SELAMUN ALEYKÜM

İnşaallah istifadeye medar olur!!!!!!

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Bilimin zorlandığı sorular!!!!!!!!!


Kâinatın, içinde gömülü bulunduğu metafizik hakikati idrak etmede yaşadığımız en büyük zorluk, yaradılışa içeriden bakıyor olmamızdır. Bizler zaman, uzay ve maddeyle kayıt altına alınamayan metafizik gerçekleri idrak etmeye çalışıyoruz; çünkü bütün düşüncelerimiz fizikî tecrübelerimize dayanıyor. Ömrünü kutuplarda geçirmiş, suyu hep buz olarak algılayıp mânâlandırmış bir insana, yıllar sonra buharı gösterseniz ve ‘Bu da sudur!’ deseniz, onu ikna etmekte elbette zorlanırsınız.

Önceleri kâinatın -klâsik fiziğin bakış açısıyla- tamamen deterministik kurallara göre yapılandırıldığı ve işletildiği kabul ediliyordu. Determinizm prensipleri, insanlara aynı sebeplerin aynı neticelere yol açacağını öğretmişti. Daha sonraları ortaya çıkan kuantum fiziği ve izafiyet gibi sahalarda yapılan çalışmalar, maddenin en küçük ölçeğe inildiğinde, zannedildiği gibi katı olmadığını ortaya koydu. Atomlar, protonlar, nötronlar, kuarklar, gulanlar ve bunlar arasındaki irtibatı sağlayan bağlar, bilgi-akıl paralelinde yapılan değerlendirmelerin değişmesine vesile oldu. İlmî sahalarda yapılan bu çalışmalar, insanı tekrar düşünmeye zorladı. Zaten fen ilimlerimde dün yoktur, bugün vardır. Bugün îzah edilen bazı gerçekler, yarın farklı bir temelde tekrar îzah edilebilir.

Varlığın bütününe ait bilgiler olmadan, o bütünün bir parçası hakkında isabetli yorumlar yapabilmek mümkün değildir. Saatin ne maksatla yapıldığını bilmeyen bir insan, saatin içindeki her parça için farklı yorumlar yapabilir. Ancak bu yorumların tam doğruluk nispeti, ihtimal hesaplarına giremeyecek kadar düşük olur. Koskoca bir kâinatta küçücük bir noktanın acizliği ortadadır. Bu sebeple, etrafımızda gördüğümüz müthiş yaratma faaliyeti ve fizikî dünyanın sınırlı yapısı, bizi fizik kanunlarını koyan ve işleten Kuvvet Sahibi’ni düşünmeye ve O’nun bize sunduğu mesajları anlamaya zorlamaktadır. Kâinatı bu perspektiften okuyabilmek, bize Varlığın Sahibi’ne ulaşma adına büyük mesafeler aldırabilir.

Oksijen ve hidrojen elle tutulabilseydi, acaba bunların bir araya gelerek oluşmasına vesile oldukları suya ulaşılabilinir miydi? Veya sodyum ve klorun; sodyum klorürü -bildiğimiz sofra tuzunu- meydana getirmek için bir araya gelebileceğini tahmin edebilir miydik? Bir sistem kendisinden daha karmaşık bir başka sistemin meydana getirilmesinde aktif olabilir. Ancak bir sistemin kendisinin temel hususiyetlerinden tamamen farklı, yepyeni bir sistem meydana getirdiği müşahade edilmemiştir. Akıl ve şuurdan mahrum olan, rengi, kokusu vb. özellikleri ile etrafımızda gördüğümüz farklılıkları ihtiva etmeyen karbon, hidrojen, oksijen ile diğer elementlerin insan gibi bir mucizeyi –haşa– kendi kendilerine inşa ettiğine hangi akıl sahibi inanabilir? Kâinatın maddî temelini oluşturan atomik ve atomaltı seviyedeki parçaların her birini ve bunlar arasındaki olağanüstü sıkı münasebetleri izahta, sadece fizikî açıklamalar yeterli değildir. Fizik, bir hâdisenin hangi şartlarda veya nasıl tezahür ettiğini açıklamaya çalışır; fakat bu âhenkli ve mîzanlı hâdiselerin kim tarafından, hangi maksatla yaratıldığını cevapla(ya)maz. Kâinatta her şey o kadar yerli yerindedir ki, perdenin arkasındaki Zât, dâima kendini hüşyar kalblere, zinde akıllara hissettirir.

Bundan yüzyıl önce maddenin katı, sıvı ve gaz şeklindeki formlarının aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu söyleseydiniz, insanlar size herhalde gülerlerdi. Daha sonraları, Einstein’ın ortaya attığı izafiyet teorisi ile başlayan bir vetire, maddeye yeni bir bakış açısı getirilmesine vesile oldu. Max Planck’ın ‘ısınmış maddelerin, ayrı ve sâbitleşmiş enerjilerde ışıdığı’na dâir keşfi ile ‘kuanta’ olarak bilinen enerji paketleri gündeme geldi. Bu büyük keşif, bütün maddelerin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu söylemekteydi. Fizikî âlemin dar kalıplarında hâdiselere izah getirmeye çalışan herkesi zorlayan bu açıklamaların hayatımızda pratik uygulamalarını görmek mümkün. Transistörler, cep telefonları, televizyonlar, mikrodalga fırınlar ve daha birçok âlet, bu sezgilere ters düşen keşiflerin ışığında yapılmıştır. Bu gelişmeler, varlığı daha derinden okuma imkânını da bizlere sunmaktadır. Kuantum fiziği çevresindeki her bir gelişme, etrafımızdaki hâdiselere ve maddeye bakışımızı yeniden gözden geçirmemize vesile olmuştur. Şimdi etrafımızda cereyan eden bazı hâdiselere kısaca bakalım:
Mıknatısların manyetik sahasına giren manyetik malzemelerin davranışlarına hepimiz âşinayızdır. Ama nasıl? Mıknatıstan yayılıp, metale yakına gelmesi emrini veren şey nedir? Peki, aynı kutuplu mıknatıslar karşı karşıya gelince, ortaya neden itme kuvveti çıkar?

Yerçekimi de bir muamma olarak karşımızda durmaktadır. Neden bir çekim vardır? Dünya’daki varlığın uzaya saçılıp gitmemesi için mi? Olabilir. Ancak yerçekiminin bir neticesi olan bu husus, “Yerçekimi neden var?” sorusunun cevabı değildir. Hem şuursuz bir varlık, diğer bir varlığı neden koruma ihtiyacı hissetsin ki?!

Elektrik, hayatımızda oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Yaptığı işleri görünce elektriğin ne olduğunu genellikle anladığımızı zannederiz. Hiç düşündük mü, elektrik nedir? Verilebilecek pek çok cevap bulunabilir. Ancak bu cevapların hiçbiri elektriğin bize neden hizmet ettiği gerçeğini izah etmez.

İnsan vücudu, yaklaşık 75 trilyon hücrenin ortak bir hayat için beraber hareket ettiği bir mu’cize makine gibi çalışır. Her bir hücre hayatın devamı için bağımsız olarak katkıda bulunmasına rağmen, insan vücudunda işlerin karışmaması, idrak sahiplerine çok şey ifade etmektedir. Duyduğumuz üzücü bir haber, gözlerimizden yaşların boşalmasına sebep olurken, korkunç bir hâdise tüylerimizi diken diken edebilir. Üzülen veya korkan hangi hücrelerimizdir?

Hücrelerin büyük çoğunluğu altı ayda bir yenilenmektedir. Eski hücre, yerini yenisine bırakırken, bilgisini de bırakmaktadır. Hücre zarı, hangi maddeleri alıp hangilerini almaması gerektiğine dâir ön bilgiye nasıl sahip olmaktadır? Hücre zarı kapı bekçiliği vazifesini kimden almaktadır? Böyle bir iş bölümünü kim yapmıştır?

Işık nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Göz-madde-ışık koordinasyonu nasıl sağlanır? Işığın foton veya dalga şeklinde meydana gelmesinde belirleyici faktör nedir? Işık neden aydınlatır? Işığı meydana getiren fotonlar, bu bilgiye nasıl sahip olmuşlardır?

Şüphesiz bu soruların ilmî açıklamaları şu veya bu şekilde yapılmaktadır. İlim bize hâdiselerin nasıl gerçekleştiğini îzah etmeye çalışmaktadır. Ama bu hâdiselerin neden gerçekleştiğini izah edememektedir. Arının, balı nasıl ürettiği elbette bilinmektedir. Ama çok faydalı bir gıda olan balın, insanın hizmetine verilmesi gerektiğini şuur sahibi olmayan arılar nereden bilmektedir? Bu listeye daha pek çok soru eklenebilir. Bilim dünyasının ortaya koyduğu her yeni keşif, maddeye hükmeden bir gücün, varlık üzerindeki büyük hâkimiyetini ortaya koymaktadır. Kâinattaki müthiş âhengi, varlıkların işleyişindeki harika nizamı anlamak için, fen ilimlerinin îzah getiremediği bir yaklaşıma da açık bulunmak gerekir. Varlık âleminde meydana gelen hâdiseleri, peşin hükümlerden uzak şekilde anlamaya çalışan nazarlar, bugün ‘kâinattaki âhenk ve nizamın her şeye gücü yeten bir Yaratıcı’yı işaret ettiği’ hakikatine doğru kaymaktadır.

Neden ve Nasıl İlim ??


"Kâinat kitabı daha fazla, daha geniş ve daha derinlemesine okunabildiği, ayrıca, bilgi çok daha hızlı üretilip iletildiği için, asrımıza bilgi çağı da denmektedir.1 Geçmişte zenginliğin ölçüsü sahip olunan tabiî kaynaklar ve beden gücüydü; zenginleşmenin yolu bunlara, bilhassa toprağa daha çok hükmetmekten geçiyordu. Tarım ve sanayi devrimleri mekanik bilimlerdeki gelişmeyi tetikledikten sonra, hammaddenin değerini kat kat arttıran ve kendisi de büyük bir katma değer getiren sanayileşme zenginliğin yeni ölçüsü oldu. Yirminci asrın ikinci yarısından itibaren bilhassa Batı'da eğitime ve bilime ağırlık verilmesiyle, bilgi üretimde ön plâna geçti ve yüksek teknoloji ürünlerinde hammaddenin kıymeti, bilginin yanında çok küçük kaldı. Meselâ iki tonluk bir uydunun değeri 200 milyon dolar civarındadır (Yani kilosu 100 bin dolar). Kullanılan malzemenin kilosunun sadece birkaç dolar olduğu dikkate alınırsa, bilgi ve becerinin kıymeti kolayca görülür. Üretim sürecindeki bu değişikliği fark eden ve bilim-teknoloji üreten ülkeler bilgi-tabanlı ekonomiye geçmeye çalışmaktadırlar. Bu ülkelerde en güçlü firmalar, araştırma-geliştirmeye (AR-GE) büyük para ayıranlardır. Bunun için de, coğrafya ayırt etmeksizin, üstün kâbiliyetli, çalışkan ve bilgiyle donanımlı gençleri câzip tekliflerle dünyanın dört bir yanından devşirmektedirler.

Batı'da bilgi, ülkeler ve firmalar için olduğu kadar, fertler için de bir kalite ve gelişmişlik ölçüsüdür. Uzun yıllar alan eğitim sürecinde, akıl dünyevî bilgiyle buluşturulmuş, maddî süreçlerin işleyişini çözümleyen bir zihniyet gelişmiştir. Dolayısıyla ekonomik bir aklın hâkimiyetine izin veren bir bilgi altyapısı oluşmuştur. Bu yüzden, maddî refah seviyesi yüksek ülkelerde çocukların okul-öncesi eğitimine de önem verilmektedir. Fakat varlıklara ve hâdiselere sadece maddî ve ekonomik mülâhazaların ışığında bakmak yeterli değildir. Çünkü her şeyin maddî ve mânevî olmak üzere en az iki ciheti vardır. İnsan hayatının bütünlüğü açısından, kâinata mânevî bilgi ışığıyla bakmanın insana kazandıracağı aydınlık, görme özürlü bir kişinin gözlerinin açılıp maddî âlemi temaşa edebilmesinden aşağı değildir. Mânevî dünyalara ait cehalet karanlığından aydınlığa çıkmanın verdiği ferahlık, karanlık bir bodrumdan yukarıdaki aydınlık bir daireye çıkmanın verdiği ferahlıktan geri kalmaz. Toplumları aydınlatmada münevverlerin yaydığı ilim güneşi, gökteki güneşin verdiği ışıktan daha önemlidir. Bu yüzden, ilim tahsilinin temel gayesi ve neticesi, insanın kalb, akıl ve ruh âleminin tamiri, inşası, imarı ve aydınlatılmasıdır. İnsanlığa lâyık en ulvî faaliyet, ilim ile meşguliyettir.

İnsan fıtraten meraklı ve heyecanlı bir varlıktır; yeni şeyler öğrenmeye ve yükselmeye değişik derecelerde meyli ve şevki vardır. Hayvanlardan farklı olarak insanlarda bildiğimiz maddî mide ile beraber çok sayıda mânâ midesi vardır. Akıl bu midelerin önde gelenlerindendir. Akıl midesinin gıdası ilimdir ve aklen gelişkin bir insanın aklıyla ilim yemekten aldığı haz, ağzıyla yediği lezzetli bir yemekten aldığı hazdan daha az değildir. Beden midesi belli bir miktar yemek yendikten sonra doyar ve yemeğin miktarı biraz kaçırılırsa rahatsız olur. Akıl midesi için ise, bir sınır söz konusu değildir. Ömür boyu ilim yese yine doymaz. Hattâ yedikçe daha da gelişir ve daha çok yemek ister.

Böylelikle hayat bir ilim ziyafeti olur ve kişi kalbde hissedilen nezih bir haz ile apaydınlık bir iç âlemde yaşar. Biyolojik göz, bildiğimiz maddî ışık vasıtasıyla varlıkların sadece görünen yani dış yüzünü görür. Bu göz karanlıkta göremez, ışık olmasaydı gözün varlığı mânâsız olurdu. Bol ışıklı yerlere giderek ve görülen âlemdeki güzel manzaraları seyrederek gözden azamî istifade edilir. Işık vasıtasıyla olan bu göz ziyafeti bir ışık âleminin varlığını gösterir ve onun kaynağına işaret eder. Gündüzleri dışarıdaki her şeyi açıkça görmemiz, güneşten gelen ışığın her yere ulaşıyor ve alınıp yansıtılıyor olmasındandır. Varlıkların dış yüzlerinin görülebiliyor olması, etrafta bir ışık katmanının varlığını gösterir. Çünkü lâmba ve bazı radyoaktif maddeler gibi kendinden ışık saçanlar dışında varlıkların yapılarında ışık yoktur. Dolayısıyla güneş batınca veya lâmbalar söndürülünce bütün varlıklar âdeta karanlığa gömülür. Doğuştan görme özürlüler için ise varlıklar bir muammadır. Görmenin ne büyük bir haz ve nimet olduğu görme duyusu kaybedilince anlaşılır.

Görmenin bir başka çeşidi, göz yerine akıl ile görmektir, bu da maddî ışıkla alâkası olmayan mânevî ilim ışığı ile olur. Fizikî âlemdeki ışık varlıkların dış yüzünü ve fizikî özelliklerini, ilim ışığı ise varlıkların iç yüzünü ve hikmetini gösterir. Evet, çağımız bilgi çağıdır, araştırmalar neticesi varlık ve hâdiseler hakkındaki bilgimiz her geçen gün artmaktadır. Pozitif bilimlerde ilk adım gözlemdir. Atomdan galaksilere her şeyin sağlam bir ilmî yapısı vardır ve her şey âdeta bir ilim ağı ile örülmüştür. İlim faaliyeti, varlıkların bu ilmî vücudunu tam ve doğru olarak ortaya çıkarma gayretidir. Bu da varlıkların yapısındaki bilgi pırıltılarını gözlemlemek ve bunların kaynağı olan ilim güneşini akıl gözüyle görebilmektir. Meselâ bir hücrenin kütlesi bir gramın milyarda biri kadardır. Ama bu çok küçük hücrede gözlenen ilim, ciltlerce kitabı doldurmakta ve bu ilmin hacmi her geçen gün artmaktadır. Bir başka deyişle kâinat bir ilim sofrası, okunmayı ve anlaşılmayı bekleyen hikmet dolu bir kitaptır.

Cep telefonu denince, akla, parçaları hassas ölçülerle yapılmış ve uyumlu şekilde bir araya getirilmiş bir teknoloji harikası gelir; yoksa o telefonun temel yapıtaşları olan karbon, hidrojen, bakır vs. atomları değil. Telefonu telefon yapan hususiyetin maddeden ziyade bilgi olduğunu anlamak için birbirinin aynı olan iki cep telefonu alalım, bunlardan birisini iyice ezerek toz hâline getirelim. Sonra da bu iki telefon arasında bir fark olup olmadığını soralım. Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur ve telefonun bir toz yığını ile mukayese edilemeyeceği söylenir. Her iki telefon da toz yığını hâline getirilip, bir kimya lâboratuvarında analiz edilecek olursa, her ikisinin de eşdeğer olduğu raporu gelecektir. Aralarındaki fark, kullanılan maddeyi bir araya getirme bilgisidir. Demek ki, ezilmiş telefonun toz yığınında olmayan her özellik mânâ ve bilgiyle alâkalıdır ve bu bilgi yanında telefonun maddesinin kıymeti yok denecek kadar azdır. Telefona ödenen para da aslında maddî kıymetine değil, bu bilgiye ve göreceği fonksiyonadır. Gerek telefonu üreten mühendislerin hazırladığı kullanma kılavuzunda verilen bilgiyi, gerekse kendi merak ve aklımızı kullanarak telefonun yapı ve fonksiyonlarını keşfederiz; ama bu, cihazdan hiçbir şey eksiltmez. Çünkü telefondan aldıklarımız madde değil, bilgi ve mânâdır. Telefonda varlığı görülen bilgi ışığı telefonun maddesinden değil, onu tasarlayandan gelir.

Varlıkları beş duyumuzla (görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma) algılarız. Bu duyular maddeye hassastır. Maddesi olmayan bir şeyi (sevgi ve düşünce gibi) göremeyiz ve ona dokunamayız. Maddesi olmayan şeyler bu beş duyu açısından âdeta yok hükmündedir (Fakat bunlar ancak kalb ve akılla algılanan mânâlar ve hakikatlerdir). Aslında, atomaltı parçacıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar madde olarak algıladığımız her şey, madde ve mânâ iplikleriyle dokunmuş bir kumaş gibidir. Varlığın mânâsı öz, maddesi ise kabuktur. Madde zaman ve mekâna, dolayısıyla fizik kanunlarına tâbi iken, bunun varoluş bilgisi ve mânâsı, hâricî vücut giymesinden önce de mevcuttur.

Cep telefonunda açıkça görülen incelik, ölçü, intizam, parçalardaki hassas geometri, parçalar arasındaki hassas münasebet, uyumlu fonksiyonellik, kullanıcıyı dikkate alan ergonomiklik, elektromanyetik dalgaları alıp verme, ses ve görüntüye dönüştürme kâbiliyeti, üretimdeki yüksek ve kapsamlı bir bilgi ve mânâyı gösterir. Görünüşteki zerafet, anten gibi gözü rahatsız eden çıkıntıların saklanmasındaki maharet yüksek bir san'at ve estetiği gösterir.

Benzer şekilde, etrafımıza dikkatle baktığımızda görürüz ki, her şey ilimle yaratılmıştır. Atomaltı parçacıklardan galaksilere kadar her şeyde yaygın ve insanı aşan bir ilim vardır. Parçacık fiziğinden astronomiye kadar bilim dallarının varlığı bunu ispatlar. Her bir varlık ekolojik dengede bir yer tutmakta ve faydalı bir vazife yerine getirmektedir. Bütün bunlar ise çok büyük bir ilmi gösterir; çünkü gayeye yönelik her şey ilimle olur. Çocuk mamasının nasıl bilenler tarafından ilimle yapıldığı konusunda şüphe yoksa, mamadan çok daha harika olan ve her gün yeni bir faydalı hususiyeti keşfedilen anne sütünün de ilimle yaratıldığı konusunda şüphe olamaz. Her bir varlığın tam bir intizam içinde, en hassas ölçülerle yaratılmış olması ise sonsuz bir ilim, kudret, hikmet ve iradeyi gösterir. Bir uçağın ilimle yapıldığı, gövde, motor ve kanat ölçülerinin bilgili uzmanlar tarafından hesaplandığı konusunda nasıl bir şüphe yoksa, uçak mühendislerinin hayret ve hayranlıkla seyredip anlamaya çalıştıkları bir sineğin de ilimle yaratıldığı konusunda şüphe olamaz. Keza her biri bir san'at harikası olan varlıkların san'atlarındaki itina ve süslendirilip en güzel şekle sokulmalarındaki ustalık yine yaygın bir ilmi gösterir; çünkü sayısız muhtemel durumlar içinde en düzenli, en san'atlı, ve en güzel durumun seçilmesi ilimle olur. San'at okullarında iç tasarım, tekstil, desen ve ağaç işleme gibi san'atların öğretildiği konusunda nasıl bir şüphe yoksa, bir san'at hârikası ve renk manzumesi olan kelebeğin de ilimle yaratıldığı konusunda şüphe olamaz.

Bediüzzaman Hazretleri, ilim dallarını bir düzenin, bunu da bir düzenleyenin varlığına delil olarak görür: "Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavaid-i külliyeden [genel-geçer kaidelerden] ibarettir. Külliyet-i kaide ise, o nev'de olan hüsn-ü intizamına keşşaftır [bir düzen olduğunu ortaya koyar]. Demek cemi' fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır [bütün ilimler düzenin güzelliğine birer doğru şahittirler]."2 "İşte aynen bütün zîhayat ve enva'-ı mahlûkat, zerrattan tâ manzume-i şemsiyedeki seyyarata kadar [parçacıklardan güneş sistemindeki gezegenlere kadar]; öyle tam bir muvazene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihatalı [kapsamlı] bir ilme kat'î delalet ve parlak şehadet eder. Demek ilmin her delili, Zât-ı Alîm'in mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması [üzerinde o sıfatı taşıyan birinin olmaması] muhal ve imkânsız olmasından bütün hüccetleri Alîm-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet-i kübradır [başlangıcı olmayan Alîm bir Zât'ın varlığının gerekliliğine kuvvetli ve oldukça kesin bir büyük delildir]."3

Ülfet perdesini yırtarak bakabilmek
Kapadokya vadisinde insanda hayranlık uyandıran yüzlerce peri bacasına bakan bir kişi, bunların sonsuz bir ilim ve kudret emriyle iş gören yağmur, dolu ve rüzgâr gibi tabiî hâdiselerin istihdamıyla oluşturulduğu kanaatine varır. Zîrâ, bir işin kolayca yapılması ancak ilim ve beceriyle olacağı için, varlıkların meydana gelmesindeki harika kolaylık da mükemmel bir ilim ve kudrete işaret eder.

Meselâ bir kişi, tavukların yediği yemlerden bir yumurtanın meydana gelme mekanizmasını keşfedip bunu yapmayı başarsa ve bunun için kocaman ve pahalı bir fabrika kurması gerekse bile, bu durum takdir ve hayranlıkla anılır, insan aklının ve ilminin ulaştığı yüksek bu seviyeden herhalde yıllarca bahsedilirdi. Akıl ve ilim konusunda hiçbir iddiası olmayan tavuğun küçücük vücudunda ışıksız bir ortamda san'at ve ilim harikası olan yumurtanın, hem de el değmeden ve hijyenik olarak meydana getirilmesi ve daha sonra, belli sıcaklıkta tutularak karanlık kabuk içinde cisimleşmiş bir san'at ve ilim hârikası olan civcive dönüştürülmesi nedense hayretle karşılanmıyor. Hâlbuki bütün bunlar, insan için erişilmez bir ilim ve kudrete işaret eder.

Meselâ nar tanelerinin inci taneleri gibi pak ve temiz olarak tam bir nizam içinde yerlerine dizilmeleri ve beyaz tüllerle ayrılmış kümelerin biyolojik olarak parçalanabilen bir malzemeyle ambalajlanıp dallarda teşhir edilmeleri hayalinden bile aciz olduğumuz sonsuz bir ilmin varlığı konusunda şüphe bırakmaz.

Acaba bir kişi evdeki artık yemekleri ve bozulmaya yüz tutmuş sebze ve meyveleri alıp bunlardan yumurta yapan ve atık malzemeyi de çiçeklere koyabileceğimiz gübreye çeviren tavuk büyüklüğünde bir makine yapsaydı, üstelik de maliyeti bir tavuk fiyatını aşmasaydı, bütün insanlık bu kişideki san'at ve estetikle bezenmiş harika ilmi tam bir hayret ve hayranlıkla ayakta alkışlamaz mıydı?!.. Bunun nasıl yapıldığını görmek için başta bilim insanları olmak üzere herkes büyük bir merak içinde sıraya girmez miydi?!.. Hele hele bu makine bir de görüyor olsaydı ve ara sıra dışarıya gezmeye çıkıp, kendi yiyeceğini kendi bulsaydı "Rüya görüyor olmalıyım!" demez miydik? Ama ne yazık ki, her şeyin üzerine âdeta kara bir bulut gibi sinen ülfet perdesi, çevremizde bulunan bu tür binlerce yaratılış harikasını görmemize engel olmaktadır.

Varlıkların yapıtaşlarında ‘ilim' diye maddî bir unsur yoktur; dolayısıyla ilim madde değil mânâdır. Ve kâinatta yerçekimi kuvveti gibi her şeye nüfuz eden, zaman ve zemin üstü yaygın bir ilim katmanı vardır. Bu madde-dışı ilim ve mânâ katmanından gelen ilim ışığı bildiğimiz ışıktan farklı olarak maddî göz ile değil mânevî kalb ve akıl gözüyle algılanabilir.

Bildiğimiz ışık, gözümüze iki şekilde ulaşır: ya doğrudan kaynağından veya varlıklardan yansıyıp dolaylı olarak. Birinci durumda ışık saf ve aslî mahiyetini muhafaza ederek gelir; ikinci durumda ise gözümüze ulaşan ışık pırıltıları eşyanın ışık ile etkileşimine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Benzer şekilde, ilim ışığını algılamanın da iki yolu vardır. Birincisi, ilim ışığının vasıtasız olarak, insanın mânâ merkezi olan kalb gözüyle, ikincisi ise, varlıklardan yansıdığı şekliyle akıl gözüyle alınması. Birincisi, içten gelen saf ilmin, ikincisi ise dıştan gelen dağınık bilginin kaynağıdır. Birincisi, saf bir şeker topağı gibidir ve hemen emilir, ikincisi ise, keçiboynuzu gibidir.

Varlıklardan gelen dağınık bilim ışığının akıl tarafından verimli şekilde algılanabilmesi için, aklın yeterince işlenmiş olması gerekir. Aklın bir elmas gibi işlenip parlatılmasının yolu ilimle meşgul olmak, sonra da ilim pırıltılarını muhakeme değirmeniyle öğüterek özü kabuktan ve madeni cüruftan ayırmaktır. Bu şekilde arındırılıp hazma uygun hâle gelen ilim ışığı aklı aydınlatır ve kişiyi ilmen yüceltir. Varlıkları ve olayları gözleyerek dağınık bilim ışığını almak herkese açık bir yoldur. İnsanlar kâbiliyetleri ve gayretleri ölçüsünde akıllarını parlatabilir. Madeleine L'Engle'ın ifadesiyle: "İlham, genellikle çalışırken gelir, çalışmaya başlamadan evvel değil."

İlmin doğrudan algılanması ise, onun kalbde âniden hissedilmesidir. Beş duyudan farklı olarak maddî aracısı olmayan ve varlığını herkesin fark ettiği bu hisse altıncı his veya ilham denir. Bu his muhtelif derecelerde herkeste vardır ve kalbin saflığına, hassasiyetine ve gelişmişliğine bağlı olarak gayet sağlam bir bilgi kaynağı olabilir; yeter ki kişi kendini doğru bir alıcı konumuna getirsin ve o konumda tutsun. Hayvanlarda ‘içgüdü' denilen fakat ilâhî bir sevk olan durum ilhamdır. Arı ve ipek böceği buna en güzel misâllerdendir. Jim Rohn'a göre: "Başarının sırlarından biri, ilhamla karışık fikirlerdir." Bahtiyar insan odur ki hem akıl hem de kalb gözü açık olsun ve ilmi tek değil çift kanaldan alsın. Böylelikle tek kanatla zorlanarak değil, çift kanatla süzülerek uçsun.

Orijinal bilginin kaynağı beyin değil, ilhamdır. O yüzden orijinal bilgi üretmek çok şey öğrenmenin neticesi değildir. Yani tek başına mevcut bilgi yeni bilgi üretemez. Bilginin kaynağının beyin olduğunu zannedenlere şunu söylemek gerekir ki, beyindeki karbon kömürdeki karbondan, beyindeki hidrojen sudaki hidrojenden ve beyindeki elektrik akımını sağlayan elektronlar evlerdeki elektrik tesisatında akan elektronlardan hiç farklı değildir ve bu atom veya parçacıklarda bilgi diye bir unsur yoktur. Parçalarda olmayan bütünde olamayacağına göre, insan beyninin bilginin kaynağı olduğu iddiası abestir. Orijinal bilgileri keşfedip ifade edenlerin genellikle iyi eğitim görmüş kişiler olmasının sebebi beynin eğitimle değişmesi değil, kişilerin ilimle meşgul olarak ilim ışığını alma kabiliyetlerini geliştirmiş olmalarıdır.

Bilinen bir şeyi veya yaşanan bir hâdiseyi düşünmek, aslında ‘irade' hüzmesinin ‘hafıza' sabitdiskinde kayıtlı olan o şey veya hâdiseye yönelmesi ve dikkatin ona çevrilmesidir. Öğrenmek ve anlamak istediğimiz, bazı ipuçlarıyla peşinden koştuğumuz bir şey hakkında düşünmek ise, beş duyunun başka konularla ilgisini kesip dikkati o şey üzerine toplamak ve bununla ilgili bilgi ışığını almaya odaklanmaktır; aynen bir televizyonun antenini belli bir yayını en iyi alacak şekilde doğru yöne çevirmek gibi. Birlikte ve sesli düşünmek yeni ve doğru bilgiye ulaşmada gayet bereketlidir. Sıradışı fikir üretme faaliyeti için uyumlu kişilerin beraber çalışması bu yüzden önemlidir. Beyin fırtınası ise, birçok zihnin bir konuyla ilgili bilgi edinmek için âdex"ta imece usulüyle çalışması ve gelen bilgi ışınlarının muhakeme filtresinden geçirilerek ayıklanıp saflaştırılmasıdır. "Düşünüverdim, aklıma geliverdi." veya "İçime doğdu" gibi tâbirler, insanın kuvvetli bir ilham almasını ifadeden başka bir şey değildir.

Kâinatta her şey ilimle olur ve ilim ışığı hâdiselerin daha olmadan evvel nasıl olacağını belli nispette öngörmemizi sağlar. Bu yüzden geleceği en doğru olarak tasvir edenler, ilim ışığıyla bakanlardır; en doğru hareket edenler ilmi rehber edinenlerdir. İlmin olduğu yerde birlik, kuvvet ve aydınlık; olmadığı yerde ise ayrılık, zayıflık ve karanlık vardır. Yeni bir şey yaparken kullanılabilecek en kıymetli unsur, maddeye nüfuz eden ilimdir. Bir şeyin en iyisini yapmak ilim ile olur. Bu yüzden modern toplumlarda eğitime, yani yüzlerce yıllık bilgi birikiminin genç dimağlara aktarılmasına büyük önem verilir.

Dipnotlar
1."Bilmek" kökünden gelen bilim, "ilm" kökünden gelen ilim kelimesinin yeni Türkçe karşılığı olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden bilim ve ilim kelimeleri umumiyetle birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak bilim kelimesi daha dünyevî ve seküler bir yaklaşımı, ilim kelimesi ise, her şeyin, ilmin hakiki sahibi olan Allah tarafından yaratılmış olduğu inancını temsil eder. Şöyle ki, insandan evvel de ilim vardı; çünkü fenlerin de dikkatli araştırmalar sonunda keşfettiği gibi kâinatta her şey ilim ile yaratılmıştır. Bilim ise, ilmin insanların araştırmalarıyla fark edilip ifade edilen ve insan zihnine doğru veya yanlış olarak yansıyan kısmıdır. Bu bakış açısıyla bilim sınırlı, değişken ve insan referanslıdır; ilim ise Allah'ın mutlak sıfatlarındandır; sınırsız ve insan üstüdür. Başka bir ifadeyle bilim, yanılmaya açık idrakimize yansıyan ilim ışığının kâbiliyetimiz ve gücümüz ölçüsünde bizim tarafımızdan algılanmasıdır.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 40.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 647 (15. Şua).

Aşk ve Şevk nasıl korunur!!!


Hayat faaliyet ve harekettir, şevk ise matiyyesidir (bineğidir)."
Bediüzzaman


Yapılan işin mânâlı olması, sevilmesi, aşk, şevk ve heyecan vermesi kişiyi hayata bağlayan en mühim faktörlerdendir. Zîrâ hayatın işleyişi; aşk ve şevk üzerine örgülenmiştir. Hayatın dinamosu faaliyet ve harekettir, bunların da motoru şevk ve iştiyaktır. Şevk, bir işi, ‘gönüllü ve istekli yapmak' mânâsına gelir. Çünkü insan; iştiyak, lezzet ve muhabbet duymadığı bir işi yapmak istemez. Yapsa da, iştiyak ve muhabbet duymadığından yapılan işte bir verim olmaz. Dolayısıyla, yapılan işlerin mükemmel olması, ona katılan aşk ve şevkle irtibatlıdır. Öğrenme de öyledir. Öğrenilmek istenen şeye karşı bir muhabbet, aşk ve şevk olmalı ki, kişi verimli bir öğrenme süreci yaşayabilsin. Bundan dolayı aşk ve şevke, talebelik yıllarında çok ihtiyaç duyulur.

Bütün bunlara rağmen günümüz işletme ve müesseselerinde aşk ve şevkin artırılması hususu yeterince ele alınmamaktadır. Çalışanlar; yorgunluk ve tükenmişlik sendromuna kolayca yakalanabilmektedir. Çalışanların sağlık, verimlilik ve performansına doğrudan tesir eden ‘şevk hissi' insanın hissiyatı ve ruh hâli ile doğrudan bağlantılıdır. Hisleri yoğun olan kişiler, şevk ve heyecan gel-gitlerini de yoğun yaşarlar. En verimli üretimler, iştiyak içinde olunduğu zamanlarda gerçekleştirilir. Aşk ve şevkli bir kimse başarısız olsa bile, yenilgileri olgunca kabullenir, yıkılmaz. Edison, şevk, gayret, azim gibi hasletlere sahip olmasaydı, birçok buluşa imza atamazdı. Düşünce ile hareket arasında yer alan hissiyat (duygu enerjisi), düşüncenin harekete dönüşmesi için gerekli olan aşk ve şevki, azim ve kararlılığı sağlar.

Şevk nedir?
Genel mânâsıyla şevk, insanın herhangi bir konuya ciddi alâka (istek) duyması ve buna ulaşabilmek için yoğun gayret göstermesidir. Şevk u iştiyak; şiddetli arzu, aşırı istek, mârifet kaynaklı neşe ve hasret çekme mânâlarını da ihtiva eder. Kişinin herhangi bir nesne veya hâdiseye aşk ve şevkinin olması; ferah, keyif, muhabbet ve sürur gibi hislerin açığa çıkmasına da vesile olur. Muhabbetin neticesi şevktir. Muhabbet ve lezzetin hedefi, mükemmele ulaşmaktır. Azim, gayret ve mutluluğu açığa çıkartan ve bir tür enerji olan aşk ve şevk hissi; korunması ve geliştirilmesi gereken önemli bir ruh hâlidir. "Hakikate ulaşma noktasındaki yollardan birini de oluşturan şevk, hizmette fütur getirmeme, ye'se düşmeme; mâruz kalınan, en kötü, en çirkin gibi görünen durumlarda bile, Cenâb-ı Hakk'ın bir eser-i rahmeti var olabileceği mülâhazasıyla buruk, hüzünlü fakat ümitli bir bekleyiş ve Allah'a karşı fevkalâde güven içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır." Dolayısıyla şevk hem maddî hem de mânevî hayat için vazgeçilmez bir dinamiktir.

Bir kişinin toplam enerjisi, onun hayatın zorluklarıyla mücadele etmeye ne nispette hazır ve istekli olduğunu, kendisi için önemli olan şeyi başarmak için mücadele azmini, çalışma kapasitesini, sevdiği insanları koruyup kollama gayretini, daha iyi bir gelecek inşa etme gücünü, hayata sarılma ve ondan haz alma derecesini çeşitli derecelerde belirler. Bu arzu ve hedeflere ulaşabilme enerjisinin % 30'u fizikî, % 70'i de hissî ve zihnî enerjilerden sağlanır. Hissî ve zihnî enerji; zihin canlılığı, kalb itminanı, aşk ve şevk kaynaklı bir hayat sürmek için önemlidir.

Günümüzde performans odaklı çalışan işletmelerde; "Aşk ve şevki söndüren unsurlar nelerdir?", "Şevk nasıl artırılabilir veya korunabilir?", "Kişi hangi durumda ‘başaracağım, yapacağım, üstesinden geleceğim' duygusunu harekete geçirebilir, azim ve kararlılıkla hedefine ulaşma yolunda gayret sarf eder?" gibi sorulara uygulanabilir cevaplar aranmaktadır. Çünkü kişi aşk, şevk ve heyecanını kaybettiğinde hayatında direnç kaybı ve çöküntü başlamakta, maddî-mânevî kayıplar artmaktadır.

Değerli olduğunun fark ettirilmesi, çevresinden saygı görmesi, çalıştığı veya mensup olduğu kuruma karşı bağlılık hissinin tatmin edilmesi, kişinin his boyutundaki temel ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçları karşılandığında kişi pozitif hisler (sevilmek, adam yerine konmak, dinlenmek, fark edilmek, mükâfatlandırılmak, yardım etme ve edilme, şükran duyma ve beklentisiz sevilme) yaşar. Pozitif hisler aşk ve şevki artırırken, tecrübe edilen negatif duygular da (endişe-korku, nefret-haset-kıskançlık, öfke-sinirlilik, depresyon, düşmanlık, tiksinti) aşk ve şevke menfî tesir eder. Negatif hisler ateş gibi, insanın aşk ve şevk enerjisini yok eder. İnsan duygulardan beslenen enerjisini negatif olarak ifade ettiğinde, iş yapmada kullanabileceği çok az enerji kalır. Meselâ beş dakika süren öfke patlamaları veya nefret ve korku deneyimleri, bir kişinin sekiz saatlik iş yapma enerjisini alıp götürebilir. Kişi sakin, pozitif tutum ve tavır içinde kalabildiğinde iş yapmada kullanabileceği daha fazla zihin-his-hareket enerjisine sahip olur.

İnsanın aşk ve şevkini tüketen veya yenileyen durumlar
Enerjinizi tüketen birinci grup faktör: Çevrenizdeki insanları memnun etmeye çalışırken, şevkinizin kırıldığını, moralinizin bozulduğunu hissettiğiniz durumlar. Mutlu ettiğiniz insanların sizi hiç düşünmemesi. Sevilmediğiniz ve fark edilmediğiniz hissine kapılmanız.

Enerjinizi yenileyen birinci grup faktör: Sınırlarınızı çizmek ve kendinize zaman ayırmak. Beklentisiz olacak seviyede fedakârlıkta bulunmak. Sizi ümit kırıklığına ve moral bozukluğuna uğratmayacak bir arkadaş çevresi bulmak veya böyle bir semte taşınmak.

Enerjinizi tüketen ikinci grup faktör: Kendi şahsî hayatınızı yaşayamamak veya başkalarının hayatı içinde kaybolup gitmek. Kuralları belirsiz ve çerçevesi net olmayan iş ve bağlantılara girmek ve tek taraflı tüketilmek. Öncelikle üzerindeki haklara riayet etmeden ve hizmetlerini uzun vâdeli düşünmeden, daha ziyade hissî mülâhazalarla başka insanları mutlu etmeye çalışmak.

Enerjinizi yenileyen ikinci grup faktör: İç dünyanızı (gönlünüzü) keşfetmeye, iç âleminizi düzene koymaya, içinizdeki sese (vicdan, gönül, ve unutulmuş, ihmal edilmiş meşru istekleriniz) kulak vermeye ve onunla diyaloga geçmeye vesile olan sadece size ait bir zaman dilimi… Sizden istenenlere, hayatın uzun soluklu bir koşu olduğunu unutmadan gerektiğinde ‘hayır' diyebilmek.

Enerjinizi tüketen üçüncü grup faktör: Bütün vaktinizi vazife, ödev ve mesuliyetlere ayırmanız. Kaybettiğiniz his enerjinizi geri kazanmak için, tek çare olarak yiyeceklere yapışarak hantallaşmanız ve modern çağın salgın hastalığı şişmanlığa yakalanarak moral çöküntüsü yaşamanız.

Enerjinizi yenileyen üçüncü grup faktör: Hayatınızdaki vazife ve mesuliyetlerinizin arasına eğleneceğiniz, huzur duyacağınız, rahatlayacağınız aktiviteler serpiştirmeniz.

Enerjinizi tüketen dördüncü grup faktör: Kıskançlık ve haset duygusunun sizi kuşatmasına izin vermeniz. Bu duygu, his enerjinizi tüketir ve sizi bunalıma sürükler. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamak kişiyi hırslandırır ve şekvaya sürükler.

Enerjinizi yenileyen dördüncü grup faktör: Kişi hayatında dâima kendinden daha kötü durumda olanları düşünerek şükran hisleri içinde bulunmalı ve kanaat etmelidir. Çünkü bu, insanın his enerjisini çoğaltır. Ayrıca her insanın mutlaka bir zayıf tarafı olduğu unutulmamalıdır. Herkesin bu dünyada bir şekilde (mal, can veya evlâtla) imtihanda olduğu hiç akıldan çıkarılmamalıdır. Teslim ve tevekkülle aşk ve şevk korunmalıdır.

Enerjinizi tüketen beşinci grup faktör: Sürekli üzüntülü, depresif ve melankolik bir ruh hâli içinde bulunmak. Değiştirilemeyecek şeylere karşı sürekli üzüntü duymak, kaza hükmü giymiş şeylere karşı isyan içinde bulunmak, olmamış şeyler için de tembelce bekleyişe geçmek, insanın his enerjisini tüketir.

Enerjinizi yenileyen beşinci grup faktör: Topluma karışmak, takım veya grup hâlinde bir şeyler yapmak üzüntü ve depresyonun ilâcıdır. Diğer yandan kaderin hükmüne razı olmak, teslim ve tevekkül içinde bulunmak, sabır kuvvetini içinde bulunulan âna yoğunlaştırmaktır.

Enerjinizi tüketen altıncı grup faktör: Bitmemiş işler, yarım kalmış ödev ve projeler, insanın aşk ve şevkini azaltarak his enerjisini vakumlar. Kişinin vermiş olduğu kararları; "Acaba yanlış mı yaptım?" şeklinde sürekli zihninde kurgulaması ve bunu bir takıntı hâline getirmesi.

Enerjinizi yenileyen altıncı grup faktör: Mükemmel kararlar verme takıntısından vazgeçip, tercihlerini yaparak derhal harekete geçmek. Birikmiş ödev ve projelerinize, uzun zaman geçmesine rağmen yeterli ve uygun vakit bulamıyorsanız, ‘Onu yapmak istemiyorsunuz!' demektir. Dolayısıyla, onu yapma fikrini kafanızdan silin! Yeni iş ve projelerini sürüncemede bırakmayın, tamamlayarak yola devam edin!

Enerjinizi tüketen yedinci grup faktör: Yerine getirebileceğinizden fazla vaatlerde bulunarak mesuliyet altına girmeniz, her projeye, her davete hemen ‘Evet ben de varım!' demeniz enerjinizi tüketir. Sınırlı bir ömürde, sınırlı kabiliyet ve enerjiyle ancak sınırlı iş ve projede görev alabileceğinizi unutmayın!

Enerjinizi yenileyen yedinci grup faktör: Bir maratona benzeyen dünya hayatında, kendi işinizde başarılı oldukça, başkalarına daha fazla yardımcı olabileceğinizi unutmayın. Kendi hayatında başarısı olmayanların başkalarına yardımcı olma ihtimali de düşüktür.

Enerjinizi tüketen sekizinci grup faktör: Sürekli risk almak, kaybetmeye devam etmek, kişinin aşk ve şevkini tüketir. İlk kayıp ve başarısızlık bir risktir, alarmdır. Ders alınırsa, insan için öğreticidir ve iyi bir tecrübedir. Fakat sürekli kaybetmek ve bundan ders çıkarmamak, insanı çökerten ve ümitsizliğe sevk eden bir durumdur.

Enerjinizi yenileyen sekizinci grup faktör: Öncelikle kendi yanlışlarınızla yüzleşin; hatalarınıza ağlayabildiğiniz kadar ağlayın ve kendinizle hesaplaşın! İyice rahatlayıp boşaldıktan sonra, çevrenizdeki liyakatli kişilerle istişare ederek ve geçmiş tecrübelerinizden ders alarak hayata geri dönün ve bir şeyler yapmaya çalışın!

Şevki korumak için neler yapılabilir?
İnsanlarla her münasebet, aşk ve şevkimizi ya yenileyip artırır veya tüketir. İnsanın his enerjisini sömüren ve tüketen hususların başında negatif insanların ürettiği kirlilik (karamsar söz, tutum ve davranışlar) vardır. Meselâ sürekli üzücü, kalb kırıcı, insan onur ve haysiyetini zedeleyici söz söyleyen, tutum ve davranış sergileyen, sürekli endişe ve korku pompalayan, insanları aşağılayan, hor-hakir gören, suçlu konumuna iten, kusur ve hataları sürekli başkalarının üzerine atan kişiler, çevrelerindeki insanların aşk ve şevkini, vakumlu süpürgeler gibi emerler. Her toplumda, her zaman bol miktarda bulunan bu tip insanlar, insanî gelişimin ve huzurlu bir hayatın önündeki en önemli engellerdendir. Böyle bir karaktere sahip kişi; eş, âmir, yakın bir arkadaş, takımdaki paydaş, iş ortağı veya aile üyesi ise, ondan korunmada nasıl bir strateji geliştirileceği hususu günümüzde cevaplandırılması en zor sorulardan biridir. Uzmanların hemfikir olduğu çözümlerden biri, bu tip kişilerle araya mesafe koyup daha az görüşmek, eğer mümkünse irtibatı makul şekilde kesmektir. Çünkü negatif tutum ve sözler, negatif duyguları (üzüntü, kaygı, korku, öfke, depresyon, sabırsızlık) açığa çıkarır. Bunlar ise, kişinin enerjisini tüketir. Pozitif tutum ve tavırlar geliştirmek, müspet ve yapıcı konuşmak son derece önemlidir. Bunun için de, kişi dostlarını ve arkadaşlarını mümkün olduğunca pozitif tavır sergileyen, müspet duyguları harekete geçiren kişilerden seçmelidir. Diğer yandan kişi, sürekli şikâyet eden, insanları kötüleyen ve onların özel hayatlarını dedikodu malzemesi yapan toksik fertlerden uzak durmalıdır.

Kişi sağlıklı bir hayat sürebilmek için, fizikî, hissî ve zihnî enerjisini tüketen, bilhassa aşk, şevk ve moralini azaltan faktörlerin neler olduğunu müşahhas şekilde belirlemelidir. Ne kadar çok pozitif hissî enerjiye sahip olursak, verimli olma şansımız o kadar artar. Zîrâ hayatın yakıtı olan aşk ve şevkimiz ne kadar çok ise, o kadar fazla şey başarabiliriz. Sağlıklı ve dengeli beslenmek, düzenli hareket veya spor yapmak, kaliteli uyumak, insanı canlı ve diri tutar.

Kişinin hayatta gerçekleştirebileceği hayalleri, idealleri olmalı ve kişi bu ideallerine odaklanmalıdır. İdeal, gaye ve hayaller insanın aşk ve şevkini artırır. Çünkü insan ümit, hayal ve beklentilerinden enerji toplar. Bir kişide irade varsa, enerjisini harekete geçirebilir. İrade ve azim yoksa enerji bloke edilir, kişi kendinde yorgunluk hisseder. Hedef ve irade aşk ve şevkle bütünleştiğinde, insandaki potansiyel enerji harekete geçer. Benzer hedef ve heyecanları, ruhî frekansı paylaşan insanları bulmak ve onlarla beraber olmak aşk ve şevki korur ve çoğaltır.

Kişi veya ekip, kabiliyetlerinin farkına vararak hedeflerini doğru belirliyor, kusurlarını görme erdemi gösteriyor, yeni fikir ve tavsiyelere açık duruyor, kendinden ziyade sistemin başarısını öne çıkarıyor, herkeste az-çok var olan güzellikleri görebiliyor ve onların sisteme katkılarını mükâfatlandırabiliyor ise, mütevazıdır. Tevazu ise, ilâhî inayetin gelmesine bir davetiyedir.

Sistem bilimi penceresinden bakıldığında, birer sistem olan aile, işletme ve müesseseler, ya akıllıca veya akıl dışı organize olmuşlardır. Sistemin sağlıklı işlemesi, öncelikle sistemin ne derece akıllı şekilde örgütlendiğine bağlıdır. Sakinlerine güvenlik atmosferi oluşturan, çeşitliliği ve farklılığı mükâfatlandıran, olumlu her şeyi fark edip takdir eden, üyeleri birbirleri hakkında empati yapabilen ve sistem içinde önemli ve değerli olduklarını hissedebilen, işleri kabiliyetlere göre dağıtan, tevazu sahibi fertlere sahip, pozitif hissiyatı harekete geçirilebilen sistemler akıllı örgütlendiklerini gösterirler. Akıllı örgütlenmelerdeki koruyucu atmosferden dolayı, çalışanların aşk ve şevklerinin söndürülmesi zordur. Böyle bir sistemde beklentisiz yapılan işlerle (Allah rızası için), dünyevî beklentiler içinde kazan-kazan anlayışıyla yapılan işler arasında denge vardır. Ortak akıl ışığında kurulan ve bunu koruyan müesseselerde, insanlar, tükenmişlik sendromuna yakalanmadan, aşk ve şevk içinde sürdürülebilir bir hizmet üretebilirler.

Tenkit Psikolojisi


Hatalarımızın uygun şekilde bizlere ifade edilmesi ve bizim bunu kabul etmemiz, şahsî kemâlât açısından gereklidir. Birçok insanın hiç hoşlanmadığı tenkitte gaye ve ölçü ne olmalıdır, Peygamberimiz’in (sas) bu husustaki metotları nelerdir?.. Menfî tenkidi alışkanlık haline getiren kişilerin şuuraltında hangi düşünceler yatıyor olabilir, menfî tenkitçilerin toplum içindeki yeri nedir?.. Tenkidin ferdî ve içtimaî hayatta sebep olduğu hasarlar, olumsuzluklar... Tenkitte mihenk taşımız ne olmalıdır?

Her şeyi tenkit eden bir adam bir tabloyu da tenkit etmiş. Yanındaki: ‘Sen hiç bu kadar güzel bir eser meydana getirdin mi?’ deyince, adam: “Arkadaşım ben yumurtlamayı bilmem; ama bir yumurtanın sağlam veya çürük olduğunu pek âlâ anlarım.” diye cevap vermiş. 1

Birilerinin tenkit ettiğini, birilerinin de tenkit edildiğini sık sık görürüz. Acaba insanlar niçin tenkit eder? Tenkit etmenin arkasındaki psikolojiler nelerdir? Tenkidin faydaları var mıdır? Müspet tenkit nasıl yapılır? Tenkidin insan psikolojisine tesirleri nelerdir?

Tenkit; sözlü, yazılı veya fiilî olabilir. Lûgat mânâsıyla tenkit; herhangi bir insan, eser veya konunun, doğru-yanlış, eksik-fazla, güzel-çirkin yanlarını bulup gösterme işidir. Tenkidin ahlâkî zâviyeden iyi veya kötü olarak vasıflandırılması; kime, ne zaman, nerede, hangi dozda, hangi maksatla ve ne niyetle yapıldığına bağlıdır. Bu açıdan bakılınca tenkit, müspet tenkit (yapıcı olan, fayda sağlayan) veya menfi tenkit (yıkıcı ve zarar veren) olarak ikiye ayrılır. Tenkidin tesiri de yukarıda zikredilen hususiyetlere bağlı olarak farklılıklar gösterebilir.

Kişi niçin tenkit eder?
Ferdî ve içtimaî hayatın daha iyi hâle gelmesi için hataların fark edilip usûlünce ifade edilmesi yararlıdır. Ancak bu ifade şeklinin kişiye ve çevresine zarar vermemesi ve ifadelerin iyi niyetli olması gerekir. Bu şekilde yapılan müspet tenkitlerde yanlışı düzeltme mülâhazası vardır.

Aile ve cemiyette menfî tenkide kilitlenenler, giderek her şeyde bir olumsuzluk arama gibi bir duruma düşerler. Bu şekilde tenkidin bir alışkanlık olarak yapıldığı sık görülür.

Yıkıcı tenkidin gerisinde hissî ve nefsî mülâhazalar yatabilir. Rekabet ve kıskançlık da, kişiyi sürekli tenkide sürükler. Bu durumda tenkide mevzu olan hususu düzeltme ve çözme gayesi veya iyi niyet olmadığı için, iki taraf da bundan zarar görür. Kısacası ‘üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek’ niyeti ile konuşmamak gerekir. Değerlendirmelerde samimi olmak, hissî ve nefsî mülâhazaları terk etmek, çoğunlukla yıkıcı tenkit yapmamıza engel olsa da, bu tenkidin yerini, zamanını, dozunu ve üslûbunu ayarlayamadığımız takdirde, yıkıcı tenkitlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

Yıkıcı tenkit içtimaî bir hastalık haline gelebilir. Meselâ medyada ‘hatırı sayılır’ kişilerin bile, duygularına yenik düşerek yaptıkları yıkıcı tenkit şaşırtıcıdır. Tv’deki birçok tartışma programındaki tenkidin gerisinde, iyi niyetli bir yaklaşım yerine daha çok karşıdaki kişiye maddî- mânevî zarar verme gayesi vardır. Karşıdaki kişi ne söylerse söylesin, tek taraflı değerlendirme ve sonrasında tenkit yapılmaktadır. İçtimaî hayatı derinden yaralayan bu üslûbun yeni yetişen nesillere sirayet etmeden değiştirilmesi gerekir.

Batı kaynaklı “kişisel gelişim”de ferdiyetçiliğin bir kurtuluş gibi görüldüğü günümüzde, şahsiyet ve benlik aşırı yüceltilmiştir. Bu durumda, ‘var olmak için yok etme’ veya en başarılı olmak adına diğerleri geçilmeye çalışılıyor, diğer insanlar yıkıcı bir üslûpla tenkit ediliyor ve şahsî çıkarlar korunuyor. Benlik ve enaniyetin, menfî tenkidi artırdığı görülmektedir.

Tenkitçinin psikolojisi
Yıkıcı tenkitlerde empati eksikliği vardır, karşıdakinin psikolojik durumu pek düşünülmez. Yeterince empati kurabilen kişilerde yıkıcı tenkit daha az görülür.

Negatife odaklanan ve karamsar kişilerde ise, eksik tarafı bulma daha fazla söz konusudur. Herkesin ve her hâdisenin eksik ve yanlışlıkları onları etkiler. Mutsuz ve distimik (uzun süreli hafif mutsuzluk hali) kişilerde, iradî veya gayri iradî karamsar bakış açısı tenkidi artırır. Bu durumdaki kişiler, içlerinde bulundukları durumu fark edemeyebilirler. Çevredekilerin bunu fark etmesi ve böyle kişilere yardımcı olması gerekir. Meselâ karamsar bir çocuk oyun esnasında arkadaşlarının kendisine yaptığı normal davranışı bile kasıtlı olarak değerlendirir, onları tenkit eder ve sevilmediğini düşünür. Bu durumda onu yakından tanıyan kişilerin onunla ilgilenmesi gerekir.

Aşırı mükemmeliyetçi kişilerde, kendini ve başkalarını sürekli değerlendirme, hataları bulup çıkararak her şeyin hatasız olmasını isteme gibi bir tavır görülür. Mükemmeliyetçi kişiler, çevresindekilerin hatalarını bularak stresin artmasına sebep olurlar. Meselâ mükemmeliyetçi bir anne, çocuğunun not olarak dört almasını bile kabullenemez; hep beş almasını ister. Bu ise, çocuğun stresinin artmasına, başarısının azalmasına yol açabilir. En mükemmeli istemek ve beklemek bazı güzelliklerin sönmesine sebep olabilir.

Tenkitçinin şuuraltında “Ben daha iyi bilirim, daha iyi yaparım” gibi bir düşünce olabilir. Bu düşünce ile kişilerin veya herhangi bir hâdisenin yanlış yanlarını bulur. Buna istinaden, karşıdaki kişiden daha iyi bildiğini kendince ispat etmiş olur. Böylece benliğin ve enaniyetin daha da artmasına sebep olur. Bu türlü tenkit giderek yıkıcı bir mahiyet kazanabilir.

Kimileri ise, hatalarını gayri iradî olarak örtmek için tenkit eder. Özellikle kurumlarda bu durum daha da yaygındır. Başkaları tenkit edildiğinde veya eksik tarafları bulunduğunda, tenkitçi yerinin sağlamlaştığını sanır, hatalarının örtüldüğünü düşünür. Aile içinde de, yanlışların hep başkalarına mal edilmesi, kişinin kendi hatalarını düzeltmesine engel teşkil eder ve aile içi münasebetlerin zedelenmesine yol açar. Sürekli her şeyi ve herkesi olumsuz bakış açısı ile değerlendiren kişiler, kendilerini strese ve kaygıya ittikleri gibi, çevrelerine de negatif enerji yaydıklarından yalnızlaşırlar.

Tenkit edilenin psikolojisi
Söylenen her kelimenin karşı tarafta bir yansıması vardır. Bu yansıma müspet veya menfi olabilir. Bir değerlendirme yapmadan önce, neyi niçin eleştirdiğimizi ve bunun sonucunda kimin ne kadar fayda göreceğini hesaba katmalıyız. Söylediklerimizle sadece karşı tarafa mesaj vermekle kalmayıp, o kişinin kısa, orta ve uzun vadedeki davranışlarına da tesirde bulunduğumuzu unutmamalıyız. Olumlu üslûbu yakalayamadığımız değerlendirmelerde karşı tarafa zarar verebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.

Tenkit, daha ziyade tenkit edilen tarafta strese yol açar; bu da kişilerin zamanla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Her şeyi yıkıcı bir şekilde tenkit eden kişilerin, aile içinde bile yalnız oldukları görülür. Kimse o kişiye bir şey bahsedemez hâle gelir; çünkü karşılığında sürekli bir olumsuz değerlendirme görmektedir. Tenkit ile birlikte muhatapta kırılma ve dışlanma duygusu oluşabilir. Bir kişinin sürekli eksik taraflarını söylediğimizde, o kişinin kendine bakış açısı olumsuz hâle gelir. Kendisini yetersiz ve başarısız hisseder. Bu durumda endişesi artar. Endişe ve stresi artan kişilerin de, hataları çoğalır. Yani fâsit daire oluşur. Tenkit, stresi; stres de hatayı beraberinde getirir. Sık hata yapan kişi ise daha çok negatif mesaj almış olur.

Ona-buna eksiklik-bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep âlemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk." diyene "Bozuk olan asıl kendisidir." manasına şöyle buyurmuştur: "İnsanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur." Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam'la buluştursan onda da kusur bulur ve "Ayağını nasıl kaydırabilirim?" yolları araştırır. Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlâk anlayışı geçimsizliktir. Bu tip hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmektir. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman öne çıkarılmalarını isterler. Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığı zaman şunu diyebiliyor musun: "Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilmiş olacaktı." İşte bu anlayış Kur'ân ruhunun ve Peygamber ahlâkının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı içinde yaşayanlardır.
* * *

Tenkit ile karşı tarafın ya cesaretinin azalarak pasifleşmesine veyahut daha da hiddetlenmesine sebep olunabilir. Sürekli olumsuz sözler işiten insanlarda, tenkit edilme korkusu ile cesaretsizlik başlar. Tenkit ettiğimiz kişinin bize karşı içten içe öfke duyması halinde de aradaki diyalog bozulur.
Bir kişinin veya şeyin, birçok güzel tarafı olduğu halde sadece hatalı ve yanlış yönlerini açığa çıkarmak hakkaniyet ve adalet ile açıklanamaz. Tenkit edilen kişinin güzel yönlerinin fark edilmemesi, o kişinin güzelliklerinin azalmasına sebep olur. Bir bahçede onca güzel çiçek varken, sadece birkaç yabanî ota takılmamız o çiçeklerin zamanla azalmasına yol açabilir. Sürekli tenkit edilen kişinin mutsuzlaşması ve içe kapanmasına sebep olabiliriz.

Müspet tenkit nasıl olur?
Bir konuyu veya kişiyi değerlendirirken niyetimiz ve tercih ettiğimiz üslûp çok önemlidir. Karşı tarafın tenkidimizden istifade etmesinde en önemli unsur niyetimizdir. Lisan-ı hâlimizle ve konuya yaklaşımımızla iyi niyetimizin hissettirilmesi gerekir. Tavır ve üslûp çok önemlidir. Karşıdakinin bize tavır almasına sebep olacak tutumlardan kaçınmalıyız. Tenkit yumuşak bir üslûpla yapılmalıdır. Böylece yapıcı ve müspet davranmış oluruz. Karşı tarafın da alıcılarının açılmasına ve görüşlerimizden istifade etmesine zemin hazırlarız. Niyetimizin ve üslûbumuzun iyi olmadığı tenkitlerde ise, hem bizden uzaklaşmasına hem de görüşlerimize karşı alıcılarını kapatmasına sebep olabiliriz.

Değerlendirdiğimiz şeyin anlayışımıza göre eksik ve yanlış tarafları varsa, subjektif tenkit yapmış oluruz. Kriter ve standartlara göre değerlendirmeler yapılmışsa objektif tenkit yapılmış olur. Buna şöyle bir misal verilebilir: Bir söze başlarken ‘bana göre, bana sorarsan, benim anlayışıma göre’ gibi ifadeler, karşı tarafın cephe almasına sebep olabilir. Bunun yerine, standartlarımızı daha objektif kaynaklara dayandırarak söze, ‘falan kitaba göre, bazı büyük zatların dediğine göre’ şeklinde başlamamız faydalı sonuçlara vesile olabilir.

Amirlerimizin veya bilgi ve tecrübelerinden yararlandığımız kişilerin tenkidi müspet kabul edilir. Çünkü bu kişilerin görüş bildirmesi ile karşı tarafın iyiliği, faydası ve olumlu bir hale gelmesi sağlanır. Birçok kimse bu kişilerden aldığı tenkitlerle kendini yetiştirir ve eksikliklerini gidermeye çalışır. Hattâ böyle bir değerlendirmenin olması yetişme ve yetiştirme açısından gereklidir.

Tenkitteki gâyemiz karşıdaki kişinin hatasını düzeltmek olsa bile, o hatanın yerleşmesine sebep olabiliriz. Bir kişiye yanlışını söylemekten ziyade, ona nasıl olması gerektiğini söylemeliyiz. Eğer karşımızdaki kişi hatalarının söylenmesine alışmışsa, artık bunları tekrar tekrar tenkit etmek doğru olmaz. Bu tür kişilere hataları söylendikçe hatalarının yerleşmesine yol açabiliriz. Bunun yerine, bu kişilerin olumlu yönlerini ön plâna çıkarıp eksik yanlarına işaret etmek daha faydalıdır.

Efendimiz (sas) insanların hatalarını isim vermeden düzeltmeye çalışmıştır. Şahısların hatalarının ön plâna çıkarılması, isim verilerek konuşulması, şahsın psikolojisi açısından uygun olmayabilir. Bu konuda Efendimiz (sas) bize rehberdir.

Çocuklarla olan münasebetlerde onların iyi yönlerini ön plâna çıkarmak önemlidir. Meselâ sınıfta bir soru sordunuz. Öğrencilerden birisi cevap verdi; ama verdiği cevap yanlış. Bu durumda yanlışa işaret etmeden öğrencinin olumlu yönlerini, cevabındaki bilgi parçalarını kullanarak onu rahatlatmalıyız. Daha sonra cevabın yanlış olduğunu ifade etmeliyiz. Bu durumda öğrenci kırılmayacak ve sonraki sorularda cevap verme cesareti bulacaktır.

Takım halinde çalışanların, arkadaşlarını tenkitten kaçınması gerekir. Tenkit eden kişi, başkalarının da tenkide başlamasına kapı açar; dedikodu ve gıybetin artışına sebep olur. Bu durumda bir arada çalışma ruhu zedelenir. Kişiler sürekli birbirlerinin hatalarını görmeye başlar. Kardeşlik ve arkadaşlık zarar görür. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle der: “İkinci düstürunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkit etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez.. belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine destek olur; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.’’ 3

Tenkit ile Kur’an-ı Kerim’deki ‘nasihatle kötülükten uzaklaştırma’ arasında fark vardır. Mü’minlerin kardeşlerinde gördükleri eksiklikleri iyi niyetle ifade etmelerindeki ve nasihatte bulunmalarındaki niyet ve yaklaşım mü’mine yakışır olmalıdır.

Ölçümüz şu olmalıdır: ”Her şeyi tenkit, her şeye itiraz bir yıkma hamlesidir. İnsan bir şeyi beğenmiyorsa daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Yıkmaktan harabeler, yapmaktan mamureler meydana gelir.” 2

Tenkidin faydaları var mıdır?
Müspet tenkidin faydaları olmasına karşılık yıkıcı tenkidin zararları vardır.

Hataların süreklilik kazanmaması ve büyümemesi açısından tenkidin yararları vardır. Kişinin kendini bir aynada seyretmesine ihtiyaç vardır. Müspet tenkit ayna vazifesini görür. Kendimizi bu aynada seyreder hatalarımızı görür ve düzeltiriz. Yerinde tenkitler, insanların bir arada çalıştığı yerlerde sağlıklı işleyiş açısından gereklidir. Ancak yıkıcı tenkit bu gibi yerlerde ciddî sıkıntılar oluşturur. Bunun yerine müspet tenkidin yapılması gerekir.

Müslümanlara, bir kötülük gördüklerinde, duruma göre, önce elleri, sonra dilleri ile engellemeleri, buna güçleri yetmiyorsa da kalbleri ile buğz etmeleri emredilir. Bu mülâhaza ile yanlışın uygun bir şekilde engellenmesi faydalı olacaktır.

Çoğumuz hatalarımızın söylenmesinden pek hoşlanmayız. Yanlışlarımızın bize uygun bir şekilde ifade edilmesi ve bunu kabullenmemiz şahsî kemâlat açısından gereklidir.

Eğitim ve öğretimde de müspet tenkit, hem iyi eğitimi destekler, hem de bilimin gelişmesine katkı sağlar.

İster amir, ister memur, isterse de ailede bir eş olalım, günlük hayatımızda müspet bakış açısı hâkim olmalıdır. Bu bakış açısına sahip kişilerin hayatta başarılı olduklarını ve etraflarında çok sevildiklerini görmekteyiz.

Sonuç olarak
Her şeyi tenkit edenler, kendilerini de nefis muhasebesine tâbi tutmuyorlarsa, bu durum onların hatalarını düzeltmelerine engel teşkil eder. Hep başkalarını tenkit eden kişilerin kendi hataları konusunda da aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir.

Tenkit alışkanlığı, dedikodu ve gıybeti beraberinde getirebilir. Dolayısıyla tenkide başlayan kişi, bir süre sonra dedikodu ve gıybete de yakalanabilir.

Yapıcı olmak ve güzeli takdir etmek, her zaman teşvik edilen bir davranıştır. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’’ ifadesi bizler için bir mihenk taşı olmalıdır. Hayatımıza bakışımızı buna göre ayarladığımızda, hem kalb kırmamış, hem de müspet davranmış oluruz.

Tahribin tamire göre daha kolay olduğu bilinmesine rağmen, tahripçi tenkit üslûbunun toplumumuzda yaygınlaştığını müşahede edilmektedir. Birilerini menfî tenkit ederek sıkıntıya sokmanın prim yaptığı ve bunu alkışlayan insanların kolayca bulunduğu ortamda, müspet davranmak zordur. Tenkit edilen kişinin ruh halini göz önüne alıp öyle konuşmak, tenkit etmeden önce nefis muhasebesi yapmak gerekir.


_________________

Dipnotlar
1. İbrahim Sıddık İmamoglu, Büyük Dini Hikâyeler, Cilt: 1, Osmanlı yayınevi, İstanbul, 1980, S. 407
2. Fethullah Gülen, Ölçü ve Yoldaki Işıklar, TÖV yayınları, İzmir, 1993, 2. cilt, s:70
3. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 21. Lem’a, İhlâs Risalesi
**Dr.Hasan Aydınlı***

Megalomani ve Çaresi


İçinde yaşadığımız dünyada, hâdiseleri içinden çıkılmaz hâle getiren en önemli psikolojik bozukluklardan biri de megalomanidir. Kendini olduğundan daha büyük görme eğilimi diyebileceğimiz megalomani, aslında narsistik kişilik adı verilen karakterin bir parçasıdır.

Bu tür kişilerde kendilerini aşırı beğenme, üstünlük ve büyüklük hissine kapılma, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayamama, kendisine karşı yapılan eleştirilere katlanamayıp aşırı hassasiyet gösterme gibi özellikler vardır. Herkesten daha güzel ve başarılı olduklarını, büyük işler başarmaları gerektiğini düşünürler. Bunun yanı sıra kibir içindedirler; meselâ kurallar diğer insanlar içindir ve kendilerine uygulanmamalıdır. Ayrıca bu büyüklük hezeyanları ve kibirli düşünceleri diğer insanlar tarafından da desteklenmelidir, diğer bir tabirle pohpohlanmalıdırlar, aksi takdirde büyük hayal kırıklıkları yaşarlar. Karşısındakinden devamlı kendisini sevmesini, yüceltmesini beklerler. Bencil bir şekilde âdeta dünyadaki her şeyin kendileri için var edildiğini düşünürler.

Narsistik özellikler acaba hayatın her döneminde bir bozukluk olarak mı ele alınmalıdır? Narsistik yapı, bebeklik dö ne minde normal bir özellik olarak görülür. Bu dönemde bebeğin isteklerinin hemen ve hiçbir engele takılmaksızın karşılanması için böyle olması zaruridir. Bebek, karnı acıktığı veya altı ıslandığı zaman durmadan ağlar ve annesini kendisine bakmaya mecbur eder.

Erişkin dönemdeki narsistik kişilik ve buna bağlı gelişen megalomani ise, genellikle değersizlik hissinin meydana gelmesine ve buna ilâveten iç dinamiklerin hatalı işlemesine bağlı ortaya çıkar. Değersizlik duygusunun aşırı değerlilik ile yer değiştirmesi hâdisede büyük rol oynar. Bunların bir kısmı küçüklükten itibaren çevresi tarafından horlanan ve örselenen kişilerdir. Neticede, ezilen kişiliklerinin yaşadıklarını tam tersine çevirmesi, kendilerini aşırı derecede değerli görmek istemeleri neticesini doğuracaktır. (Ben değersiz değilim, aksine herkesten daha değerliyim!)1,2 Bu noktada şunu belirtmemiz yerinde olur; hatalı işleyen iç mekanizmaları karşısında kişiye, ene (veya ego) gibi cihazların doğru kullanılma metotları öğretilmezse, narsistik kişilik gibi bozuklukların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Egoyu doğru kullanma ise, kişinin kendi ile alâkalı sağlıklı değerlendirmeler yapmasıdır. Kendi aciz ve kusurlu yönlerinden yola çıkarak, aciz olmayanı, kusursuzu bulmaya, kendinde gördüğü güzel yönlerden yola çıkarak da bu güzellikleri yaratan Güzeller Güzeli'ne ulaşmaya çalışmaktır.

İsterseniz gelin bu durumu bir de İslâmî kaynaklardaki bakış açısı ile ele alalım. İnsanın kendi özünü, diğer yandan nefis yanını ifade eden 'ene' tabiri dinî kaynaklarda sıkça kullanılır. Eğer uygun şekilde kullanılırsa 'ene', Yaradan'ı tanımada bize yol gösteren bir anahtar olur. Kişinin bunu yapabilmesi için önce kendi gerçek yapısını, sınırlılığını ve acizliğini kavraması gerekir. Kusurlarını görebilmeli ve her ân yok olabilecek, ölümlü bir varlık olduğunu idrak etmelidir. Daha sonra ise sınırsız olanı, kudreti sonsuz olanı aramaya başlamalıdır. İşte bu takdirde ene, Yaradan'ı anlamaya ve bulmaya kapı açan bir hüviyete dönüşür. Bir damla iken umman olur, bir hiç iken her şey olur, fânî iken hakiki hayata erer. Aksi takdirde ene, kendisini tanımayan kimseler için "enaniyet" denen gurura kapılma, kibirlenme ve başkalarına tepeden bakma aracı hâline gelir ve kişiyi yutabilecek bir girdap hâline dönüşür.3


Narsistik kişilik ve onun bir parçası olan büyüklük kompleksi, acaba ne gibi problemlere yol açar? Her şeyden önce narsistik yapı, kişinin iç ve dış uyumunu bozar. Hâdiselerin ters gitmesi veya kendi istediği gibi olmaması durumunda, bu kişiler hayal kırıklıkları yaşar ve acı çekerler. Meselâ, yaşlanma ile meydana gelen fizikî değişiklikler, bedenî ve zihnî yönde oluşan yetersizlikler, bu kişilerde ağır depresyonların gelişmesine sebep olabilir. Eleştirilmeye karşı aşırı tahammülsüzlükleri sebebiyle, basit ikazlardan bile öfkelenebilirler. Bunlar istenmeyen ve yalnız bırakılan insan tipi olmaya aday kimselerdir.

Büyüklük duygusu ayrıca dış uyumu da bozarak, birçok sosyal probleme yol açmaktadır. Bu duyguyu yaşayanlar âdeta her şeyi bildikleri, her şeyi halledebilecekleri, herkesten üstün oldukları gibi yanlış bir yaklaşımla sosyal münasebetlerinde zedelenmelere yol açmakta ve bazen tehlikeli olabilecek davranışlar dahi gösterebilmektedirler. İnsanlık tarihi bunlara şahit olmuştur. Hitler, üstün ırk felsefesini ortaya atarak, binlerce insanın ölmesine sebebiyet vermiştir. Ondaki üstünlük duygusu başkalarını katletmeye dönüşmüştür. Aslında tarihin her döneminde narsistik üstünlük hisleri ile insanlığı kana bulayan hasta şahsiyetler görülebilir. Nemrutlardan Firavunlara, Moğollardan Nazilere kadar tarih, bunun örnekleriyle doludur. Tarihimizde bunun tam zıddı örnekler de mevcuttur. Yavuz Sultan Selim zaferlerle dolu seferinden dönerken halkın tezahüratı ile gurur, kibir ve üstünlük hissine kapılmak tehlikesi karşısında, sarayına gece karanlığında bir kayık ile sessizce dönmüştür.

Narsistik kişilere karşı davranışlarımızı ayarlarken çok dikkatli olmalıyız. Onları övmemeye ve onlara karşı tevazu göstermemeye dikkat etmeliyiz. Aksi takdirde uygunsuz düşünce ve davranışlarını pekiştirmiş oluruz ve onlara tesir edemeyiz. Açıkça ve kararlılıkla davranışlarını onaylamadığımızı ve onlara hayran olmadığımızı hissettirmeliyiz. Ancak bunu yaparken de onları eleştirmemeye özen göstermeliyiz, aksi takdirde bizden uzaklaşırlar.4

Peki narsistlerde aşırı derecede olan kendini değerli hissetme duygusu her insanda yok mudur veya insanlarda böyle bir duygu olmaması mı gerekir? Elbette her insanda değer görme ve kendini değerli hissetme duygusu mevcuttur. Ancak bu duygu doğru şekilde tatmin edilmeli ve doğru yerde kullanılmalıdır. İnanç sistemimizde insanın gerçek değerinin ne olduğu ve kimin insana gerçek değerini verebileceği vurgulanır. "...Şunu unutmayın ki Allah'ın (celle celâlühü) nazarında en değerli, en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah'ı (celle celâlühü) sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır..."5 Ayrıca, kişi insanlar katında değil de, Allah (celle celâlühü) katında değerli olmaya çalışmalıdır. Pek çok peygamberin (aleyhisselâm) hayatında bunun örnekleri görülebilir. Peygamberler, insanlar tarafından eziyet, hakaret, işkence gördükleri ve hattâ iftiralara uğradıkları hâlde Allah'ın (celle celâlühü) rızası için çalışmışlar ve insanların en değerlileri olmuşlardır. Allah'ın (celle celâlühü) değer verdiklerini insanlar değersiz hâle getirememişlerdir.

Her insanda yaptığı işleri, sahip olduğu şeyleri beğenme duygusu vardır. Bu, bir ölçüde insanın verimli ve üretken olmasını sağlar. Ancak insan biraz düşündüğü zaman, elinde bulunan hemen hiçbir şeyin hakiki mülkü olmadığını idrak eder. İlk başta vücudu üzerinde fazla bir tasarrufu yoktur. Ne boyunu, ne rengini, ne gözünü ne de genetik yapısını kendisi tayin eder. Benzer şekilde, akıl ve kabiliyet gibi potansiyel özelliklerini belirleme de onun elinde değildir. Bunlar kullanımına verilmiş ve belli bir süre sonra geri alınacaktır. İnsan, sahip olduğu bütün güzel şeylerin kendisinden kaynaklanmadığının, Yaratan tarafından kendisine hibe edildiğinin ve kendisinin bunları sadece geçici bir süre kullanmakta olduğunun şuurunda olmaz ise, bunlara sahiplenmek ve bizzat kendisinden bilmek hatasına düşecektir. Bu da kişide büyüklük kompleksi için bir zemin oluşturabilir. Hâlbuki bu nimetleri verenin nazara alınıp, O'na şükredilmesi gerektiği inancımızda sıklıkla vurgulanır.

Herkesin içinde zaman zaman büyüklenme hisleri belirebilir. Yaratan, insanı içinde belirebilecek olan büyüklük meyline karşı da "Hem kibirli kibirli yürüme! Zîrâ ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna erişebilirsin. Böylesi davranışların hepsi kötü olup, Rabbinin nazarında hoş görülmeyen şeylerdir."6 âyeti ile uyarmakta ve gerçekçi düşünmeye davet etmektedir. İnsanın kâinatta maddî olarak fazla bir değeri yoktur. Kendisine ilim olarak verilen denizde bir damla bile değildir. Biraz daha düşünürse, ne kuşlar gibi uçabildiğini, ne de çita kadar hızlı koşabildiğini fark edecektir. Dahası, hadsiz ihtiyaçlar içinde, son derece aciz ve her ân korunup kollanmaya muhtaç bir varlıktır insanoğlu. Buna rağmen bütün kâinat kendisine hizmet ettirilmekte, barındırılıp beslenmekte ve çaresiz durumlarında dualarına cevap verilmekte, ummadığı yerden yardım gönderilmektedir. Durum böyle iken insana düşen, kullanımına verilen nimetlerin sahibini tanımak, bunlardan doğru şekilde istifade etmek ve her şeyin hesabını vereceği şuuruyla yaşamaktır. "Sonra o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz..."7

Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında da büyüklenme ve kibirlenmeden kaçınmanın pek çok örnekleri vardır. Bir seferinde kendisini ziyarete gelen ve heybetinden dolayı karşısında tir tir titreyen birisine karşı Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: "Kendine gel! Ben bir hükümdar değilim. Ben ancak, Kureyş kabilesinden kurumuş et yiyen bir kadının oğluyum"8 Bir başka sefer, kendisinin çalışmasını istemeyen Sahabelere (ra) karşı da: "Sizin, benim işimi de görmeye yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı bir vaziyette bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah (celle celâlühü) kulunu, ashabı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz." buyurmuştur.9 Görüldüğü gibi bizzat Efendimiz'in hayatından örneklerle büyüklenmeye, kibirlenmeye ve kişinin kendisini üstün tutmasına set çekilmekte, böyle bir düşünce tarzının yanlışlığı vurgulanmaktadır. Zaten o, Rabb'inden "Kul Peygamber" olmayı istemişti.

Meselenin çocuk yetiştirmeyle alâkalı yönüne dikkat edecek olursak, karakter ve kişilik gelişimi safhasında ahlâkî değerlerimizin müspet tesirlerini görebiliriz.9 İslâmî eğitimde çocuk, aileye verilmiş bir emanettir ve en güzel şekilde yetiştirilmelidir. Ayrıca, insanlar her türlü aşırılıktan ve haddi aşmaktan men edilir, küçük düşürücü tutumlar ve alay yasaklanır. Bir taraftan da aşırı methetme ve abartma da hoş karşılanmaz; çocuk, her dediği yerine getirilip şımartılmaz, Yaratan'ın bizden istedikleri öğretilerek çocuğun arzu ve istekleri zapturapt altına alınır ve dengeli bir tutum tavsiye edilir. Ayrıca çocuklara ulaşamayacağı ve kullukla bağdaşmayacak aşırı hedefler gösterilerek, onların gurur ve üstünlük hisleri kabartılmaz. Böylece, küçüklükten itibaren sağlıklı karakter ve kişilik gelişimi için uygun bir ortam temin edilir. Oruç ibadetinin, nefsanî arzuların gemlenmesi ve enenin isteklerinin baskı altına alınmasındaki rolü, dengeli bir şahsiyetin gelişmesindeki önemi dikkate alınmalıdır. Oruç ile kibir ve büyüklük hisleri baskı altına alınabilir.

Netice olarak; çocukluktan itibaren kişinin gerekli ihtimam gösterilerek yetiştirilmesi, değer görme hissinin uygun şekilde ele alınması, bu konuda doğru düşünce tarzının gösterilmesi, nimetlerden dolayı şımarma eğiliminin, nimetleri vereni tefekkür ederek tedavi edilmesi, büyüklenmeye karşı Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatından örnekler gösterilerek tavır alınması, oruç ibadetinin tavsiye edilmesi, narsistik yapının, megalomaninin önlenmesi ve böyle eğilimleri olanların terbiye edilmesi, inanç sistemimizin üzerinde durduğu hususlardır.

Dipnotlar:
1. Edwın R.Wallace, Dinamik Psikiyatri Kuramı ve Uygulaması, Narsistik Kişilik Bozukluğu, Eylül Yayınları, 1994, 277–280.
2. Erol Özmen, Ömer Aydemir, Erhan Bayraktar, Genel Tıpta Psikiyatrik Sendromlar. HYB Yayıncılık. Bölüm 8 Genel Tıpta Kişilik, s. 274.
3. Enaniyet veya Egoizm, Sızıntı, Başyazı, Mayıs 2005, Yıl: 27 Sayı: 316
4. M. Ramazan Yiğitoğlu. Kendini beğenmişlik ciddi bir hastalıktır. Ailem. S.203.
5. Hucurat, 49/13
6. İsra, 17/37–38.
7. Tekasür, 102/8.
8. İbn Mâce, Muhammed b. Yezid Kazvinî, Sünenü İbn Mâce, İstanbul, 1992, II, 1100–1101.
9. Kastalanî, Ahmed b. Muhammed, el-Mevâhibu'l-Ledüniyye, thk. Salih Ahmed eş-Şâmî, Beyrut, 1991, I, 385
**Dr. Alâeddin Hekim**

Bediüzzamanın Esaret Yolculuğunda İkinci Durak Culfa


Üstad’ın esaret yıllarını yazdığım sırada Tarihçe-i Hayatta geçen ‘Celfa’nın neresi olduğu üzerinde hayli çalışmıştım.

Son Şahitler’de geçen bir küçük paragraf dışında tatmine değer bir malumat elde edememiştim. Nihayet aradığım Celfa’nın Nahcivan’daki Culfa* olduğu anlaşıldı. Bu güzel beldeye iki kez gittim. Üstadımızın da dahil olduğu esirlerin barındığı Culfa tren garındaki eski binaları gördüm. Culfa coğrafi önemi haiz bir belde. Stratejik özelliğe sahip. Türkiye, İran ve Ermenistan’ın çevrelediği Nahcıvan’ı demiryolu ve karayoluyla İran’a bağlayan bu güzel beldenin bugün yaklaşık nüfusu onbin civarında. Nahcivan’ın merkezine uzaklığı ise 40 km’dir.

Biz burada tarih sahifelerini aralayarak Culfa’nın tarih içindeki önemini vurgulamaya çalışacağız:

Yıl: 1916

Ruslar Van ve Bitlis’i işgalleri sırasında elde ettikleri esirleri Doğubayazıd yoluyla Culfa’ya getirirler. Mevsim; bahar. Aylardan; Nisan-Mayıs. Üstad Hazretleri yaklaşık burada bir ay bekletilir. Fakat boş durmaz, manevi cihadına devam eder.

O günleri görenleri aradık. Nihayet 1905 yılında Nahcıvan’da doğan Latif Hüseyin zade’yi bulduk. Bediüzzaman’ı sorduk. Kendi lehçesiyle şunları anlattı:

“Biz mescidde otururduk. Bu vakt dediler ki, 15-16 nefer Türkiyeli esiri Yerevan yolu ile Culfa’ya getiribler, birazdan mescide gelecekler. Mescide gelende gördük ki, başlarında ağ (ak) sargı ve fes var. Aralarında biri vardı, adı Seid Nürsi idi. Bizim adamlar ona ‘Fehrüddövran Bediüzzaman’ deyirdiler. 0 geldikden sonra halk mescide toplaşmağa başladı. Oda halka Kur’an hekiketlerini (hakikatlerini) anladırdı. Hetta bir defe, sehv etmiremse “er-Rehman” suresinin ilk ayetlerini tefsir ederek dinimizin ne keder (kadar) mentige (mantığa) uygun olduğunu ispat etdi.

0, tez-tez Kur’an müsabikeleri (müsabakaları) ve yarışlar keçirirdi (yaptırırdı). Bele (böyle) müsabikelerin birinde şahsen men de iştirak etmişem.

Bediüzzaman Seid Nürsi ve yanındaki esirler mescidin yanındaki hücrede bir aya yahın galdılar.”

Latif Hüseyinzade o yıllarda duyduğu Bediüzzaman’la alakalı bir başka hatırasını da şöyle anlatıyor.

“1916. ilin(yılın) yaz ayları idi. 0 dövrlerde (devirlerde) ölkemiz Rus esaretinde olduğu üçün Il. Nikolay düşmenimiz sayılırdı. 0 günlerde Il. Nikolay Tiflis’e geldi ve Kafkazın (Kafkasın) bütün elm (ilim) adamları ve din hadimeri onun görüşüne getdiler. Tiflis’e getmiş elm adamlarımız oradaki Türk esirleri ile görüştüler. Tiflis’e geden alimlerin dediyine göre, II. Nikolay esir düşergelerinden (kamplarından) birini gezerken Seid Nürsiden başka bütün esirler ayağa galkdılar. Nikolay bunun sebebini soruşdukda Seid Nürsi “inandığım din sizin kimi bir kafirin karşısında ayağa durmağa izn vermir.”deyir. Bediüzzaman’ın bu sözlerinden gezeblenen (gazaplanan) Nikolay ona üç günlük kamera cezası ile birlikde ölüm cezası kesir. Üç günlük kamera cezası bitdikden sonra Nikolay Bed?üzzamanı e’dam (idam) etmezden evvel onun iki arzusunu soruşur. 0 da “izn verin, iki rük’et namaz kılım, sonra meni e’dam edin” deyir. Bundan sonra Nikolay onu e’danı cezasından azad edir.”

Yıl 1918,

7 Temmuz 1918 Nahcivan için tarihi bir gün.

1918 ‘in Nisan ayından beri devam eden Ermeni mezalimi İngiliz ve Rusların desteği ile gün geçtikçe Nahcivan’ın köy ve kasabalarına yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Hükümetine müracaat eden halk temsilcileri, hiçbir cevap gelmemesinin mey’usiyeti içinde kıvranırken birkaç öncü Türk subayı Nahcıvan’a ulaşmıştı. Bu subayları takiben az sayıda Türk askeri de gelmişti. Bunlar Halil Paşa ve Nuri Paşa komutasındaki askerlerdi. Bu subaylardan Hamit Bey Nahcıvanlıların damadı idi ve Kazım Karabekir Paşa’nın göndermiş olduğu mektubu elde çoğaltıp halka dağıtmaya başlamış kısa sürede halkı galeyana getirmişti. Daha önce Nahcıvan’ı Ermenilere terk etmeyi bile düşünen halkın fikirlerini kısa zamanda değiştirmiş, halk artık yer yer Ermenilerle savaşmaya başlamıştı, ama yetişmiş asker ve silah eksikliği yüzünden tam bir başarı sağlayamamıştı. Nihayet 7 Temmuz 1918 günü Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu Doğubayazıt üzerinden Culfa’ya gelmiş ve Culfa köprüsünden geçerek Nahcıvan’a dahil olmuştu. Bunu duyan halk akın akın orduya katılmış ve işgalci Ermenileri Nahcıvan’dan koymuşlardı. Paşa ilk konuşmasında “Biz savaş için değil barış için geldik” diyerek, Türk alicenaplığını bir kez daha göstermişti.

Kazım Karabekir Paşa Nahcıvan’da olduğu süre zarfında büyük bir kütüphane kurmuş, o dönemde Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergilerini okullara dağıtmış, halka yer yer İslam dini konusunda konferanslar vermiştir.

Osmanlı orduları daha sonra Tebriz’e kadar gitmiş ve bir müddet sonra (30 Ekim 1918 akşamı Mondros Mütarekeğ’nin imzalanmasıyla) ordularınız bölgeyi terk etmeye zorlanmış, paniğe kapılan halk 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’ya müracaat ederek Osmanlı ordularının hiç olmazsa az sayıda asker ve silah bırakmaları talebinde bulunmuş ve bu istek gayri resmi olarak hayata geçirilmiştir.

Bu askerlerin yardımı ile 3 Kasım 1918’den 30 Kasım 1918’e kadar yaşayacak olan ve merkezi lğdır vilayeti olarak belirlenen, ahali sayısı 1 milyondan fazla olan, Nahcıvan, Şerür, Dere Elgez, Kernerli, Gümrü ve Zengezur’u içine alan geniş bir arazide ARAS TÜRK HÜKÜMETi kurulmuştur.

Bu hükümet kuruluncaya kadar Nahcivan’da yine yer yer Ermeni işgal ve katliamları olmuş ve bu katliamları İngilizler de desteklemiş, İngilizlerin bölgeden ayrılmasından sonra Türk asker ve subaylarının yardımıyla Ermeniler püskürtülmüştür.

Aras Türk Hükümeti idealinin ilk kurucusu Kazım Karabekir Paşa idi. Paşa Nahcıvan’a çok önem veriyordu ve şöyle diyordu: “Nahcıvan şarkın kapısıdır. Bu kapıyı korumak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.” Evet elden gelen yapılmıştı. Bugün Türkiye’ye 11 km sınırı olan Nahcıvan daha sonra 13 Ekim 1921 ‘de yapılan Kars Antlaşması’yla Türkiye’nin garantörlüğü altında özerk bir cumhuriyet olarak Azerbaycan’a bırakılmış ve bugün de % 20 arazisi işgal altında olan Azerbaycan’ın bu küçük parçasının Ermeniler tarafından işgal edilmemesinin en büyük sebebi olarak bu anlaşma gösterilebilir.

Hatvanlara şefkatte bir misal:Bediüzzaman Said nursi


Hayvanlara kötü muamele dendiğinde, aklıma iki hatıram gelir. Bunlardan ilki, arabaya koştuğu atları büyük bir öfke ve hınçla kamçılayan Hasan Dayı’dır. Araba yokuşa sarmaya görsün, atların sırtında ardı ardına şaklayan kamçıların haddi hesabı yoktu. Ağır yükün altındaki zavallı hayvanlar kamçılandıkça, çocuk yüreğim parçalanırdı. İkincisi de, bir bahar günü, beş yaşlarındaki çocuklarının karınca yoluna oturup karıncaları taşla ezmesine ses çıkarmayan ebeveyndir.

İlâhî bir emanet olarak hizmetimize verilmiş hayvanlara muamelemiz onları incitecek tarzda olmamalıdır. Hayvanların da, insan ve bitkiler gibi tabiatta önemli bir yeri vardır. Üzerinde Esma-i İlâhî’nin bin bir tecellisi müşahede edilen her hayvan ve bitki türü, ekolojik dengede mühim vazifeler yapmaktadır. Bu halkalardan biri koparıldığında tabiatta tamiri zor hasarlar meydana gelebilmektedir.

Bazı hayvanlar bizlere yardımcı, bazıları da rızık olarak yaratılmıştır. İnsana, bitki ve hayvanlar üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilmiş olmakla beraber, onlara zulmetme hakkı tanınmamıştır. Hayvanlara şefkat gösterme ve onların haklarını gözetme, ancak bozulmamış bir vicdan ile mümkündür.

Bütün varlığı İlâhî bir sanat eseri olarak gören Bediüzzaman Hazretleri, hayvanlara da son derece şefkat ve merhametle muamele etmiştir. Van’daki talebelerinden Molla Hamid’in bir kertenkeleyi öldürmesi üzerine söylediği aşağıdaki sözler, onun bu husustaki hassasiyetini net olarak ortaya koyar:

- O hayvan sana taarruz etti mi?
- Hayır.
- O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?
- Hayır.
- Sen mi yarattın?
- Hayır.
- Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?
- ….
- Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez.1
Bediüzzaman Hazretleri yine bir gün talebeleriyle Erek Dağı’nda gezerken, yaban elmalarıyla karşılaşırlar; talebeler, yaban elmalarını yemek istediklerinde, onlara mâni olur:
- Bizim hissemiz bağ ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabanî meyveler, yabanî hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır.

Bediüzzaman Hazretleri, çocukluk döneminde inzivaya çekildiği türbede çorbasının suyunu kendisi içer, tanelerini ise karıncalara verirdi. ‘Cumhuriyetçi’ olarak vasıflandırdığı karıncalara ekmek, bulgur ve şeker atar; neden şeker attığını sorduklarında da: “Bu da onların çayı olsun.” diye lâtife ederdi. O, kesilen hayvanların işkembe, ciğerve bağırsaklarını hayvanların yemesi için bıraktırır; Barla’da yaşadığı evi kedilerle paylaşır; onların mırmırlarıyla “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” zikri çektiklerini, rızık için insanlara minnet etmediklerini, rızkı, Rezzâk-ı Hakikî ve Rahîm olan Allah’tan beklediklerini, onlarla kendi rızkının da bereketlendiğini söylerdi: “Benim yakın dostlarım bilirler ki, iki üç sene evvel her gün yarım ekmek -o köyün ekmeği küçüktü- muayyen bir tayınım vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldi. O aynı tayınım hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.”

Onun çevresindeki emniyet ve güven atmosferinde sadece insanlar değil, bütün canlılar huzurla yaşardı. Tesbihat yapmaya çıktığı ağacın diğer dalları; onlarca, yüzlerce kuşla dolardı. Haremeyn-i Şerifeyn olarak bilinen Mekke ve Medine’de mi’kat sınırları dâhilinde insanların ihramlı iken otları koparamadıkları, ağaçları kesemedikleri, canlıları öldüremedikleri gibi Bediüzzaman Hazretleri’nin etrafı da âdeta bir harem bölgesi hâline gelmişti. Orada köpeklere taş atılmıyor, atan olduğunda da ayıplanıyordu. Yılan öldürülmüyor, öldürmek istendiğinde o, engel oluyordu. Bir gün dağda talebeleriyle dolaşırken gördükleri bir yılan karşısında o: “Gelsin dokunmaz, sürünsün, taş vurmak yok. Biz ufacık bir karıncayı öldüremeyiz, çok ufak bir mahlûk bile öldüremeyiz. Bize canlıları öldürmeye müsaade yok” demiştir.

Onun nazarında, hayvanlara şefkat ve saygı Yüce Yaratıcı’ya iman ve sevgi nispetindeydi ve hayvanlar da şahsiyet sahibi, değerli varlıklardı. Nezafet (temizlik) memuru olarak vasıflandırdığı sineklere, ‘kuşçuklar’ hattâ ‘benim kuşçuklarım’ der; onların öldürülmelerine izin vermez, “Sadece odadan çıkarın, yeter.” derdi. Köpeği sadakatinden dolayı överdi. İstanbul’da kaldığı dönemde, yoğurt almaktan dönerken peşine takılan bir köpeğe “Hişt, birader!” şeklinde hitap etmiştir. Herkesin ‘eşek’ dediği hayvana o ‘işlek’ der; böylece o hayvanın çalışkanlığını ve gayretini öne çıkarırdı. Yine onun dilinde öküzün ismi, öküz efendiydi. İnsanlar için kullanılan ve karşıdakine değer verildiğini gösteren ‘efendi’ unvanını o, bir hayvan için kullanmakta beis görmezdi. 1925’te Van’dan Batı Anadolu’ya sürgün edilmişti. Yolda kızakları çeken öküzlerden birinin ayağı kanamıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri, herkesi şaşırtacak şu sözü gayet fıtrî bir şekilde söylemişti: “Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor!” Arkadaşı: “Hocam biz para verdik bunların sahiplerine...” deyince Bediüzzaman: “Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil; ancak mutasarrıfıdırlar.” cevabını vermişti.5
O, hayvanların avlanmasını, keyfî şekilde öldürülmesini hoş karşılamaz, ziyaretine gelen avcıları bundan vazgeçirirdi. Rahmet sıfatına mazhar olduğundan, onun şefkat ve merhamet hisleri son derece kuvvetliydi. Talebelerinden birine ne işle uğraştığını sormuş, o da avcılık yaptığını söylemişti. Bediüzzaman Hazretleri bunun üzerine, av için ne kadar masraf yaptıklarını sormuş, karşılığında da elli lira harcadıkları cevabını almıştı. Bu cevap karşısında Bediüzzaman: “O parayla ehlî hayvanlardan alsanız da, onu yeseniz daha iyi olmaz mı?” demişti.

Barla’da, avdan elinde bir keklikle dönen avcıyı, Bediüzzaman: “Sen bunu eşinden ayırdın, dişisi yalnız kaldı. Şimdi ağlıyor, sızlıyor.” diyerek avcılıktan vazgeçirmişti.7
Dünyanın dört bir yanında savaşların devam ettiği bir devirde, canlı-cansız bütün varlığa şefkat ve merhamet nazarıyla yaklaşan insanlara, diğer bir ifadeyle ‘Bediüzzaman (ra) gönlü’ne ne kadar çok ihtiyaç var!

Dipnotlar
1. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 113.
2. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 113.
3. Bediüzzaman Said Nursi, 21. Mektup.
4. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 400.
5. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 138.
6. Şahiner, Son Şahitler, c. 4, s. 169.
7. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 164.