonuna kadar kullanarak, çözüm alanındaki alternatifleri çoğaltarak insanın problemlerini halletmeyi tercih eder. Nimetleri ve alternatif çözümleri çoğaltarak imtihanı kolaylaştırmayı öne çıkarır. Böyle bir zihniyet, gelişme, kalkınma ve ilerlemenin zihin modeliyle uyumludur.

İkinci değerler dizisi, “ riskleri azaltarak imtihanı kazanma şansını artırmaya” önem verir. Eşyayı teshir etme izin ve kapasitesini azamî seviyede kullanmanın risklerine, tehlikelerine daha çok vurgu yapar. Belirsizlikleri belirlenebilir, öngörülemezleri öngörülebilir kılma gayretlerine soğuk bakar. Sınırları belirsiz bu izin ve kapasitenin en az seviyede kullanılmasını; var olan nimet ve tercihlerle yetinilmesini; problemler karşısında teslimiyet ve sabır yolunun daha ağırlıklı kullanılmasının daha emniyetli olduğunu söyler. Neticede dengenin bir tarafın lehine değiştiği, kanaat, teslim-tevekkül-sabır ve emniyeti öne çıkaran baskın bir zihin şeması ortaya çıkar.
Farklı bilim anlayışlarına ve politikalarına götüren her iki zihin şeması (değerler dizisi), birbirini tamamlayan kısmî hakikatlerdir. Ancak hakikat çoğu zaman küllî değil, kısmî olarak pratiğe dökülmektedir. Bazı nimet ve güzellikler, birinci zihin şemasını yoğun kullanmaya bağlı iken, bazıları ancak ikinci zihin şeması aktif kullanıldığında ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, insana verilen izin ve kapasiteyi azamî kullanma şartına bağlı olarak, sahip olunabilen nimetlere şükür ile teslim-tevekküle dayanan sabır ve emniyetin, imtihanı kaybetme riskini azaltmanın rahatlığı, fert için eşit derecede önemlidir. Ayrıca bu iki zihniyeti aynı toplumda birlikte yaşatma gayreti, hakiki imanın birbirini dengeleyici iki boyutunu temsil eder.

Fertler, bu iki değerler dizisinden herhangi birini tercih edebilirler. Ancak bir ülkenin bilim politikaları, birinci değerler dizisinin tesirinde daha çok kalan insanlar tarafından şekillendirilirse, araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde yenilik ve çeşitlilik üretme, tasarımve icat güçlü şekilde teşvik edilir. İkinci değerler dizisinin tesirinde kalanlar tarafından şekillendirilen bilimde, var olan çeşitliliği ve dengeyi koruma, gelenekle ve mirasla yetinme güçlü şekilde desteklenirken, yenilik ve çeşitlilik üretme, tasarım ve icat; ikinci, üçüncü derecede kalır. Neticede her toplumda bilim az veya çok gelişir. Ama öne çıkan araştırma konuları ve daha çok teşvik gören projeler, yukarıdaki zihin şemalarından birinin ağır basmasıyla belirlenir.

Zihin yapılarını her iki doğru seçeneğin değişik kombinasyonlarıyla inşa eden toplumlar, geleceklerini bu zeminde inşa ederler. Toplumdaki gelenekçi-yenilikçi, değişimci-muhafazakâr gerilimini ve ayrışmasını bu iki zihniyetin ürünü olarak görmek mümkündür. Toplumda her iki yaklaşımı tercih eden ve hayata taşıyan insan gruplarını pratikte desteklemek gerekir ki, bu iki doğru ve güzelliğin meyvelerinden herkes istifade edebilsin. Bu iki zihniyet birbiriyle sağlıklı münasebet içinde bulunur ve bu durum sürdürülebilirse, dengeli ve gerilimden uzak bir toplum yapısı daha kolay inşa edilir. Bu iki zihniyet bir arada sağlıklı şekilde diyalogunu sürdüremezse, toplumdaki sıkıntı ve çatışmalar, kontrol edilemez seviyelere çıkar.

Geçmişte örneklerini gördüğümüz ve bilimde altın çağın yaşanmasına vesile olan bu zihin şemalarından biri, bu izin ve kapasiteyi, peygamberlerin mucizelerle gösterdiği ufka kadar kullanmayı teşvik eden “araştırma ve gözleme bağlı olarak gelen nimetlere şükür” eksenli paradigmadır. İnsanın dünya istasyonundaki imtihanının kolaylaştırılması, kendine verilen kabiliyetlerin ve iradenin hakkını vererek, azamî derecede kullanılmasına bağlıdır. “Teslim-tevekküle dayanan sabır ve emniyet” şeklindeki ikinci zihin şeması, imtihan noktasından varlıkları değiştirme, yeniden inşa etme iznini ve kapasitesini azamî seviyede kullanmayı riskli görür, var olanı anlamayı ve onunla kanaat etmeyi tercih eder.

Toplumun iç çatışmalara düşmeden geleceğe yürüyebilmesi için, liderlerin, üst seviye yöneticilerin ve bilim insanlarının çoğunluğunun birinci paradigmayı öne çıkaran kişilerden oluşması gerekir. Toplumun liderleri ve öncü bilim insanları ağırlıklı olarak “araştırma ve gözlem yapmaya bağlı olarak gelen nimetlere şükür” zihniyetini öne çıkarır; halifelik misyonu içinde gizlenmiş “eşya ve hâdiseleri, değiştirme ve kontrol edebilme izin ve kapasitesini” aklın ve iradenin hakkını vererek ahlakî çerçevede azamî derecede kullanırlarsa, toplumun maddî-mânevî seviyesini yükseltmede zorluklar yaşanmaz ve ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmaz. Aksine tercih ve davranışlarında ikinci değerler dizisi ağır basarsa, o toplumda zorlukları kolaylaştırmada sıkıntılar, hayat standartlarında düşüşler, problemleri önceden hissedip tedbir almada ve korunma stratejilerinin hayata geçirilme nispetlerinde düşüklükler; erken teşhis, tedavi, korunma teknolojilerini kullanılabilir ve erişilebilir kılmada yetersizlikler çok sık gözlenir. Neticede o toplumun insanî ve ekonomik gelişmişlik indeksi nispeten altlarda seyreder.

Bu iki zihniyet şemasının birlikte dengeli kullanımı, sağlıklı eğitim modelleriyle hayata taşınabilirse, Müslümanların kendi inanç sistemlerinden ve hak yoldan (sırat-ı müstakim) sapmadan hem bilim-teknolojiye dayanan ekonomik kalkınmayı yapabilmesinin, hem de demokratik ve çoğulcu bir toplum yapısını kendi iç dinamikleriyle inşa edebilmesinin önü açılır. Böyle bir sentez, inançlı bilim insanlarının genetik mühendisliği uygulamalarında, genetik ıslah teknolojileriyle yeni canlı ırkları üretme çalışmalarında, doğum öncesi erken teşhis ve irsî hastalıklardan korunma hususlarında, kök hücre uygulamalarında, organ nakli, hayatı uzatma, ihtiyarlığı önleme gibi temel ve uygulamalı araştırma sahalarında sağlıklı ve yapıcı düşünce açılımları ve çözümler üretmesini de kolaylaştırır. “Araştırma ve gözleme dayanan şükür” zihniyetini ağırlıklı olarak tercih eden bilim insanı, bu araştırmaları yapmanın ve bu teknolojileri kullanmanın insana verilen “varlık ve hâdiseleri yeniden inşa etme izni ve kapasitesini” azamî derecede kullanma yönünde irade beyanı olarak görür. Ahlakî, vicdanî mesuliyet içinde bu çalışmalara katılmanın ve ürünlerinden istifade etmenin önünde herhangi bir inanç engeli görmez. Elde edilen başarı ve nimetleri, bir yandan daha çok şükürde bulunmanın vesilesi görür, diğer yandan tecrübe ve imtihanın kolaylaştırılması istikametinde üretilen fırsatlar ve çözüm alternatifleri olarak algılar.

Hakiki imanın ve olması gereken hakikatin diğer yarısını teşkil eden “teslim-tevekküle dayanan sabır ve emniyet” eksenli zihin şemasını ağırlıklı olarak kullanmayı tercih eden bilim insanları ve kitleler ise, bu izin ve kapasiteyi azamî kullanma konusundaki endişelerini öne çıkarırlar. Var olanla yetinmeyi, verilene kanaat etmeyi, başına gelen musibetlere teslimiyet ruhu ve duygusuyla karşılık vermeyi ve sabır yoluyla imtihanı kazanmayı tercih edermiş gibi davranış sergilerler. Pratikte iki zihin şemasını tam dengeli kullanma yerine bir tarafın lehine ağırlıklı olarak kullanma ağır basar. Yukarıdaki sahalarda araştırma yapmanın avantajlarından ziyade risklerine daha çok dikkat çekerek, endişe ve korkularını dile getirirler. Bu sahalara yeterli araştırma-geliştirme bütçesi ayırmaya çok istekli davranmazlar.

Geleceğin Müslüman toplumlarında ekonomik kalkınmayı ve bilim-teknolojide ilerlemeyi belirleyecek husus, yukarıdaki zihin şemalarından hangisinin o toplumda daha ağırlıklı temsil edileceğidir. Zihin şemalarını üreten temel dinamiklerden biri, inanç ve mâneviyatın kaynağı olan dinî akidelerdir. Dolayısıyla inanç ve mâneviyatın farklı yorum ve açılımları; demokratikleşmeyi, insanî kalkınmayı ve ekonomik gelişmeyi kolaylaştırıp zorlaştırabilir.2 Müslümanlar için, ekonomik kalkınmanın, bilim-teknolojide öncü rol üstlenmenin, inanç seviyesindeki motivasyon dinamiği, “araştırma ve gözlem yapmaya bağlı olarak gelen nimetlere şükür” paradigmasında öne çıkan “varlık ve hâdiseleri değiştirme, tasarımlama, yeniden inşa etme iznini ve kapasitesini” peygamberlerin mucizeleriyle gösterdiği ufka kadar azamî derecede, ahlakî sorumluluk içinde kullanmayı teşvik etmekte saklı olsa gerek.

Dipnotlar
1. Bu makale Müslüman dünyasının geçmişten günümüze bilim karşısındaki duruşunu, Physics Today (Fizikte Bugün) isimli derginin Ağustos 2007 sayısında analiz eden Pakistanlı Fizikçi Pervez Amirali Hoodbhoy’un koyduğu teşhise, zihniyet yapıları çerçevesinde içeriden bir çözüm arayışı olarak da okunabilir. (Physics Today isimli dergi, Amerikan Fizik Enstitüsü tarafından aylık olarak yayımlanır.)

Evrimin Çıkmazı: "Kambriyen Patlaması"


Yaşı 4,5 milyar yıl civarında hesaplanan gezegenimizin, ilk 3,5 milyar yılında hayvan hayatından yoksun olduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık ilk 4 milyar yıla ait gözle görülür bir fosil kayıt bulunmadığı için, bu zaman zarfında yeterince hayvan olmadığı anlaşılıyor. Bugüne kadar yeryüzünün hiçbir yerinde metazoer (çok ve farklı hücreli) hayvan fosili 600 milyon yıl yaşlı tortul tabakalarda bulunmamıştır. Fakat, yaklaşık 550 milyon yıl önce, okyanuslarda oldukça hacimli ve çeşitli sayılabilecek bir hayvan hayatının ortaya çıktığı, bu döneme ait tortul kayaçlarda bulunan fosillerden anlaşılıyor. Bu, Kambriyen Patlaması hâdisesidir. Kambriyen Patlaması, yeryüzünün birçok yerinde görülebilecek çok sayıda fosilin aynı yaştaki tortul tabaka dizilerinde âniden ortaya çıkmasıyla göze çarpmaktadır. Beş yüz milyon yıl yaşlı kayaçlarda bu hayvanların fosilleri hem çeşitlidir, hem çok miktarda bulunmaktadır, hem de hâlen dünya üzerinde bulunan ana hayvan filumlarının (büyük grup, ana dal) büyük kısmının temsilcilerini içinde barındırmaktadır (eklem bacaklılar, yumuşakçalar, omurgalılar, halkalılar, derisi dikenliler).

“Kambriyen Patlaması” denilen süreçte, yeni türlerin ortaya çıkışı çok süratli cereyan etmiştir. Bir önceki hayvan çeşitlenmesinde (580 milyon yıl önceki Ediyakara hayvan topluluğu) muhtemelen çok az tür yaratılmıştır ve bunların herbiri çok küçük boyutludur; Kambriyen Patlaması’nda ise tamamen yeni (ve tamamen bugünkü) vücut plânlarına sahip çok sayıda yeni tür yaratılmıştır. Sebepler açısından, önce jeolojik ve atmosferik şartların bu hâdiseye hazır hâle getirildiği, sonra o günkü yeryüzüne ilk olarak gelmesi uygun canlıların yaratıldığı anlaşılmaktadır.

Fransız paleontolog Armand de Ricqlés, hâdiseyi, yavaş ve tedricî bir çeşitlenme değil, gerçek bir “zoolojik big bang” olarak tarif etmektedir: “Kambriyen’in başlangıcında, bugün bildiğimiz bütün büyük hayvan grupları ortaya çıktı. Fakat daha sonra bazı gruplar yokoldu. Kambriyen tortulları olmasaydı, Kambriyen Patlaması denilen, ilk kompleks ve orijinal vücut plânlarına sahip büyük hayvan gruplarının âni bir şekilde yaratılmış olduğu gerçeğinden kimsenin haberi olmayacaktı. Kambriyen’in başlangıcında, jeolojik ölçekte çok hızlı (20 milyon yıl zarfında) bir ortaya çıkıştı bu. Fakat Kambriyen’in sonlarına doğru, yeni filumların yaratılma oranı giderek azaldı ve nihayet Üst Kambriyen’de sıfıra düştü. Ordovisiyen’den (420 milyon yıl öncesi) sonra ortaya çıkmış başka hiçbir büyük hayvan grubu belgelenmemiştir.”(1)

Keşfin tarihçesi
Jeoloji, 19. yüzyıl başlarında, yakıt ve maden arama gibi daha çok ekonomik sebeplerle şekillenmiş yeni bir bilim dalıydı. Bu faydalı maddelerin keşfi, kayaçların izâfî yaşlarını bulmaya bağlıydı. Zamanla, fosillerin geçmişteki hayatın kalıntıları olduğu (İbn-i Sîna ve Bîrunî bu düşüncenin yüzlerce yıl önceki öncülerindendi) ve böylece kayaçların izâfî yaşlarının belirlenmesinde pratik ve güvenilir bir metot sağlayabileceği anlaşıldı. Fosillerin yardımıyla jeologlar kısa zamanda yeryüzündeki tortul tabakaları zaman birimlerine ayırmaya başladılar. 1823’te İngiliz jeolog Adam Sedgewick böyle bir birimi Kambriyen olarak isimlendirdi. Sedgewick’in, Galler bölgesinde incelediği tortul kayaçlar çok kalın fosilsiz tabakalardan oluşuyor, bunların üzerine trilobit ve brakiyopod ihtiva eden kalın tabaka dizileri geliyordu; en önemlisi de, fosilsiz tabakalarla fosilli tabakalar arasındaki geçiş tedricî değil, âni idi.

Fosilli tabakaların altındaki daha yaşlı tabakalara Prekambriyen (Kambriyen öncesi) denilecekti. Kambriyen periyodu Sedgewick’in Galler’de belirlediği fosilli tabakaların çökeldiği zaman olarak tarif edildi. Yaş tayin metotlarıyla, bu periyodun yaklaşık 540 milyon yıl önce başladığı ve 490 milyon yıl önce sona erdiği tahmin ediliyor. Sedgewick, Kambriyen’in tabanını ilk trilobit fosillerinin bulunduğu tabaka seviyesi olarak tarif etti ve bu görüş bir asır boyunca geniş kabul gördü. Dünyanın neresinde olursa olsun, trilobit ihtiva eden tabakaların fosilsiz tabakaların üzerine geldiği yer Kambriyen’in tabanını işaret ediyor olarak kabul edildi. Fakat yakın zamanda, Kambriyen’in tabanının tarif edilme şekli değişti. Bugün bu seviye Sedgewick’in Kambriyen tabanının da altı olarak değerlendireceği (daha alt) bir seviyede belirtiliyor. Bugün jeologlar özel bir iz fosilin görülmesini (hayvanın korunmuş sert kısımlarından ziyade, hareket, davranış ve beslenme tarzının fosil kaydını) Kambriyen sisteminin tabanı olarak kullanıyorlar.

Sedgewick’in böyle âniden ortaya çıkan büyük ve kompleks fosilleri keşfetmesi Darwin için bir sıkıntı kaynağı oldu. Darwin, Türlerin Menşei’nde Prekambriyen döneminin uzun zaman sürmüş ve canlı yaratıklarla kaynamış olması gerektiğini ifade etmişti. Peki, ama bu yaratıkların fosilleri neredeydi? Eğer Darwin haklı olmuş olsaydı, Sedgewick ve diğerlerinin bugün Kambriyen olarak bildiğimiz en alt tabakalarda topladığı kompleks yapılı yaratıkları netice verecek, bunlara benzer ama basit haberci yaratıkların yeraldığı uzun bir evrim periyodunun geçmesi gerekecekti. Darwin, teorisine yöneltilen bu en sıkı tenkidi asla delillerle yalanlayamamıştır. Bunun yerine, fosil kayıtların noksanlığı karşısında söylenip durmuş ve yeryüzünün her tarafında ilk trilobitli tabakaların hemen altında eksik tabakalar olduğuna inanmıştır. Darwin, Prekambriyen yaşlı fosillerin varolması gerektiğinden emindir. Evet, Prekambriyen yaşlı fosiller de vardır, fakat bunlar Kambriyen tabakalarının hemen altındaki Prekambriyen tabakalarında bulunmaktadır, ve hem seyrek, hem çok küçük, hem de en önemlisi, iskeletsizdirler. Bir başka deyişle, küçük boylu iskeletsiz fosillerden büyük boylu iskeletli fosillere âniden geçilmektedir. Bu durum, “evrim” diye bir sürecin sözkonusu olmadığını, zamanı geldiğinde İlâhî Kudret’in yeni canlılar yarattığını paleontolojik açıdan da teyid etmektedir. Dolayısıyla Kambriyen Patlaması, Yaratılış’ı kabul etmeye yanaşmayan jeoloji ve biyoloji câmiası açısından bu gezegen üzerinde “çözülmesi en zor hâdiseler”den biri olarak görülmeye devam etmektedir. Neticede, çok çeşitli iri hayvanların 600 ilâ 500 milyon yıl öncesi arasında ortaya çıktığı düşüncesi bugün genel kabul gören bir husustur.

Kambriyen Patlaması’ndan önceki durum
700 milyon yıl önce ise, Prekambriyen’in büyük kısmında yeryüzündeki hayatın hâkim tipi olan stromatolitlerin (bakterilere inşa ettirilen tabakalı yapılar) çeşitliliğinde süratli bir azalma meydana geldi (bunlar 500 milyon yıl önce gezegen üzerinden neredeyse silinecekti). Çünkü, birçoğu küçük solucan görünümlü olan ilk otçul hayvanlar gıda olarak stromatolitleri kullanıyordu. Bu küçük otçullar, fosilleşecek mineralli iskeletleri olmadığı için fosil kayıt bırakmadılarsa da, mevcudiyetleri bugün dolaylı olarak gösteriliyor. O günkü karalar liken ve belki birkaç basit yapılı bitki hâriç büyük ölçüde kıraçtı; ağaç, funda, gövdeli bitki yoktu. Köklü bitkilerin yokluğundan dolayı, karaların yüzeyine az miktarda toprak tutunmuştu. Bununla birlikte, her ne kadar bugünkü denizlerden açık farklılıklar taşısa da, sığ sularda hayat muhtemelen yaygındı ve kompozisyonu süratle değişiyordu. Böylece sahne, Kambriyen Patlaması için hazırlanıyordu. Mevcut işaretler gösteriyor ki, hâdise denizlerde cereyan edecekti.

- Birinci Perde: Ediyakaralar
İlk Perde’de, yaklaşık 580 milyon yıl önce garip denizanaları ve solucanlar, hava yastığı görünümlü acaip organizmalar yaratıldı. Ediyakara faunası olarak bilinen bu canlıların büyük ölçüde 550 milyon yıl öncesine kadar devam ettikleri zannediliyor. Ediyakara faunası Cnidaria ve Ctenophorata (denizanası, denizlalesi, bugünün yumuşak mercanları) filumunun üyelerine, saplı denizlalesi görünümlü (bugün deniz pensleri olarak bilinen ve hâlâ oldukça yaygın olan) hayvanlara benzemektedir. Faunanın diğer üyeleri daha çok solucan şekillidir.

1940’larda Avustralyalı jeolog, R.C. Sprigg, çok kurak, ıssız ve izole bir bölge olan Güney Avustralya’nın Ediyakara Tepeleri’ndeki dağınık kumtaşı formasyonlarında garip görünüşlü fosil kalıntılar buldu. Fosiller korunmuş iskelet gibi yapılar olmaktan ziyade, kumtaşları üzerinde basit baskı izleri gibiydi. Bazıları solucan, bazıları dev yaprak, bir üçüncü grup ise dairevî şekilliydi. Sprigg bunları, büyüklüğü 2 santimetreden 1 metreye değişen, “sert kısımları eksik, dünyadaki en eski hayvanların fosili” olarak tarif etti. Bazı durumlarda bunlar büyük (yaklaşık 1 metre uzunlukta) organizmalardır. Bunlar ne ağza ne de anüse sahiptirler. Şekilleri, içlerine pamuk doldurulup dikilmiş tüpsü yapılara benzemektedir. Sonraki kırk yıl zarfında, başka yerlerde de Ediyakara fosilleri keşfedildi. Rusya’nın Beyaz Deniz bölgesinde, Sibirya’nın kuzeyinde, Newfoundland’de (Kanada) ve Namibya’da bu garip yaratıkların fosilleri korunmuş hâldeydi, ve Prekambriyen sonunda bütün dünyaya yayılmış olduklarını gösteriyordu (Bu bölgelerin en yaşlılarından bazıları Newfoundland’deki Mistaken Point’de bulunanlar olup 565 milyon yıl yaşlıdır). Ediyakaralar’dan sonra, Kambriyen Patlaması’nın ikinci perdesiyle hayvanî organizma oldukları kesin olan yaratıklar sahneye çıkacaktı.

- İkinci ve Üçüncü Perde: İz fosiller ve küçük kabuklular
İkinci Perde’de, yeni bir oyuncu grubu öncekilerden birçoğunun yerini almaktadır. Bunların varlığı, bıraktıkları çizgi, işaret ve izlerden anlaşılmaktadır; gerçek “vücud” fosilleri (kalıntıları) yoktur. Ediyakaralar hayatlarını oturdukları yerde geçirmişken, bu ilk iz fosiller, hareket kâbiliyetiyle yaratılmış, nispeten daha büyük boyutlu hayvanların (belki büyük veya yassı solucanların) varlığını gösterirler.

Üçüncü Perde’de sahneye ince kalkerli tüpler ve yumrular, bükülmüş burulmuş omurgalar çıkar. Boyları bir buçuk santimetreyi bulmaz. Hepsi hayvan organizmalarına aittir, fakat orijinal durumlarını tasarlama imkânı hâlen yoktur. Bazıları, parçalanmış büyük iskeletlerin kalıntılarıdır. Büyük kısmı ise, çok elemanlı iskeletlere ait tek tek bulunmuş parçalardır; meselâ bir kirpi balığı omurgası gibi. Bu küçük kabuklu fosiller ilk olarak, yaklaşık 545 milyon yıl yaşlı kayaçlarda bulunmuştur. Mineral iskelete sahip bu ilk büyük (boyları bir buçuk santimetreye ulaşmayan) hayvanların fosilleri, yeni bir yaratılış hâdisesinin cereyan ettiğini göstermektedir.

- Dördüncü Perde: Trilobit toplulukları
Bu safhada, önceki aktörlere göre bize daha tanıdık hayvanî organizmalar yaratılmıştır. Bunlar: ilk trilobitler (üç loblular), brakiyopodlar (kolsu ayaklılar), molluskalar (yumuşakçalar) ve ekinodermlerdir (derisi dikenliler). Bunlar, önceki üç perdede yaratılanlara göre hem boy, hem sayı olarak daha büyüktürler. Bunun en açık delilleri, Washington Eyaleti’ndeki (ABD) Addy kasabası civarındadır. Burada üstüste çökelmiş binlerce kuvarsit tabakasının en alttakileri fosil ihtiva etmemekte, fakat yukarıya doğru âniden, sanki bir sihirli değnek değmişçesine çok fazla fosilin (“fosil kaynıyor” dedirtecek ölçüde) yeraldığı görülmektedir. Burada, brakiyopod denilen küçük istiridyelere benzer kabuklu yaratıkların, ayrıca sünger ve çok küçük bir-iki yumuşakçanın kalıntıları yeralmaktadır. Fakat Addy’de fosil ihtiva eden ilk katmanlardaki, dolayısıyla bu perdedeki aktörlerin en yaygın, en çeşitli ve en belirgin üyesi trilobitlerdir. Boyları mikroskobik seviyeden 1 metreye kadar değişir. İçlerinde en iyi teşhis edilen cinsin Olenellus olduğu en eski trilobitler dikenlidir; bazıları halkalı solucanlara benzer, hilâl veya yarımay şeklinde büyük gözleri vardır. Hepsi bacak, ayak ve solungaçlara sahiptir; deniz tabanındaki tortulları ve belli maddeleri yutarak beslendikleri anlaşılmaktadır. Trilobitler hâlen yaşayan canlılar içinde en fazla atnalı şekilli yengeçlere benzer. Çok sayıda dikenleri, miğfere benzeyen başları, kendilerine has gözleri vardır.(2) Darwin’in teorisi eğer doğru olsaydı, ilk kompleks hayvan fosillerinin trilobitten de daha basit olması gerekirdi. Bu gözlem, kompleks hayvanların Yeryüzü’nde evrim öncüleri olmaksızın birdenbire yaratıldığını göstermektedir. Bu sanki, bir orkestranın ilk başta bir ses uyarısı olmaksızın zor bir şaheseri çalmaya başlaması gibi birşeydir.

British Columbia’daki (Kanada) meşhur Burgess Shale fosil hayvan topluluğu, trilobitlerin hayat tarzına dair önemli bilgiler sağlamıştır. Bu eski ortamlarda oksijen yokluğundan dolayı, hayvanların yumuşak kısımları bile korunmuştur, ve bu kalıntılar uzak jeolojik geçmişe emsalsiz bir pencere açarlar.

Dördüncü Perde’deki grubun yaklaşık 530 milyon yıl önce yaratıldığı tahmin ediliyor, çünkü daha önce gözükmüyor. Fosil kayıtlardan, sonraki 30 milyon yıl zarfında bu gruba ait çok çeşitli türlerin yaratıldığı anlaşılıyor. Ve yaklaşık 500 milyon yıl önce Kambriyen Patlaması sona eriyor.

Büyük ve kompleks bir yaratılış: Kambriyen Patlaması
Yeryüzünde hayvan hayatı, “tedricî evrim” terimiyle iddia edildiği şekilde bir süreç geçirmiş değildir. Hayvanlarda türden türe geçiş şeklinde herhangi bir değişikliğin görülmediği, sakin geçen uzun periyotların sonunda, âni denilebilecek zaman zarfında büyük sıçramalar şeklinde yeni yaratılışların meydana geldiği görülmektedir. Bu “eşikler”, paleontologlar Douglas Erwin, James Valentine ve David Jablonski tarafından, Scientific American dergisindeki bir makalelerinde (1997) şu şekilde ifade edilmiştir: “Son 3,5 milyar yılın fosil kayıtları, biyolojik formların tedricî bir birikimini değil, tek hücrelilerin vücut plânlarından zengin çeşitlilik arzeden hayvan filumlarının vücut plânlarına âni bir geçişi göstermektedir.” Bunun öncesinde, dünyadaki hayat 4 milyar yıl öncesiyle 2,5 milyar yıl öncesi arasında prokaryotlarlaa 2,5 milyar yıl öncesiyle yaklaşık 550 milyon yıl öncesi arasında ise, nemli ve yapışkan küflerle, ayrıca ökaryotlarınb ilk temsilcileri olan diğer algler ve tekhücreli hayvanlarla karakterizedir; yani herhangi bir tedricî evrim görülmemektedir. Hayat tarihi, sabit tempoda devam eden ilk 3,5 milyar yılın sonunda, âniden yeni ve yüksek bir durumla karşılaşmıştır.
Hâlen mevcut çeşitli hayvan filumları üzerinde yapılacak bir inceleme, aslında Kambriyen’den beri varolan birkaç düzine vücut plânını incelemek demektir, ve burada üç büyük sürpriz sözkonusudur.

Bugün yeryüzündeki on milyonlarca hayvan türünün sadece 28-35 arasında filuma ait olduğunu keşfetmek 19.-20. yüzyıl paleontologları ve zoologları için ilk sürpriz olmuştur.

İkinci ve belki de en şaşırtıcı sürpriz, bu filumların hepsinin Kambriyen sonunda birden ortaya çıkmış olmasıdır. O dönemden sonra, yani son 500 milyon yıl boyunca tek bir yeni filum görülmemiştir. Kambriyen tabakalarında her filumun fosil kaydı vardır.
Üçüncü sürpriz ise, Kambriyen’de bugünkünden daha fazla sayıda hayvan filumu ve ana vücut plânı yaratılmış olduğudur. Fakat bugüne gelirken, filum gibi yüksek taksonların sayısı azaltılmış, yeni türler yaratılmıştır. Gould ve diğer bazı paleontologlar, Kambriyen’de, hâlen yaşayan 35 farklı filumdan daha fazla, 100 civarında filum olduğunu iddia etmektedirler.(3) Yani Kambriyen’den sonra vücut plânlarındaki farklılıklar azalmış, ve bunu çeşitlilikteki artış takip etmiştir. Kambriyen’i takip eden yüz milyonlarca yıl zarfında, tabiat sahnesinde arka arkaya yeni yaratılışların olduğu fosil kayıtlardan anlaşılmaktadır. Benzer çevre şartlarında benzer vücut tiplerinin zuhur etmiş olması aslında, her canlıyı Tek Bir Yaratıcı Zât’ın yarattığını bir defa daha teyid etmektedir. Meselâ, omurgalıların ataları Kambriyen’de veya hemen akabinde ortadan kalkmış olsa bile, yeryüzü şartlarında suda yüzmek için optimal durumu temsil eden belkemiği ve omurga, Yaratıcı tarafından sonraki devirlerde tekrar, fakat bu defa yeni türlere verilmek suretiyle bir daha yaratılmıştır.

Kambriyen Patlaması’ndan önce çevre şartlarının hazırlanması
Kambriyen Patlaması’nda çeşit çeşit hayvan filumlarının yaratılmasından önce (Prekambriyen’de) çevre şartlarında önemli değişiklikler ortaya çıkmıştır. Önce, 800-600 milyon yıl öncesi arasında yeryüzü soğumuştur.

- Oksijen oranının kritik (eşik) değere gelmesi
Bu hipoteze göre, atmosferde ve suda oksijen miktarı kritik bir seviyeye ulaşmış, hem hayvan biyokimyası, hem de yeni, çeşitli ve daha büyük hayvanların yaratılması ve yaşatılması açısından uygun sebepler var edilmiştir. Böylece sert iskelet yapısına sahip hayvanlar (ilk omurgalılar veya omurgalıya benzer hayvanlar) ilk defa bu dönemde (Kambriyen) yaratılmıştır. Daha önce oksijen bu denli bol değildir, ve bu sebep çerçevesinde, sadece omurgasızlar yaratılmıştır. Çünkü hayvanî organizmalarda iskelet yapısı için gerekli minerallerin oluşması ve çökelmesi oksijen azlığında görülmemektedir.

- Besinlerin artması ve sakin ara dönem
Bir tarla gübreye ihtiyaç duyduğu gibi, ekosistemler -ve bilhassa su ekosistemleri- de, yüksek verimliliğin ve ürün çeşitliliğinin korunması için organik ve inorganik besin desteğine ihtiyaç duyarlar. Kambriyen Patlaması’nın hemen arifesinde âni ve önemli bir besin artışı görülmektedir. Bu dönemde oluşmuş kayaçlarda en yaygın görülen minerallerden biri, hayat için gerekli kılınmış inorganik besinlerin en önemlilerinden olan, fosforca zengin fosforittir (diğerleri nitrat (-NO3-) iyonu ihtiva eden nitrik asit tuzu- ve demirdir). Paleomanyetizma verileri, kıtaların büyük kısmının Kambriyen döneminde 10-15 milyon yıl boyunca hareket ettiğini gösteriyor. Kıtaların konumu; sıcak ve soğuk su akıntılarının nereden geçip nereye gideceği, buzul takkelerinin oluşumu, hatta atmosferdeki sera gazlarının miktarı gibi, global iklim üzerinde önemli tesirde bulunur. Muhtemelen kıta hareketlerine bağlı olarak okyanus akıntılarının dolaşımında global değişiklikler olmuş, derindeki suların okyanus yüzeyine doğru taşınmasına vesile olan tabandan su kaynakları çıkışı başlamıştır. Böylece dip tortullarında kilitli tutulan besinler serbest kalmış ve sığ sulardaki canlılara ulaştırılmıştır. Bu hipoteze göre, bu yeni tektonik faaliyete eşlik eden “fosfatlı besinlerin serbest kalması” hâdisesi Kambriyen Patlaması için şartların hazır olduğunu haber vermiştir.

- Geç Prekambriyen’de (600 milyon yıl önce) iklimin ılımanlaşması
Mevcut veriler, 800 milyon yıl önce başlayan ve 200 milyon yıl devam eden buzul ilerleme-gerileme sürecinden sonra, 600 milyon yıl önce buzullaşmanın bittiğini, uzun sürecek bir ısınma dönemine girildiğini, bunun da, Kambriyen Patlaması için tabiî bir sebep olabileceğini göstermektedir.

Biyolojik şartların hazırlanması
Kambriyen’deki âni canlı çeşitlenmesinin meydana gelmesine sebep olarak dört biyolojik şartın mevcudiyetine inanılmaktadır: bizzat hayatın önceden varolması; oksidativ metabolizmanın varolması (oksijen varlığında yaşama ve büyüme kâbiliyeti); Ökaryalarda cinsiyet gelişimi; daha kompleks hayvanların yaratılmasından önce tek hücrelilerin mevcudiyeti. Bunların olduğu bir yeryüzüyle, Dünya’nın yaratılmasından 4 milyar yıl sonra, yani Yerküre tarihinin yaklaşık % 85’i geçtikten sonra karşılaşmaktayız. Bu noktada, Kambriyen Patlaması’nın öncesinde hazırlanmış sebepler olarak diğer önemli biyolojik faktörler şunlar olabilir:

- Mineralli iskeletlerin zuhuru
İskelet, hayvanlarda büyük vücut açısından önem arzeder. İskelet; organizmanın av olmak, su kaybedip kurumak ve morötesi ışınlardan daha çok etkilenmek gibi birçok tehlikeden korunmasında, kasların birbirine bağlanıp hareket imkânının ortaya çıkmasında ve vücut şeklinin muhafazasında önemli fonksiyonlar görür. Bu gibi yapıların yaratılmasında sebep açısından oksijen seviyesi iki noktada önemlidir: Birincisi, örtü görevi gören kabuk şeklindeki büyük iskeletlerdir (ilk trilobitlerde ve yumuşakçalarda mevcuttur), ve bunlar vücudun yumuşak kısımlarına deniz suyu girişini engeller. İlk hayvanlar, deniz suyundaki oksijenin muhtemelen vücut duvarından adsorbe edilmesiyle solunum yapıyordu. İkincisi, bir kabuğun varlığı, büyük vücut yüzeyinin, bu tip bir solunumu uzun zaman yapamayacağı mânâsına gelir. Düşük oksijen şartlarında, hayvanlar yeterli oksijeni alacak zaman bulamazlar; bir vücut örtüsünün işin içine girmesi problemi daha da zorlaştırır. Bu yüzden tıpkı kabuklar gibi iskeletler de, deniz suyunda yüksek oksijen seviyesine ulaşılıncaya kadar yaratılmamışlardır.
İskeletin tabiat sahnesine çıkması, basitçe önceki vücut plânlarına ilâveten olmuş değildir. Çok hücreli (kompleks yapı ve fonksiyonda) ve vücut plânları da farklılık arzeden hayvan filumları iskeletle birlikte bir anda yaratılmışlardır. İskelet sisteminin parçaları olarak yaratılan bacaklar, çeneler ve destek yapıları yeni hayat tarzları, ve yeni çevre şartlarıyla yeni tip münasebetler demektir.

Çeşitlilik ve farklılık
Kambriyen Patlaması’nın can alıcı ve tartışmalı yanlarından biri çeşitlilik ve farklılık kavramlarıyla ilgilidir. Türlerin sayısını gösteren bir ölçü olarak çeşitlilik (burada biyolojik çeşitlilik) kavramı kullanılır. Farklılık ise, tür sayısından ziyade, vücut plânı, tipi veya dizayn şekli sayısının bir ölçüsüdür. Tabii ki her farklı tür, diğer her türden belli farklılıklar arzeden bir vücut plânına sahiptir. Fakat bugün yeryüzünde milyonlarca tür olmakla birlikte, genel vücut plânlarının çeşidi milyonlarca değildir, daha azdır. Paleontolojinin sürpriz keşfi ise, Kambriyen’de vücut plânları birbirinden çok farklı olan az sayıda türün çok kısa bir zaman aralığında zuhur etmiş olmasıdır. Evrimci Stephen Jay Gould, Harika Hayat (Wonderful Life, 1989) kitabında, bu durumu kendince, Kambriyen hayatının ana paradoksu olarak tarif eder. Kambriyen’de çok çeşitli sayıda tür ortaya çıkmadığı hâlde, türlerin vücut plânlarında böylesine farklılık nasıl olmaktadır? İşte bu, evrimle izah edilemeyen ve açıkça yaratılışı gösteren bir durumdur. Bir ilim, kudret ve hikmet eli bu farklılıkları bir anda takdir etmiştir.

Gould kitabında, evrim kavramına da dokundurmaktadır. Ona göre, Batı geleneği evrim ile adaptasyonu, artan kompleksiteyi ve gelişmeyi sürekli birbirine karıştırmıştır. Gould, felsefî konumu ne olursa olsun birçok evrimci bilim adamının belli bir “tedricî evrim” görüşüyle büyük ölçüde şartlanmış olduğunu, bunun köklerinin Darwinci materyalizm veya Marksizmde yattığını belirtmekte, hayatın yeryüzündeki tarihinde meydana gelen büyük “toplu yokoluşlar”ın daha objektif incelenmesi neticesinde, yukarıdaki evrim görüşünün un-ufak olduğunu söylemektedir.

Kambriyen Patlaması’ndan sonra
Kambriyen’den sonra, sadece türlerin çeşitliliği ve karmaşıklığı artmamıştır, bunların yaşadığı ekosistemler de önemli değişikliklere maruz kalmıştır. Ökaryotik yaratıklar Kambriyen Patlaması’yla birlikte daha da yaygınlaşırken, bakteri ekosistemlerinden daha çeşitli ve kompleks canlı topluluklarına doğru yeni bir yaratılış yönü belirginleşmiştir. Bir milyar yıl öncesine kadar çok yaygın olan stromatolitlerin ciddi ölçüde zeval bulması, prokaryotların hâkim olduğu bir dünyadan ökaryot bir dünyaya geçişin delili olarak gözükmektedir.

Organizmaların zaman içinde nasıl zengin bir çeşitlilikle yaratıldığını anlamak için yirmi yıldan fazla çalışan, Chicago Üniversitesi’nden paleontolog Jack Sepkoski, Kambriyen’den sonra iki önemli çeşitlenme safhası tespit etmiştir: biri, hemen Kambriyen’i takip eden Alt Ordovisiyen periyodu, diğeri ise, Senozoyik dönemin başlangıcıdır. Senozoyik dönem, Mezozoyik dönemin sona ermesiyle başlamıştır (65 milyon yıl önce). Bu geçiş, dinozorların ve daha birçok türün ortadan kalkmasıyla karakterizedir.

Netice itibariyle, birkaç milyar yıla yayılan bir süreçte, yeryüzünde sebep-netice münasebeti çerçevesinde oksijenli bir atmosferin yaratılması, suyun sıvı hâlde tutulması için gerekli belli bir ortalama sıcaklığın muhafaza edilmesi, kara ve denizlerdeki fiziko-kimyevî şartların hayat için hazırlanması yerküre ölçeğinde birbirine bağlı hassas dengeleri gerektirmiştir. Kambriyen dönemine kadar, canlı organizmaların çok büyük kısmının bir milimetreden daha küçük olduğu anlaşılmaktadır. Yaklaşık beşyüz elli milyon yıl önce başlayan bu yeni dönemde daha kompleks dolaşım, solunum, sindirim ve boşaltım sistemlerine sahip daha büyük organizmalar birden ortaya çıkmıştır. Kabukları savunmada rol oynayan bu canlılar, besin kaynaklarını kullanma, deniz suyundan filtreleme yaparak beslenme, deniz tabanındaki kumlu tabakaların içine saklanma, yüzerek ve hızlı hareket ederek tehlikeden kaçma gibi yeni davranışlar göstermektedir.

En ileri ve son safhası insanla temsil edilen kompleks canlıların Kambriyen Patlaması’yla birlikte yaratılmaya başlamalarını takiben, yeryüzü bugüne gelinirken beş-altı büyük yokoluş hâdisesi yaşamıştır. Her bir yokoluş hâdisesinde kara ve denizlerdeki canlıların büyük kısmı ortadan kalkmasına rağmen, asla tam bir kıyamet sözkonusu olmamıştır. Hayat ağacı, en güzel meyvesi olan insanın yaratılacağı döneme kadar, Kadîr, Alîm, Hakîm ve Sâni Yaratıcımız tarafından canlı tutulmuştur.

Kaynaklar
1) De Ricqlés, A., 1992 - Un “Big Bang” Zoologique au Cambrien? LA Recherche, 240, Février, Vol. 23, Paris.
2) Ward, P.D. & Brownlee, D., 2000 - Rare Earth. Copernicus, Springer-Verlag, New York.
3) Gould, S.J., 1989 - Wonderful Life. W.W. Norton & Company.

Dipnotlar
a. Prokaryotlar: Çekirdek, mitokondri ve kloroplast gibi organelleri olmayan hücrelerle, bakterileri ve siyanobakterileri (geçmişteki mavi-yeşil algleri) içine alır.
b. Ökaryotlar (Eucaryot): Bakteriler ve siyanobakteriler dışında yeryüzündeki bütün canlı organizmaları içine alır.
**Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ***

Bilim Hakikatı ne kadar bilebilir ??


İnsan; eşya ve hâdiselerin mahiyetini kavrayacak akıl ile mücehhez kılınmış, kendisine ilim ihsan edilmiş yegâne canlıdır. Hz. Âdem’in (as) diğer mahlûkâttan farkı, kendisine ilimlere anahtar olacak Esmâ-i İlâhiye’nin öğretilmiş olmasıdır. Zaten insana ‘eşref-i mahlûkât’ pâyesinin verilmiş olması da bundandır.

İlim, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve anlama (hakikatin bilgisi) mânâsındadır ki, Yüce Yaratıcı’nın sınırsız ve mutlak sıfatlarından biridir. İnsanın öğrenmelerinin çoğu, tecrübelere dayanır. Bilgilerini genelde gayret ve istekle (kesbî) elde eden insanoğlunun bilgisi sınırlıdır. Onun bazı öğrenmeleri de kalbine akan bir ilhamın vesilesiyle olup, vehbîdir.

İlim, Hz. Âdem’e (as) verildiğinde, o bezmde bulunan diğer varlıklar karşısında O’na (as) bir üstünlük kattığı gibi, günümüzde de bir kuvvet ve üstünlük vesilesidir. İlmî gelişmelerin seyri gösteriyor ki, gelecekte çok şey gücünü, ilimden alacaktır. İlim ve teknolojiye sahip devlet ve milletler, diğer milletler üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Bu sebeple, ilme sahip olma meselesi devletler için stratejik önemi hâizdir. Dünyada söz sahibi olmak isteyen devletler, ilmî araştırmalarda diğer ülkelerin önüne geçmeyi kendi toplumlarına hedef göstermektedir.

İnsan nesli var edildiğinden beri, ihtiyaçlarının temini için çalışmış ve varlıkla alâkalı sürekli yeni bilgiler öğrenmiştir. İhtiyaçlarının yanında, merak hissi, âlemi keşfetme ve ondan faydalanma arzusu da insanı araştırmaya iten diğer mühim sâiklerdir.

Bilim neleri biliyor?
Maddî âlemle alâkalı hususlar, pozitif bilimlerin sahasına girer. İnsan, hem büyük kâinatı, hem de atomların dünyasındaki küçük âlemi keşfetmeye çalışmaktadır. İlmî gelişmelerin nihaî hududunu çizmek oldukça güçtür; mamafih, kevnî kanunların çizdiği bir hudut, fıtrat kanunlarının müsaade ettiği bir nokta var olmalıdır. Bununla birlikte bazı çevreler, ideolojik maksatlarla sürekli olarak teknolojideki başarıları nazara vererek bilimin, varlık ve eşyaya ait her şeyin hakikatini bir gün tam olarak açıklayacağı şeklinde bir inancı yaymaya çalışmaktadır. Öyle ki, bilimin âlemdeki bütün problemleri çözeceği, hattâ ölüme bile çare bulacağı fikrini/inancını topluma dayatmaktadır.

Pozitif bilimler, varlığın ve eşyanın nasılıyla ve hâdiselerin meydana geliş şekliyle uğraşmaktadır. Maddenin kanunlarını, hareket ve davranış şekillerini bilmek, onun aslını ve mahiyetindeki bilinmezliği çözmez. Meselâ; ateşin yaktığını bilmek başkadır, niçin yaktığını bilmek başkadır. Birincisi, bir müşahede olup, tecrübelerle ulaşılan bilgidir. Diğeri ise ateşin hakikatine ve aslına vakıf olmaktır, yakmanın hükmünü bilmektir; ateşin mahiyetindeki yakıcı olma keyfiyetine ait bilgidir, yaratılış ile alâkalıdır. Varlığın hakikatini bilmek, yaratma ile alâkalı olduğundan sadece Yaratan’a mahsus bir ilimdir.

Her asırda olduğu gibi günümüzde de, bilimin geleceği hakkında büyük beklentiler vardır. Maddenin aslı tam bilinemese de, ondaki cârî kanunlar keşfedildikçe, yeni teknolojik gelişmelere kapı açılacak ve başka tatbikat alanları bulunacaktır. İnsanın madde üzerindeki tasarruf keyfiyeti de onda işleyen bu kanunların hudutları dâhilinde bir gelişme seyri gösterecektir.

Bilim nelere muktedirdir? Kâinat nasıl ve niçin var olmuştur? İnsan niçin vardır ve hayatın sırrı nedir? Bilimin keşfedebileceği bir ölümsüzlük iksiri var mıdır? Bilimdeki gelişmelerin bir sınırı var mıdır? Pozitif bilimler, varlığın hakikatini ve sırrını gelecekte çözebilecek mi? Bu ve benzeri sorular, herkesin merak ettiği ancak bilimin cevabını bulmakta zorlandığı hususlardır. Varlıkla alâkalı olarak bilimin bugün hakikatini çözemediği, gelecekte de çözümü pek mümkün görünmeyen hususlar yedi kategoride ele alınmaktadır:

1) Kâinatın ortaya çıkışı, kâinattaki hareketin kaynağı,
2) Kâinattaki mevcut nizâmın sebepleri,
3) Maddenin ve maddedeki cârî kuvvetlerin mahiyeti,
4) Şuurun mahiyeti,
5) İnsan iradesinin sebebi ve mahiyeti1,
6 Hayatın menşei,
7) Düşüncenin menşei,

Bu bilinemeyenlerin ilk üçünün madde ve âlemle, diğerlerinin ise canlı ve insanla alâkalı olduğu görülmektedir. Bunlar arasında en öncelikli konu kâinatın niçin var olduğu, nasıl başladığı ve bir sonunun olup olmayacağı hususudur.

Maddenin mahiyeti ve kâinattaki nizâm
Kâinatın yaratılışında ve yapısında hayret verici bir hikmet, mükemmel bir nizâm hâkimdir. Nizâm ve gâye kendiliğinden ortaya çıkmaz, hikmetli hâdiseleri şuursuz bir kısım sebeplere vermek mümkün değildir. Mevcudata hikmet nazarıyla bakılırsa, bütün varlığın tekvinî emirlere itaat ile hareket ettiği, her hareketin perde arkasında birtakım kanunların plânlı bir şekilde işletildiği görülür. Âlemdeki nizâm; varlığın arkasında hükmeden bir ilim, kudret ve iradeyi, dolayısıyla mevcudatı yaratan ve ondaki düzeni kuran ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’nın varlığını zarurî kılar.

Maddenin, enerjinin bir formu olduğu bilinmektedir; ancak bilim, maddenin ve enerjinin kaynağını ve aslını, ondaki cârî kuvvetlerin ve kanunların gerçek mâhiyetini bilememektedir. Meselâ, madde niçin belli kurallara ve kanunlara göre şuurlu gibi davranmaktadır? Bilgi ve irade gerektiren bir davranışı şuursuz madde, nasıl gösterebilir? Pozitif bilimin bilme yollarıyla (gözlem, akıl, deney) bu soruları izah etmek mümkün değildir.

Atom içinde mikroâleme doğru inildiğinde de bir noktadan (sınır/boyut) sonra yine bir bilinemezlik başlamaktadır. Bu sınırın ötesi, teorik olarak Hilbert uzayı2 adını alır; bu boyuta ve ötesine bilimin tecrübî vasıtalarıyla nüfuz edilemeyeceğini bugünkü bilim ifade etmektedir. Dolayısıyla, madde hakkında bilinenlerin çoğu teorilerden ibaret kalmaktadır.

İnsanların ilmî araştırmalar vasıtasıyla maddenin davranış ve hareketinde tespit ettiği kanunlar, bütün varlığın Yaratıcı’ya mutlak itaatinin bir tezahürüdür. Kâinattaki kütle çekimi, atomun içindeki cârî kuvvetler de, bu kanunların ve emirlerin bir neticesidir. Aslında bütün sebepler ve kanunlar, Yaratıcı’nın izzet ve azametine birer perdedir. Yüce Allah (cc), isim ve sıfatların tecellilerini, sebepler adı altında tabiat diliyle terennüm ettirip teşhir eder, bunları insan gibi şuurlu varlıklara seyrettirir, kendisi de onların hayret ve hayranlıklarını seyreder.

Canlılık olarak tarif edilen hayat, cansız maddeden nasıl ortaya çıkmıştır? Hayatın kaynağı, canlılığın mahiyeti ve sırrı, pozitif bilim tarafından hâlen çözülebilmiş değildir. Hayat, varlık içinde hususi mahiyete sahiptir, bilimin çözemediği birtakım sırlar taşımaktadır.

Canlı ile cansızı ayıran şey nedir ve canlılığın sınırı nereden başlar? Canlı vücudunun temel yapıtaşı olan hücre, gerçekten biliniyor mu? Kromozomlarda bulunan genetik kodlar, kim tarafından programlanmıştır ve biyolojik organizmayı nasıl yönetiyor? DNA’da baz dizileri şeklinde kodlanan genetik bilgi, cansız atomlar ve moleküller tarafından niçin bir emir telâkki ediliyor ve bu emirler yerine getiriliyor? Hücredeki bir kısım faaliyetlerin bilinmesi, onun mahiyetinin tamamıyla çözülmüş olması mânâsına da gelmiyor. Diğer taraftan bilimin canlı ile alâkalı bildiği hususlar, bir organizmadaki hayata ait tezahürlerin izahlarıdır, yoksa hayatın ve canlılığın hakikî sebebi değildir.

Hayatın öyle hususiyetleri vardır ki, onun şuursuz maddenin davranışları neticesi ortaya çıkması ve onlarla izah edilmesi mümkün değildir. Hayat, madde parçacıklarının ortak bir gaye etrafında bir araya toplanmasıyla, onlara birliktelik verilmesiyle ve onların bir arada tutulmasıyla ortaya çıkarılan sırlı bir hakikattir.

Gelecekte bilimin inkişâfı ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte, canlıyı taklit ederek onun bir kısım fonksiyonlarını yapabilen canlı benzeri birtakım robotik varlıkların üretilmesi söz konusu olabilir. Bu gelişmeler neticesinde bazı insanlar kendilerinde bir yaratma gücü vehmederek Yaratıcı’yı inkâra sapabilirler. Böyle bir varlıkta hakiki mânâda bir canlılık ve hayatiyet olabilecek midir? Canlılık, sadece fonksiyonel bir durum değildir, onda hayatiyeti meydana getiren madde ötesi bir öz vardır. İnsanların ortaya koyduğu şey, âlemdeki mevcut maddî unsurları kullanarak çeşitli terkiplerde bulunma ve bir kısım inşa faaliyetleridir; yoksa hiç yoktan bir şeyi var etme ve ona hayat verme değildir. Hücredeki organellerin yapıları ve fonksiyonları öğrenilse bile, ondaki ukde-i hayatiye3 bilinemeyen bir sır olarak kalmaya devam edecektir. Binaenaleyh, bilim, mevcut birikimiyle bütün imkânlarını bir araya getirse acaba hiç yoktan bir canlı hücresi yapabilir mi?

Araştırmalar insan üzerinde yoğunlaşmaktadır. İnsan, biyolojik yapısından başka, ruhî yönüyle akıl, irade, şuur ve çeşitli hislerle donatılmış ve diğer canlılardan çok farklı hususiyetlere sahip kılınmıştır. İnsandaki akıl, irade ve karar veren şuurlu yapı nasıl oluşmuştur? Düşünme kabiliyetinin kaynağı nedir ve düşünce nasıl gerçekleşir? Bugün pozitif bilim; akıl, irade, şuur ve düşünce hakkında fazla bir şey söyleyememektedir. İnsan gibi irade sahibi zeki bir varlığın şuursuz kör tesadüfler neticesinde meydana geldiğini izah etmeye çalışmak, aklın kabul edebileceği bir husus değildir.

İnsan bedenindeki mevcut cihâzatı (âletler) ve biyolojik yapıyı harekete geçirmek için ayrıca bir komut gereklidir. Meselâ beyni, vücudun komuta merkezi hâline getirmek için bir program gereklidir. Bilim, insanla alâkalı olarak en fazla beş duyunun fizyolojik mekanizmaları hakkında birtakım bilgilere sahiptir; ancak bu mekanizmaları bilmek, hislerin niçin var olduğunu ve bir duyunun nasıl idrak şeklinde ortaya çıktığını izah etmeye yetmez. Meselâ, ışık hüzmeleri göz vasıtasıyla elektrik sinyallerine çevrilip beyindeki görme merkezine iletildiğinde, beyin hücrelerinde bir resim şeklinde nasıl idrak ediliyor? Gören, işiten, duygulanan, düşünen ve hattâ inanan bir et parçası olan, beynin maddî yapısı mıdır?

Her insan aynı maddî unsurlardan teşekkül etmesine rağmen, farklı karakterlere sahiptir. Ayrıca her insanda sevgi, şefkat ve merhamet gibi hisler farklı şekilde tezahür eder. İnsandaki bu vasıflar, pozitif bilimin maddeyi esas alan metotlarıyla izah edilebilir mi? Kendi varlığından bile habersiz olan insan beyni, düşüncenin, şuurun ve kişiliğin kaynağı olabilir mi?

İnsanları farklı kılan mizaç ve karakterleri, onun mânevî hakikatini teşkil eden fizikötesi âleme ait “ruh” ile alâkalı olmalıdır. Hakikatte, insan vücuduna ve maddesine hükmeden, mânâ ve emir âleminden olan ruhtur. Bir benzetme yapılırsa, sanki ruh, beyni ve dolayısıyla vücudu idare eden bir yazılım programıdır. Beyin ise donanımdır. Bu yazılım ile donanım arasında çok ince bir perde (berzah) vardır. Ruhun vücut üzerindeki tasarruf ve hâkimiyetine ait bu ince sırrı keşfetmek veya onu taklit etmek mümkün değildir. Yaratıcı Kudret (cc), insanın mahiyetine kendi ruhundan üflemiş ve onu hayat sahibi kılmıştır.4

Tesiri nedir?
Varlıkların belirli şekil ve surette meydana gelmesi iki sebeple açıklanabilir; varlıklar ya tabiî sebeplerle var olmuştur veya akıllı bir sebep onları tasarlayıp inşa etmiştir. Meselâ; gelişigüzel bir taş yığınının rastgele tabiat sebeplerinin tesiriyle bir şekli almış olduğu düşünülse bile, taşların düzenli geometrik bir şekil oluşturacak tarzda bir araya gelmiş olduğu görülürse akıllı bir sebebin tesiri ile bu şekli aldığı anlaşılır. Aynı tarzda akıl yürütme biyolojide niçin kullanılmasın?

Bilim adamlarının canlılardan ilham alarak yaptığı bir robotu veya bir teknoloji ürününü görünce hemen herkes “Bunu kim yaptı?” diye sorar. Canlı varlıklar daha az kıymetli veyahut sanatsız mıdır? Güzel bir çiçeği, uçan bir kuşu veya insan gibi akıllı ve şuurlu mükemmel bir canlıyı görünce neden aynı soru sorulmuyor? Mükemmel birer sanat eseri olan canlılar görüldüğünde onu bir Yaratıcı’nın inşa ettiği düşüncesi, niçin bilime aykırı veya bilim dışı oluyor? Bilim adına deterministik natüralizmi ve pozitivizmi ‘bilimsel yaklaşım’ olarak takdim eden materyalist zihniyet, bilimi dar bir bakış aralığına hapsetmektedir.

Ayrıca bilim, tek bilgi kaynağı değildir ve insana her şeyi öğretmez. Bilim, toplumlar için ahlâkî normlar üretmez, insanlara doğru ve yanlışı da gösteremez. Niçin bilim adamlarının kimi inançlı, kimi ateist olmaktadır? Bu durumu izah için sadece dünya görüşünün farklı olduğunu söylemek doğru ve yeterli değildir. Zîrâ, bir bilim insanı için Yaratıcı’ya inanmak veya inanmamak sıradan ve önemsiz bir durum değildir. Aynen bunun gibi, Yaratıcı’nın varlığı veya yokluğu da bir değildir. İnanç, bir insanın hayata bakışını ve dünya görüşünü belirleyen bir değerler manzumesidir.

Darwin’in evrim teorisini ortaya attığı zamanlarda canlı hücresinin muhteviyatı ve mahiyeti hemen hemen hiç bilinmiyordu. Hücre hakkında çok detaylı araştırmalar yapıldıkça, hücrenin çok büyük ilim gerektiren bir İrade’nin eseri olduğu ortaya çıktı. İnsan vücudunda, hususiyetle gözün anatomisi, retina hücrelerindeki karmaşık biyokimyevî yapı, DNA kopyalamasında vazifeli enzimler, diz ekleminin yapısı gibi daha birçok karmaşık organın varlığı ‘indirgenemez komplekslik’ olarak bilinir. Tek hücreli bir canlıya bakıldığında bile insanı hayrete düşüren kompleks yapıların var olduğu görülür. Canlılardaki bu ve benzeri kompleks sistemler, tabiî seleksiyon ve mutasyon gibi şuursuz mekanizmaların tesiriyle ortaya çıkamaz.

Hayatın sınırsız ilim ve kudret sahibi Yüce Yaratıcı tarafından gayeli ve hikmetli olarak yaratılmış olduğu anlayışının ortaya koyduğu en mühim husus; varlığı ve hayatı ‘basit tabiat kanunlarının plânsız ve gayesiz rastlantıların neticesi meydana gelmiş’ olarak gören ve bilim dünyasına hâkim materyalist bir zihniyetin sonunu getirmesidir.

Netice
Canlı ve cansız bütün mevcudatı, Yaratıcı’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. İslâmiyet, akletmeyi ve aklı kullanmayı devamlı surette vurgulamış, inananları öğrenmeye teşvik etmiş, ilim sahibini yüceltmiştir. İnsan, kâinatta görülen saltanat-ı Rububiyet’i tasdik edip ondaki mükemmelliğe ve güzelliğe hayran bir şekilde bakmalıdır. Kâinata, Bânisi ve Sanatkârı ile olan bağ koparılmadan bakılırsa, ondaki hikmetler ve güzellikler daha iyi görülecektir. İnsan, yeryüzünü kendisinin emrine ve hizmetine veren Yaratıcı’ya karşı şükran hisleri ile dolacaktır. Bilimdeki her gelişme, insanı Allah’a daha çok yaklaştıracaktır. Rabb’imiz; “Allah’tan ancak âlimler hakkıyla haşyet duyarlar.”5 buyurmaktadır.

Dipnotlar:
1. Ali Ünal, Zaman Gazetesi (10 Eylül 2007).
2. Hilbert uzayı, kâinatın en küçük boyut aralığıdır, mücerred matematikî bir mekândır, burada asla kuantlaşma olmaz. Bu boyut, bir bakıma henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen varlıkların mekânı kabul edilebilir.
3. Hayat düğümü.
4. Secde Sûresi, 32/ 7–9.
5. Fâtır Sûresi, 35/28.